الٓمٓ
Elif, lâm, mîm.
Elif, Lâm, Mîm.
Elif, Lâm, Mîm.
The Spider · Mekkî · 69 âyet · Nüzul sırası 85
The Surah takes its name from verse 41 in which the word Ankabut (Spider) has occurred.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
الٓمٓ
Elif, lâm, mîm.
Elif, Lâm, Mîm.
Elif, Lâm, Mîm.
أَحَسِبَ ٱلنَّاسُ أَن يُتۡرَكُوٓاْ أَن يَقُولُوٓاْ ءَامَنَّا وَهُمۡ لَا يُفۡتَنُونَ
İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece “İman ettik” demeleriyle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?
İnsanlar, (sadece) “İnandık!” demeleriyle bırakılacaklarını ve imtihan edilmeyeceklerini mi sanıyorlar?
İnsanlar sadece, “inandık” diyerek hiç imtihan edilmeden (başıboş) bırakılacaklarını mı sandılar?
وَلَقَدۡ فَتَنَّا ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡۖ فَلَيَعۡلَمَنَّ ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ صَدَقُواْ وَلَيَعۡلَمَنَّ ٱلۡكَٰذِبِينَ
Andolsun ki biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.
Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Elbette Allah, doğru davrananları (özü, sözü ve davranışı bir olanları) ortaya çıkaracak ve Haktan yana olduklarını söyledikleri halde batıldan yana olanların kim olduğunu da gösterecektir.
Yemin olsun ki onlardan önceki (ümmet) leri de imtihandan geçirdik. (İleride) kimin doğru (söylediğini) kimin yalancı olduğunu, Allah kesinlikle bildirecektir.
أَمۡ حَسِبَ ٱلَّذِينَ يَعۡمَلُونَ ٱلسَّيِّـَٔاتِ أَن يَسۡبِقُونَاۚ سَآءَ مَا يَحۡكُمُونَ
Yoksa, kötülükleri yapanlar bizden kaçabileceklerini mi sanıyorlar? Ne kadar yanlış hüküm veriyorlar!
Yoksa (gizli de olsa) kötülük yapanlar, bizden kaçıp kurtulacaklarını mı sandılar. Ne kötü bir yargıya varıyorlar öyle!
Yoksa bütün bu kötülükleri yapanlar, Bizden kurtulabileceklerini mi sanıyorlar? (Eğer böyle zannediyorlarsa) ne kadar yanlış hüküm veriyorlar.
مَن كَانَ يَرۡجُواْ لِقَآءَ ٱللَّهِ فَإِنَّ أَجَلَ ٱللَّهِ لَأٓتࣲۚ وَهُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ
Allah'a kavuşmayı uman bilsin ki, Allah'ın belirlediği vakit gelecektir. Allah her şeyi işitir; her şeyi bilir.
Kim Allah’a kavuşmayı özlüyorsa, bilsin ki, (bu buluşma için) Allah’ın belirlediği vakit kesinlikle gelecektir. O (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa, şüphesiz Allah’ın belirlediği vakit kesinlikle gelecektir. Zîrâ O (Allah) hakkıyla işiten, (her şeyi) çok iyi bilendir.
وَمَن جَٰهَدَ فَإِنَّمَا يُجَٰهِدُ لِنَفۡسِهِۦٓۚ إِنَّ ٱللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ ٱلۡعَٰلَمِينَ
Hak uğrunda cihad eden, sadece kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz ki Allah, kimseye muhtaç değildir.
Yine, kim (Allah yolunda) üstün gayret gösterirse bunu yalnız kendi iyiliği için yapmış olur. Şüphesiz ki Allah, âlemlerden hiçbir şeye muhtaç değildir (kimsenin ameline, kulluğuna, ibadetine ihtiyacı yoktur. Kim ne yapıyorsa kendisi için yapıyordur)!
Kim de (Allah yolunda) cihad ederse yalnız kendisi için cihad eder, şüphesiz Allah’ın, âlemlere ihtiyacı yoktur.
وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنۡهُمۡ سَيِّـَٔاتِهِمۡ وَلَنَجۡزِيَنَّهُمۡ أَحۡسَنَ ٱلَّذِي كَانُواْ يَعۡمَلُونَ
İman edip iyi amel işleyenlerin elbette kötülüklerini örteriz ve onlara yaptıklarının daha güzeli ile karşılık veririz.
İnandıktan sonra doğru ve yararlı işler yapanların (geçmişteki) kötülüklerini elbette örteceğiz ve mutlaka onları yaptıklarının karşılığı olarak (hak ettiklerinin) daha güzeliyle ödüllendireceğiz.
(Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlara gelince Biz şüphesiz onların (geçmişteki) kötülüklerini örteceğiz ve onları yaptıklarından daha güzeliyle mükâfatlandıracağız.
وَوَصَّيۡنَا ٱلۡإِنسَٰنَ بِوَٰلِدَيۡهِ حُسۡنࣰ اۖ وَإِن جَٰهَدَاكَ لِتُشۡرِكَ بِي مَا لَيۡسَ لَكَ بِهِۦ عِلۡمࣱ فَلَا تُطِعۡهُمَآۚ إِلَيَّ مَرۡجِعُكُمۡ فَأُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ
Biz, insana, anne babasına iyilik etmeyi emrettik. Eğer onlar seni, tanrılığı hakkında hiçbir bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşmaya zorlarlarsa, artık bu durumda onlara itaat etme! Dönüşünüz yalnız banadır. Yaptıklarınızı size haber vereceğim.
Biz insana ana-babasına güzel davranmasını (ve iyilik etmesini) emrettik. Buna rağmen eğer onlar, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, (bu hususta) onlara uyma! (Unutma ki bir gün hesap vermek üzere) dönüşünüz ancak bana olacaktır ve işte o zaman ben, dünyadayken yapıp ettiğiniz her şeyi en ince ayrıntısına kadar size bildireceğim.
Biz insana anne ve babasına (karşı) iyi (davranmasını) tavsiye ettik. Ve eğer onlar, bilmediğin bir şeyle Bana ortak koşman için seninle uğraşırlarsa sakın onlara itaat etme. Zâten dönüşünüz Banadır ve Ben (o gün) tüm yaptıklarınızı size haber vereceğim.
وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ لَنُدۡخِلَنَّهُمۡ فِي ٱلصَّٰلِحِينَ
İnanıp iyi amel yapanları kesinlikle iyi kulların arasına koyacağız.
İnandıktan sonra doğru ve yararlı işler yapmış olanları mutlaka dürüst ve erdemlilerin arasına koyacağız.
(Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlara gelince; Biz onları elbette inandığını yaşayan kullar arasına katacağız.
وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَقُولُ ءَامَنَّا بِٱللَّهِ فَإِذَآ أُوذِيَ فِي ٱللَّهِ جَعَلَ فِتۡنَةَ ٱلنَّاسِ كَعَذَابِ ٱللَّهِۖ وَلَئِن جَآءَ نَصۡرࣱ مِّن رَّبِّكَ لَيَقُولُنَّ إِنَّا كُنَّا مَعَكُمۡۚ أَوَلَيۡسَ ٱللَّهُ بِأَعۡلَمَ بِمَا فِي صُدُورِ ٱلۡعَٰلَمِينَ
İnsanlardan, “Allah'a inandık” diyenler vardır. Fakat Allah uğrunda eziyete uğrayınca, insanların işkencelerini Allah'ın azabı gibi sayarlar. Eğer Rabbin katından bir yardım gelecek olursa, “Kesinlikle biz de sizinle birlikte idik” derler. Allah herkesin sinelerinde olanları en iyi bilen değil midir?”
İnsanlardan öyleleri vardır ki: “Allah’a inandık” derler. Ama Allah uğrunda bir ezaya uğratılınca, insanlardan gördükleri baskı ve işkenceyi Allah’ın azabı gibi görürler (ve zalimlerin safında yer alırlar). Andolsun ki, (inananlara) Rabbinden bir yardım (ve zafer) gelecek olsa (münafıklar) mutlaka: “Biz (her ne kadar inkârcıların yanında yer almış gözüksek) de (aslında) sizinle beraberdik” derler (ve bu sözlerle sizi kandırmaya çalışırlar). Hâlbuki ki Allah, bütün yaratılmışların kalplerinden geçenleri en iyi bilen değil midir?
İnsanlardan öyleleri de vardır ki; “Allah’a îman ettik.” der(ler). Fakat Allah için (herhangi bir) eziyete uğrayınca insanların azabını Allah’ın azabı ile eş değerde sayarak (onlara itaat ederler). Ama Rabbinden Müslümanlara bir zafer gelince de kesinlikle, “biz sizlerle birlikteyiz.” derler. Hâlbuki Allah âlemlerin gönüllerinde sakladıklarını en iyi bilen değil midir?
وَلَيَعۡلَمَنَّ ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَلَيَعۡلَمَنَّ ٱلۡمُنَٰفِقِينَ
Allah kesinlikle kimlerin gerçekten inandığını ve kimlerin de münâfık olduğunu bilmektedir.
Allah, elbette (gönülden) iman edenleri de bilir, (samimi olmayan) münafıkları da bilir.
Hâlbuki Allah (ileride) kimin gerçekten îman ettiğini, kimin münâfık olduğunu, kesinlikle bildirecektir.
وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لِلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱتَّبِعُواْ سَبِيلَنَا وَلۡنَحۡمِلۡ خَطَٰيَٰكُمۡ وَمَا هُم بِحَٰمِلِينَ مِنۡ خَطَٰيَٰهُم مِّن شَيۡءٍۖ إِنَّهُمۡ لَكَٰذِبُونَ
Kâfirler, iman edenlere, “Bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz yüklenelim” derler. Halbuki onların hiçbir günahını yüklenecek değillerdir. Onlar, kesinlikle yalan söylemektedirler.
Ve İnkârcılar inananlara: “(Gelin) bizim (hayat) tarzımıza uyun, günahlarınızı üzerimize alalım!” derler. Hâlbuki onlar, (yanılttıkları kimselerin) hiçbir günahını yüklenemezler. Şüphesiz ki onlar yalancıdırlar!
Kâfirler îman edenlere, (aslında) onların hiç bir hatasını yüklenemeyecekleri halde: “Siz bizim yolumuza uyun, biz de sizin bütün günâhlarınızı yüklenelim.” derler. İşte onlar yalancıların tâ kendileridir.
وَلَيَحۡمِلُنَّ أَثۡقَالَهُمۡ وَأَثۡقَالࣰ ا مَّعَ أَثۡقَالِهِمۡۖ وَلَيُسۡـَٔلُنَّ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ عَمَّا كَانُواْ يَفۡتَرُونَ
Onlar, elbette kendi yükleriyle birlikte başka yükleri de taşımak zorunda kalacaklardır. Uydurup durdukları temelsiz iddialardan dolayı kıyamet günü kesinlikle sorguya çekileceklerdir.
Hiç kuşkusuz onlar, hem kendi yüklerini (günahlarını), hem de kendi yükleriyle beraber (inkârlarına ya da günah işlemelerine sebep oldukları) nice (kişilerin günah) yüklerini taşıyacaklardır. Uydurmakta oldukları şeylerden de kıyamet günü şüphesiz sorguya çekileceklerdir.
O (kâfirler,) hem kendi (günâhlarının) yüklerini, hem de kendi yükleriyle birlikte başkalarının yüklerini de yüklenecekler ve kıyamet günü, uydurdukları şeylerden dolayı hesaba çekileceklerdir.
وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوۡمِهِۦ فَلَبِثَ فِيهِمۡ أَلۡفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمۡسِينَ عَامࣰ ا فَأَخَذَهُمُ ٱلطُّوفَانُ وَهُمۡ ظَٰلِمُونَ
Andolsun ki biz Nûh'u kendi kavmine gönderdik. O, bin yıldan elli yıl eksik bir süre onların arasında kaldı. Sonunda onlar zulümlerini sürdürürken tûfan kendilerini yakalayıverdi.
Andolsun ki, biz, Nuh’u kavmine (nebi olarak) gönderdik. Bin seneden elli yıl eksik (dokuz yüz elli yıl) onların içlerinde kaldı. Sonunda (onlar yola gelmeyip) zalimliklerini sürdürmeye devam ederken, tufan kendilerini yakalayıverdi.
Yemin olsun Biz Nûh’u da kendi kavmine gönderdik. O onların içerisinde bin seneden elli sene eksik yaşadı. Sonunda onlar, (şirklerine) zulümlerine devam ederlerken, tûfân da onları yakalayıverdi.
فَأَنجَيۡنَٰهُ وَأَصۡحَٰبَ ٱلسَّفِينَةِ وَجَعَلۡنَٰهَآ ءَايَةࣰ لِّلۡعَٰلَمِينَ
Fakat Nûh'u ve onunla birlikte gemide bulunanların hepsini kurtardık ve bunu, bütün insanlara bir ders kıldık.
Biz de onu (Nuh’u) ve gemide bulunanları kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret yaptık.
Sonunda Biz onu da gemidekileri de kurtardık ve bu (olayı) akıllılar âlemine ibret (alınacak bir olay) kıldık.
وَإِبۡرَٰهِيمَ إِذۡ قَالَ لِقَوۡمِهِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ وَٱتَّقُوهُۖ ذَٰلِكُمۡ خَيۡرࣱ لَّكُمۡ إِن كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ
İbrâhim'i de gönderdik. Kavmine şöyle demişti: “Allah'a kulluk ediniz. O'na karşı gelmekten sakınınız! Eğer bilmiş olsanız, bu sizin için daha iyidir.”
İbrahîm’i de (nebi olarak) gönderdik. Hani o, kavmine şöyle demişti: “Allah’a kulluk edin ve O’na karşı gelmekten sakının! Eğer bilirseniz, böyle yapmanız sizin için daha hayırlıdır.”
İbrahim’i de (kendi kavmine gönderdik). O da kavmine: “Yalnız Allah’a kulluk edin ve Ondan hakkıyla sakının. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.”
إِنَّمَا تَعۡبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ أَوۡثَٰنࣰ ا وَتَخۡلُقُونَ إِفۡكًاۚ إِنَّ ٱلَّذِينَ تَعۡبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ لَا يَمۡلِكُونَ لَكُمۡ رِزۡقࣰ ا فَٱبۡتَغُواْ عِندَ ٱللَّهِ ٱلرِّزۡقَ وَٱعۡبُدُوهُ وَٱشۡكُرُواْ لَهُۥٓۖ إِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ
“Siz Allah'ı bırakıp sadece birtakım putlara tapıyorsunuz ve aslı olmayan sözler uyduruyorsunuz. Doğrusu, Allah'tan başka taptıklarınızın size rızık vermeye güçleri yetmez. Artık rızkı Allah katında arayınız. O'na kulluk ediniz, O'na şükrediniz. Siz O'na döndürüleceksiniz.”
“Sizler Allah’tan başka birtakım putlara da tapıyor, düzmece iddialar ortaya atıyorsunuz. Allah’tan başka taptığınız putlar size rızık veremezler. Rızkınızı Allah katında arayınız ve O’na kulluk ediniz, O’na şükrediniz. Çünkü sonunda siz O’na döndürüleceksiniz.”
“Siz kesinlikle Allah’ı bırakıp birtakım putlara tapmaktan ve sadece yalan üretmekten başka bir şey yapmıyorsunuz. (Gerçek şu ki) sizin Allah’tan başka taptıklarınız, size rızık (bile) veremezler. Öyleyse rızkı Allah’ın katında arayın, kulluğu ve şükrü sadece Ona yapın. (Sonunda) Ona döndürüleceksiniz.” dedi.
وَإِن تُكَذِّبُواْ فَقَدۡ كَذَّبَ أُمَمࣱ مِّن قَبۡلِكُمۡۖ وَمَا عَلَى ٱلرَّسُولِ إِلَّا ٱلۡبَلَٰغُ ٱلۡمُبِينُ
Eğer yalanlarsanız, biliniz ki sizden önce de nice toplumlar peygamberlerini yalanlamışlardı. Peygamberin üzerinde, apaçık tebliğden başka bir görev yoktur.
“Eğer siz (resulümü) yalanlarsanız bilin ki, sizden önce geçen birtakım ümmetler de (resullerimi) yalanlamışlardı (fakat onların yalanlamaları bana değil onlara kaybettirmişti). (Şunu bilin ki;) Resulün görevi apaçık tebliğden başka bir şey değildir.”
(Ey Mekkeliler! Muhammed’i) yalanlarsanız (yalanlayın,) sizden önceki ümmetler de (kendi Peygamberlerini) yalanlamışlardı. Zâten Peygambere düşen, apaçık bir tebliğden başka bir şey değildir.
أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ كَيۡفَ يُبۡدِئُ ٱللَّهُ ٱلۡخَلۡقَ ثُمَّ يُعِيدُهُۥٓۚ إِنَّ ذَٰلِكَ عَلَى ٱللَّهِ يَسِيرࣱ
Onlar Allah'ın yaratmaya nasıl başladığını, sonra onu nasıl tekrarladığını görmüyorlar mı? Şüphesiz bunu yapmak Allah'a kolaydır.
Peki, onlar, Allah’ın (varlıkları) yaratmaya nasıl başladığını, sonra onu nasıl tekrarladığını görmüyorlar mı? Hiç şüphe yok ki bu, Allah’a göre kolaydır.
Allah’ın yaratma işini başlangıçta nasıl yaptığını, sonra da onu (âhirette) tekrar nasıl yapacağını bilmiyorlar mı?” (İşte bütün bunlar) Allah’a göre çok kolaydır.
قُلۡ سِيرُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَٱنظُرُواْ كَيۡفَ بَدَأَ ٱلۡخَلۡقَۚ ثُمَّ ٱللَّهُ يُنشِئُ ٱلنَّشۡأَةَ ٱلۡأٓخِرَةَۚ إِنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ قَدِيرࣱ
De ki: “Yeryüzünde dolaşınız da bakınız ki Allah yaratmaya nasıl başlamıştır? İşte Allah, aynı şekilde sonraki yaratmayı da yapacaktır. Şüphesiz Allah'ın her şeye gücü yeter.”
Onlara de ki: “Yeryüzünde geziniz de Allah’ın canlıları ilk kez nasıl yarattığını görünüz.” Allah bu yaratma işlemini ilerde bir kere daha tekrarlayacaktır. Hiç kuşkusuz Allah’ın her şeye gücü yeter.
(Ey Muhammed!): “Yeryüzünde dolaşırken (Allah’ın her şeyi ) baştan nasıl yarattığına bir bakın. (İşte) Allah âhirette de (her şeyi aynen öyle) yaratacaktır. Şüphesiz Allah’ın, gücü her şeye yeter,”
يُعَذِّبُ مَن يَشَآءُ وَيَرۡحَمُ مَن يَشَآءُۖ وَإِلَيۡهِ تُقۡلَبُونَ
“Dilediğine azap eder; dilediğine de merhamet eder. Sizler O'na döndürüleceksiniz.”
(Allah,) dilediğine (yaptıkları yüzünden) azap eder, dilediğine de (yaşadıklarına bakarak) merhamet eder. (Hepiniz) ancak O’na döndürüleceksiniz.
“O dilediğine (adaletiyle) cezâ verir, dilediğine de (lütfuyla) merhamet eder. Ve (sonunda) Ona döndürüleceksiniz,”
وَمَآ أَنتُم بِمُعۡجِزِينَ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَا فِي ٱلسَّمَآءِۖ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ مِن وَلِيࣲّ وَلَا نَصِيرࣲ
“Sizler ne yerde ne gökte Allah'ı âciz bırakabilirsiniz. Sizin Allah'tan başka dostunuz ve yardımcınız da yoktur.”
Siz ne yerde ne de gökte (Allah’ı) aciz bırakacak değilsiniz (O’nun yapacaklarına engel olamazsınız). Ayrıca, kendinize O’ndan başka ne bir dost bulabilirsiniz ne de bir yardımcı!
“Siz, yerde de gökte de (Allah’ı asla) âciz bırakamazsınız. (Zâten) sizin Allah’tan başka, dostunuz da yardımcınız da yoktur.” de.
وَٱلَّذِينَ كَفَرُواْ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ وَلِقَآئِهِۦٓ أُوْلَٰٓئِكَ يَئِسُواْ مِن رَّحۡمَتِي وَأُوْلَٰٓئِكَ لَهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمࣱ
Allah'ın âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenlere gelince; onlar benim rahmetimden ümit kesmiş olanlardır. Onlar için acıklı bir azap vardır.
Allah’ın ayetlerini (yalanlayan) ve (diriliş gününde) O’na kavuşmayı inkâr edenler var ya; işte onlar benim rahmetimden ümit kesmişlerdir. İşte onlar için acıklı bir azap vardır.
Allah’ın âyetlerini ve Ona (âhirette) kavuşmayı inkâr edenler var ya işte onlar, Benim rahmetimden ümit kesmiş olanlardır ve acıklı azap da onlar içindir.
فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوۡمِهِۦٓ إِلَّآ أَن قَالُواْ ٱقۡتُلُوهُ أَوۡ حَرِّقُوهُ فَأَنجَىٰهُ ٱللَّهُ مِنَ ٱلنَّارِۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّقَوۡمࣲ يُؤۡمِنُونَ
İbrâhim'in sözlerine kavminin cevabı sadece, “Onu öldürünüz, yahut yakınız!” demek oldu. Ama Allah, onu ateşten kurtardı. Doğrusu bunda, inanan toplum için dersler vardır.
Kavminin (İbrahîm’e) cevabı: “Onu öldürün veya onu (ateşte) yakın!” demekten başka bir şey olmadı. (Kavmi onu tam yakacaktı ki) Allah da onu ateşten kurtardı. İşte bunda inanacak bir toplum için ibretler vardır.
(Bunun üzerine İbrahim’in) kavminin cevabı: “Onu öldürün ya da yakın” demekten başka bir şey olmadı. Sonunda Allah da onu, ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda, inanan bir topluluk için, ibretler vardır.
وَقَالَ إِنَّمَا ٱتَّخَذۡتُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ أَوۡثَٰنࣰ ا مَّوَدَّةَ بَيۡنِكُمۡ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَاۖ ثُمَّ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ يَكۡفُرُ بَعۡضُكُم بِبَعۡضࣲ وَيَلۡعَنُ بَعۡضُكُم بَعۡضࣰ ا وَمَأۡوَىٰكُمُ ٱلنَّارُ وَمَا لَكُم مِّن نَّٰصِرِينَ
İbrâhim şöyle demişti: “Dünya hayatında, aranızdaki sevgiden dolayı, Allah'ı bırakıp putlar edindiniz; sonra kıyamet günü birbirinizi tanımazlıktan gelecek ve birbirinize lanet okuyacaksınız. Varacağınız yer cehennemdir ve hiç yardımcınız da yoktur.”
(İbrahîm onlara) dedi ki: “Sizler dünya hayatında birbirinizin hatırı için Allah’tan başka putları da ilah edindiniz. Ama ilerde kıyamet günü birbirinizi tanımazlıktan gelecek, birbirinize lânet okuyacaksınız. Varacağınız yer cehennem olacak ve orada size yardım edecek kimseler bulamayacaksınız.”
(İbrahim de): “Siz, dünya hayatında sadece aranızdaki karşılıklı menfaatten dolayı, Allah’ın dışındaki (bir takım) şeyleri (kendinize) ilâhlar edindiniz. Sonra kıyamet günü ise birbirinizi inkâr edecek ve birbirinize lânet yağdıracaksınız. Sizin varacağınız yer, ateştir ve hiç kimse size yardım da etmeyecektir.” dedi.
۞فَـَٔامَنَ لَهُۥ لُوطࣱۘ وَقَالَ إِنِّي مُهَاجِرٌ إِلَىٰ رَبِّيٓۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ
Bunun üzerine, Lût, İbrâhim'e inandı. İbrâhim, “Doğrusu ben, Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz O, mutlak güç ve hikmet sahibidir” dedi.
Bunun üzerine (önce yeğeni) Lût, ona (İbrahîm’e) iman etti. Ve İbrahîm dedi ki: “Ben, Rabbime hicret ediyorum. Hiç kuşkusuz O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Lût hemen ona îman etti ve (İbrahim): “Gerçekten ben Rabbime hicret edeceğim. Çünkü gerçek güç ve hüküm sahibi olan sadece Odur.” dedi.
وَوَهَبۡنَا لَهُۥٓ إِسۡحَٰقَ وَيَعۡقُوبَ وَجَعَلۡنَا فِي ذُرِّيَّتِهِ ٱلنُّبُوَّةَ وَٱلۡكِتَٰبَ وَءَاتَيۡنَٰهُ أَجۡرَهُۥ فِي ٱلدُّنۡيَاۖ وَإِنَّهُۥ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ لَمِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ
İbrâhim'e, İshâk ve Ya‘kûb'u bağışladık. Peygamberliği ve kitapları, onun soyundan gelenlere verdik. Ona dünyada ödülünü verdik. Şüphesiz o, âhirette de iyilerdendir.
Biz ona (oğlu İsmail’den sonra) İshak’ı da Yakup’u da bahşettik. Onun soyundan gelenlere peygamberlik ve kitap verdik. Dünyada ona mükâfatını da verdik. Şüphesiz o, ahirette de iyi kimselerden olacaktır.
Biz (İbrahim’e) İshak’ı ve Yâkûb’u hediye ettik ve Peygamberliği ve kitabı da (belirli bir süreye kadar) onun soyuna has kıldık. (Yaptıklarının) karşılığını (da daha) dünyada iken verdik. Şüphesiz o âhirette de kesinlikle salihlerdendir.
وَلُوطًا إِذۡ قَالَ لِقَوۡمِهِۦٓ إِنَّكُمۡ لَتَأۡتُونَ ٱلۡفَٰحِشَةَ مَا سَبَقَكُم بِهَا مِنۡ أَحَدࣲ مِّنَ ٱلۡعَٰلَمِينَ
Lût'u da gönderdik. O, toplumuna demişti ki, “Gerçekten siz, daha önce hiçbir toplumun yapmadığı cinsel ahlâksızlığı yapıyorsunuz.”
Lût’u da (halkına nebi olarak) gönderdik. Onlara dedi ki: “Gerçekten siz, sizden önce geçen milletlerden hiç kimsenin yapmadığı pek iğrenç bir şey yapıyorsunuz.”
Lût’u da (kendi kavmine gönderdik.) O, kavmine: “Siz gerçekten, sizden önce (akıllılar) âleminden hiç kimsenin, sizden daha ileriye gitmediği çirkin bir işi yapıyorsunuz.”
أَئِنَّكُمۡ لَتَأۡتُونَ ٱلرِّجَالَ وَتَقۡطَعُونَ ٱلسَّبِيلَ وَتَأۡتُونَ فِي نَادِيكُمُ ٱلۡمُنكَرَۖ فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوۡمِهِۦٓ إِلَّآ أَن قَالُواْ ٱئۡتِنَا بِعَذَابِ ٱللَّهِ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ
“Siz ille de erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve toplantılarda edepsizlikler yapacak mısınız/grup seks mi yapacaksınız?”
“Siz hâlâ (kadınları bırakıp) erkeklere yanaşacak, (neslin çoğalma) yol(unu) kesecek ve üstelik bu çirkinliği kamuya açık yerlerde güpegündüz gruplar halinde yapacaksınız öyle mi?” Kavminin cevabı: “Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi Allah’ın azabını getir bize!” demekten başka bir şey olmadı.
“Siz (hâlâ) ille de erkeklere ilişmeye, (bu iş için) yol kesmeye ve toplantılarınızda pis işler yapmaya devam edecek misiniz?” dedi. Bunun üzerine kavminin cevabı sadece: “Eğer doğru söylüyorsan (haydi) bize Allah’ın azabını getir (bakalım.)” demek oldu.
قَالَ رَبِّ ٱنصُرۡنِي عَلَى ٱلۡقَوۡمِ ٱلۡمُفۡسِدِينَ
Lût, “Ey Rabbim! Bozgunculara karşı bana yardım et!” dedi.
Lût: “Ey Rabbim! Bozgunculara karşı bana yardım et!” dedi.
(Lût da): “Ey Rabbim! Ortalığı fesada veren (bu) kavme karşı bana yardım et.” diye duâ etti.
وَلَمَّا جَآءَتۡ رُسُلُنَآ إِبۡرَٰهِيمَ بِٱلۡبُشۡرَىٰ قَالُوٓاْ إِنَّا مُهۡلِكُوٓاْ أَهۡلِ هَٰذِهِ ٱلۡقَرۡيَةِۖ إِنَّ أَهۡلَهَا كَانُواْ ظَٰلِمِينَ
Elçilerimiz İbrâhim'e müjdeyi getirdiklerinde şöyle dediler: “Biz, bu memleketin halkını helâk edeceğiz. Çünkü oranın halkı zâlim/cinsel ahlaksızlıkta ileri giden kimselerdir.”
(Bu arada insan sûretinde birer melek olarak gönderdiğimiz) elçilerimiz, İbrahîm’e (oğlu İshak ve torunu Yakup’u) müjdelemek üzere geldiklerinde: “Biz, (Lût’un getirdiklerine karşı çıkan) bu memleket halkını helâk edeceğiz, çünkü onlar zulüm, haksızlık ve fuhuşta gerçekten çok ileri gitmişlerdir” dediler.
Bizim elçilerimiz (olan melekler) İbrahim’e müjde ile geldikleri zaman: “Biz, şu ülkenin kâfir olan halkını kesinlikle helâk edeceğiz.” Dediler
قَالَ إِنَّ فِيهَا لُوطࣰ اۚ قَالُواْ نَحۡنُ أَعۡلَمُ بِمَن فِيهَاۖ لَنُنَجِّيَنَّهُۥ وَأَهۡلَهُۥٓ إِلَّا ٱمۡرَأَتَهُۥ كَانَتۡ مِنَ ٱلۡغَٰبِرِينَ
İbrâhim dedi ki: “Ama orada Lût var!” Şöyle cevap verdiler: “Biz, orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Onu ve ailesini elbette kurtaracağız. Yalnızca karısı müstesna; o, azapta kalacaklar arasındadır.”
İbrahîm: “Ama orada Lût var” deyince, elçiler şöyle dediler: “Biz orada kimlerin olduğunu elbette ki çok iyi biliyoruz. Lût’u ve yakınlarını (Allah’ın emriyle) kurtaracağız. Yalnız karısı orada kalarak azaba çarpılanlardan olacaktır.”
(İbrahim): “Ama orada Lût da var.” deyince (melekler): “Orada kimin olduğunu biz daha iyi biliriz. Biz, arkada kalacaklardan olan karısı dışında, onu ve ailesini kesinlikle kurtaracağız.” dediler.
وَلَمَّآ أَن جَآءَتۡ رُسُلُنَا لُوطࣰ ا سِيٓءَ بِهِمۡ وَضَاقَ بِهِمۡ ذَرۡعࣰ اۖ وَقَالُواْ لَا تَخَفۡ وَلَا تَحۡزَنۡ إِنَّا مُنَجُّوكَ وَأَهۡلَكَ إِلَّا ٱمۡرَأَتَكَ كَانَتۡ مِنَ ٱلۡغَٰبِرِينَ
Elçilerimiz Lût'a gelince, Lût onlar hakkında ve onları korumak için ne yapacağını bilemedi. Ona, “Korkma, tasalanma! Çünkü biz seni de aileni de kurtaracağız. Yalnızca geri kalacaklar arasında bulunan karın müstesna” dediler.
Elçilerimiz Lût’a geldiklerinde, Lût, onlar yüzünden tasalandı ve onlar(ın kimlikleri konusunda) çaresizlik içine düştü. Elçiler ona: “Korkma, endişe etme! Biz, karının dışında seni ve aileni kurtaracağız. Karın, geride kalıp helâk olanlardan olacaktır.”
Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar(ın) gelişinden dolayı kötüleşti ve içi daraldı. (Melekler de ona): “Sakın korkma ve kederlenme. Arkada kalacaklardan olan karın dışında, seni de aileni de kesinlikle kurtaracağız...“
إِنَّا مُنزِلُونَ عَلَىٰٓ أَهۡلِ هَٰذِهِ ٱلۡقَرۡيَةِ رِجۡزࣰ ا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ بِمَا كَانُواْ يَفۡسُقُونَ
Biz bu ülke halkının üzerine, yoldan çıkmalarına karşılık, gökten bir azap indireceğiz.
“Haberin olsun ki, biz bu kasaba halkı üzerine, yaptıkları çok çirkin ahlâksızlıktan dolayı gökten azap indireceğiz” dediler.
“...Şüphesiz biz, bu ülke halkının üzerine yoldan çıkmaları sebebiyle, gökten iğrenç bir azap indireceğiz.” dediler.
وَلَقَد تَّرَكۡنَا مِنۡهَآ ءَايَةَۢ بَيِّنَةࣰ لِّقَوۡمࣲ يَعۡقِلُونَ
Andolsun ki biz, aklını kullanacak bir toplum için orada apaçık bir ders bırakmışızdır.
Andolsun ki Biz, aklını işletecek bir toplum için o (helak ettiğimiz) memleketten ibret alınacak apaçık bir delil bıraktık.
Yemin olsun ki Biz gerçekleri görebilecek bir topluluk için orada (dillere destan) açık bir işaret (de) bıraktık.
وَإِلَىٰ مَدۡيَنَ أَخَاهُمۡ شُعَيۡبࣰ ا فَقَالَ يَٰقَوۡمِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ وَٱرۡجُواْ ٱلۡيَوۡمَ ٱلۡأٓخِرَ وَلَا تَعۡثَوۡاْ فِي ٱلۡأَرۡضِ مُفۡسِدِينَ
Medyen'e de kardeşleri Şu‘ayb'ı gönderdik ve Şu‘ayb şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah'a kulluk ediniz, âhiret gününe umut besleyiniz, yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayınız!”
Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (nebi olarak) gönderdik. Şuayb: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin! Ahiret günü(nün mükâfatına) umut bağlayın ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın!” dedi.
Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik.) O (da kavmine): “Ey kavmim! Sadece Allah’a kulluk edin, âhiret gününe inanın ve bozgunculuk yaparak yeryüzünde fesat çıkarmayın.” dedi.
فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَتۡهُمُ ٱلرَّجۡفَةُ فَأَصۡبَحُواْ فِي دَارِهِمۡ جَٰثِمِينَ
Fakat onu yalanladılar; bu yüzden, kendilerini bir sarsıntı yakalayıverdi ve yurtlarında dizüstü çöküverdiler.
Kavmi, onu yalanladı (zulüm ve taşkınlıklarına devam etti). Bunun üzerine kendilerini şiddetli bir sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar (öldüler).
Onlar onu yalanlar yalanlamaz, hemen onları büyük bir sarsıntı yakalayıverdi ve oldukları yerde, diz üstü çöke kaldılar.
وَعَادࣰ ا وَثَمُودَاْ وَقَد تَّبَيَّنَ لَكُم مِّن مَّسَٰكِنِهِمۡۖ وَزَيَّنَ لَهُمُ ٱلشَّيۡطَٰنُ أَعۡمَٰلَهُمۡ فَصَدَّهُمۡ عَنِ ٱلسَّبِيلِ وَكَانُواْ مُسۡتَبۡصِرِينَ
Âd ve Semûd toplumlarını da helâk ettik. Helâkleri, evlerinin kalıntılarından size belli olmaktadır. Şeytan onlara yaptıklarını güzel gösterip, onları doğru yoldan çıkarmıştı. Oysa onlar gerçeği görebilirlerdi.
Ad ve Semûd (kavimleri)ni de (yaptıkları yüzünden) helâk ettik. Bunu vaktiyle oturdukları evlerin yıkıntıları size açıkça göstermektedir. Şeytan onlara işledikleri kötülükleri güzel göstererek kendilerini yoldan çıkardı. Hâlbuki onlar (gerçeği görebilecek kadar) aklı fikri yerinde, gözü açık kimselerdi.
Âd ve Semûd (kavimlerini) de (helâk ettiğimiz,) memleketlerinin halinden sizce de açıkça anlaşılabilecek durumdadır. Zîrâ onlar (kendi sapkınlıklarını) beğenip dururlarken, şeytan, yaptıklarını süslü gösterip onları hak yoldan çevirmişti.
وَقَٰرُونَ وَفِرۡعَوۡنَ وَهَٰمَٰنَۖ وَلَقَدۡ جَآءَهُم مُّوسَىٰ بِٱلۡبَيِّنَٰتِ فَٱسۡتَكۡبَرُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَمَا كَانُواْ سَٰبِقِينَ
Kârûn'u, Firavun'u ve Hâmân'ı da helâk ettik. Mûsâ onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslayıp, kabul etmediler. Oysa bizden kaçıp kurtulamazlardı.
Karun’u, Firavunu ve Hâman’ı da (yaptıkları yüzünden helâk ettik). Andolsun ki, Musa onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Hâlbuki (azabımızı aşıp) geçebilecek değillerdi.
Kârûn’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da (helâk ettik). Yemin olsun ki Mûsa onlara apaçık âyetler getirince onlar, güçlerinin Bize yetmeyeceğini bile bile, hemen yeryüzünde büyüklük tasladılar.
فَكُلًّا أَخَذۡنَا بِذَنۢبِهِۦۖ فَمِنۡهُم مَّنۡ أَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِ حَاصِبࣰ ا وَمِنۡهُم مَّنۡ أَخَذَتۡهُ ٱلصَّيۡحَةُ وَمِنۡهُم مَّنۡ خَسَفۡنَا بِهِ ٱلۡأَرۡضَ وَمِنۡهُم مَّنۡ أَغۡرَقۡنَاۚ وَمَا كَانَ ٱللَّهُ لِيَظۡلِمَهُمۡ وَلَٰكِن كَانُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ يَظۡلِمُونَ
Herbirini günahından dolayı yakaladık. Kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik; kimini korkunç bir ses yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor, asıl onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.
Bunların her birini kendi günahları yüzünden yakaladık. (Yaptıkları yüzünden) onlardan taş yağmuruna tuttuklarımız var. Onlardan o korkunç sesin yakaladığı kimseler var. Onlardan yerin dibine geçirdiklerimiz var. Onlardan suda boğduklarımız var. Allah, onlara zulmetmiyordu, fakat onlar (yaptıkları kötülüklerle) kendilerine zulmediyordu.
İşte Biz, onların hepsini kendi günâhları sebebiyle kimini üzerine taş yağdırarak, kimini şiddetli bir çığlıkla, kimini yerin dibine geçirerek, kimini de suda boğarak helâk ettik. Allah, onlara zulmetmiyor bilakis onlar, (helâki gerektirecek suç işleyerek) kendi kendilerine zulmediyorlardı.
مَثَلُ ٱلَّذِينَ ٱتَّخَذُواْ مِن دُونِ ٱللَّهِ أَوۡلِيَآءَ كَمَثَلِ ٱلۡعَنكَبُوتِ ٱتَّخَذَتۡ بَيۡتࣰ اۖ وَإِنَّ أَوۡهَنَ ٱلۡبُيُوتِ لَبَيۡتُ ٱلۡعَنكَبُوتِۚ لَوۡ كَانُواْ يَعۡلَمُونَ
Allah'tan başka dostlar edinenlerin durumu, dişi örümceğin durumu gibidir. O, bir yuva edinir. Halbuki yuvaların en çürüğü şüphesiz dişi örümceğin yuvasıdır. Keşke bilselerdi!
Allah’tan başka (varlıkları ve güçleri) dost/sığınacak tanrı edinenlerin durumu, kendisine (ağdan) bir ev edinen örümceğe benzer. Hâlbuki evlerin en çürüğü örümcek ağıdır. Keşke bunu bilselerdi!
Allah’tan başka velîler edinenlerin durumu, kendi evini kendisi yapan örümcek gibidir. Keşke onlar, evlerin en dayanıksızının, örümceğin evi olduğunu bir bilselerdi!
إِنَّ ٱللَّهَ يَعۡلَمُ مَا يَدۡعُونَ مِن دُونِهِۦ مِن شَيۡءࣲۚ وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ
Şüphesiz Allah, onların kendisinden başka ne tür bir şeye yalvardıklarını bilir. O, çok güçlüdür ve hikmet sahibidir.
Şüphesiz Allah, onların Kendisinden başka hangi varlıkları tanrılaştırıp yalvardıklarını elbette çok iyi bilir. Hiç kuşkusuz O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Allah onların kendisi dışında nelere taptıklarını çok iyi bilir. (Çünkü) O çok güçlü ve mükemmel hüküm sahibidir.
وَتِلۡكَ ٱلۡأَمۡثَٰلُ نَضۡرِبُهَا لِلنَّاسِۖ وَمَا يَعۡقِلُهَآ إِلَّا ٱلۡعَٰلِمُونَ
İşte bu örnekleri biz, bütün insanlara veriyoruz. Oysa onları ancak bilenler anlar.
İşte biz, bu misalleri insanlar için (ibret alsınlar diye) getiriyoruz. Onların anlamını ancak ibret almasını bilenler kavrayabilir.
İşte bunlar Bizim insanlara verdiğimiz, ancak âlimlerin anlayabileceği misallerdir.
خَلَقَ ٱللَّهُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ بِٱلۡحَقِّۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰ لِّلۡمُؤۡمِنِينَ
Allah, gökleri ve yeri bir amaç uğruna yarattı. Bunda, inanacaklar için bir ders vardır.
Allah gökleri ve yeri, hak ve hikmetle, gerçek bir gaye için yarattı. Elbette bunda iman edecek kimseler için alınacak bir ders vardır.
Allah gökleri ve yeri asla değişmeyen ölçülerle yarattı. İşte bunda, inananlar için tam bir ibret vardır.
ٱتۡلُ مَآ أُوحِيَ إِلَيۡكَ مِنَ ٱلۡكِتَٰبِ وَأَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَۖ إِنَّ ٱلصَّلَوٰةَ تَنۡهَىٰ عَنِ ٱلۡفَحۡشَآءِ وَٱلۡمُنكَرِۗ وَلَذِكۡرُ ٱللَّهِ أَكۡبَرُۗ وَٱللَّهُ يَعۡلَمُ مَا تَصۡنَعُونَ
Sana kitaptan vahyedileni oku, namazı dosdoğru kıl! Çünkü namaz, yüz kızartıcı şeylerden ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı anmak en büyük ibadettir. Allah ne yaptığınızı bilir.
(Ey Resul!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da ikame et! Çünkü namaz (doğru ve bilinçli eda edildiği takdirde), insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. (Namazı ikame ederek) Allah’la hasbıhal etmek en büyük (buluşma)dır. Allah, (sadece namazda değil, her daim) yaptıklarınızı biliyor.
(Ey Muhammed!): Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı dosdoğru ve devamlı kıl. Çünkü namaz (Müslüman’ı) aşırı arzulardan ve Allah’a isyandan korur. Hele Allah’ın sizin yaptıklarınızı bilip de (sizi) anması, çok daha büyüktür.
۞وَلَا تُجَٰدِلُوٓاْ أَهۡلَ ٱلۡكِتَٰبِ إِلَّا بِٱلَّتِي هِيَ أَحۡسَنُ إِلَّا ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنۡهُمۡۖ وَقُولُوٓاْ ءَامَنَّا بِٱلَّذِيٓ أُنزِلَ إِلَيۡنَا وَأُنزِلَ إِلَيۡكُمۡ وَإِلَٰهُنَا وَإِلَٰهُكُمۡ وَٰحِدࣱ وَنَحۡنُ لَهُۥ مُسۡلِمُونَ
Zulmedenleri/şirk koşanları hariç, kitap ehli ile en güzel bir şekilde tartışınız ve “Bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim tanrımız da, sizin tanrınız da birdir. Biz O'na teslim olmuşuzdur” deyiniz.
Kitap ehli (Yahudi ve Hristiyanlar)la haksızlık ve taşkınlık etmedikleri müddetçe en güzel şekilde tartışın ve (onlara) deyin ki: “Bize indirilene inandığımız gibi size indirilmiş olana da inanıyoruz. Çünkü bizim ilahımız ile sizin ilahınız tek ve aynıdır ve biz (hepimiz) O’na teslim olmuşuz (siz de Müslümansınız, biz de Müslümanız).”
İçlerindeki zâlim olanları hariç, Kitap Ehli olan (Yahûdî ve Hıristiyanlarla) en güzel şekilde mücadele edin. Ve: “Biz, hem bize indirilen, hem de size indirilen kitapların aslın)a îman ettik. (Aslında) bizim ilâhımız da sizin ilâhınız da yalnız kendisine inandığımız tek Allah’tır” deyin.
وَكَذَٰلِكَ أَنزَلۡنَآ إِلَيۡكَ ٱلۡكِتَٰبَۚ فَٱلَّذِينَ ءَاتَيۡنَٰهُمُ ٱلۡكِتَٰبَ يُؤۡمِنُونَ بِهِۦۖ وَمِنۡ هَٰٓؤُلَآءِ مَن يُؤۡمِنُ بِهِۦۚ وَمَا يَجۡحَدُ بِـَٔايَٰتِنَآ إِلَّا ٱلۡكَٰفِرُونَ
Böylece sana kitabı indirdik. İşte, kendilerine kitap verdiklerimiz ona inanırlar. Çevrendekilerden de ona inananlar vardır. Âyetlerimizi, ancak inkârcılar bile bile tanımazlar.
İşte biz sana böyle bir Kitap indirdik. Bundan dolayı kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ediyorlar. Onlardan da ona iman edecek olanlar vardır. Hakkı inkâra şartlanmış olanlardan başkası bizim ayetlerimizi inkâr etmez.
İşte Biz, sana bu Kitabı indirdikçe; hem kendilerine Kitap verdiklerimiz, hem de şu (Araplar) ona îman ediyorlar. Zâten Bizim âyetlerimizi, ancak kâfirler inkâr eder.
وَمَا كُنتَ تَتۡلُواْ مِن قَبۡلِهِۦ مِن كِتَٰبࣲ وَلَا تَخُطُّهُۥ بِيَمِينِكَۖ إِذࣰ ا لَّٱرۡتَابَ ٱلۡمُبۡطِلُونَ
Sen daha önce bir kitaptan okuyup sağ elinle de yazarak kopya çekmiş değilsin. Öyle olsaydı, saçmalayanlar şüpheye düşerlerdi.
(Ey Resul!) Sen Bundan önce herhangi bir ilahi kelamı okumuş ya da onu kendi elinle yazmış değildin. Şayet böyle olmasaydı (okumuş ya da yazmış olsaydın) o takdirde batıl peşinde koşanlar (o Kur’an’ı başka yerden okudun ya da yazdın diye) şüpheye düşerlerdi.
Hâlbuki bu (Kur’an)dan önce sen, hiç bir kitap okumaz ve sağ elinle yazı da yazmazdın. (Eğer bir de) böyle olsaydı, bâtıl peşinde koşanlar şüphe ederlerdi.
بَلۡ هُوَ ءَايَٰتُۢ بَيِّنَٰتࣱ فِي صُدُورِ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡعِلۡمَۚ وَمَا يَجۡحَدُ بِـَٔايَٰتِنَآ إِلَّا ٱلظَّٰلِمُونَ
Oysa tam aksine, Kur'ân, kendilerine ilim verilenlerin gönüllerinde apaçık âyetler halindedir. Bizim âyetlerimizi zâlimlerden başkası inkâr edemez.
Hayır, o (Kur’an, doğrudan Allah tarafından gönderilen), kendilerine ilim verilen (mü’min)lerin kalplerinde (yer eden) apaçık ayetlerdir. Bizim ayetlerimizi ancak (inatçı ve bencil olan) zalimler inkâr eder.
Bilakis o (Kur’an), kendilerine ilim verilen kimselerin sinelerinde (parıldayan) apaçık âyetlerdir. Zâten Bizim âyetlerimizi ancak (azılı kâfir olan) zâlimler, inkâr eder.
وَقَالُواْ لَوۡلَآ أُنزِلَ عَلَيۡهِ ءَايَٰتࣱ مِّن رَّبِّهِۦۚ قُلۡ إِنَّمَا ٱلۡأٓيَٰتُ عِندَ ٱللَّهِ وَإِنَّمَآ أَنَا۠ نَذِيرࣱ مُّبِينٌ
Onlar, “Ona, Rabbinden ayetler/mucizeler indirilseydi ya!” dediler. De ki, “Mucizeler yalnız Allah'ın katındadır. Ben, sadece apaçık bir uyarıcıyım.”
(İnkârcılar) dediler ki: “Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!” De ki: “Mucizeler ancak Allah katındadır ve ben ancak apaçık bir uyarıcıyım!”
(Kitap ehlinin hakkı kabul etmeyen kısmı): “Ona Rabbinden bir kısım mûcizeler indirilse olmaz mıydı?” dediler. (Sen de onlara): “Mûcizeler yalnızca Allah’ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim.” de.
أَوَلَمۡ يَكۡفِهِمۡ أَنَّآ أَنزَلۡنَا عَلَيۡكَ ٱلۡكِتَٰبَ يُتۡلَىٰ عَلَيۡهِمۡۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَرَحۡمَةࣰ وَذِكۡرَىٰ لِقَوۡمࣲ يُؤۡمِنُونَ
Kendilerine okuduğun kitabı sana indirmiş olmamız onlara mucize olarak yetmedi mi? Çünkü bunda, inanacak bir toplum için kesinlikle rahmet ve öğüt vardır.
Kendilerine okunan (bu) Kitab’ı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Şüphesiz bunda iman edecek bir toplum için rahmet ve öğüt vardır.
Kendilerine okunmakta olan Kitabı, sana indirmemiz onlara yetmiyor mu? Şüphesiz bu (kitapta,) inanan bir topluluk için gerçekten bir rahmet ve bir öğüt vardır.
قُلۡ كَفَىٰ بِٱللَّهِ بَيۡنِي وَبَيۡنَكُمۡ شَهِيدࣰ اۖ يَعۡلَمُ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۗ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ بِٱلۡبَٰطِلِ وَكَفَرُواْ بِٱللَّهِ أُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡخَٰسِرُونَ
De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde ne varsa bilir. Bâtıla inanıp Allah'ı inkâr edenler var ya, işte ziyana uğrayacaklar onlardır.”
De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter! O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. Batıla inanıp Allah’ı inkâr edenler var ya, işte hüsrana uğrayanlar onlardır!
(Ey Muhammed! Kâfirlere): “Benimle sizin aranızda (benim doğruluğuma) şahit olarak, göklerde ve yerde olanı bilen Allah yeter. Allah’ı inkâr ederek bâtıla inananlar ise gerçekten hüsrana uğrayanlardır.” de.
وَيَسۡتَعۡجِلُونَكَ بِٱلۡعَذَابِ وَلَوۡلَآ أَجَلࣱ مُّسَمࣰّ ى لَّجَآءَهُمُ ٱلۡعَذَابُۚ وَلَيَأۡتِيَنَّهُم بَغۡتَةࣰ وَهُمۡ لَا يَشۡعُرُونَ
Senden, azabı çabucak getirmeni istiyorlar. Eğer belirlenmiş bir süre olmasaydı, o azap kesinlikle onlara gelirdi. Fakat onlar farkında değilken azap ansızın kendilerine geliverecektir.
Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. Eğer önceden belirlenmiş bir süre olmasaydı, azap onlara mutlaka gelirdi. Fakat hiç farkında olmadıkları bir sırada elbette o (azap), ansızın kendilerine gelecektir.
(Ey Muhammed!) Senden azabı hemen getirmeni istiyorlar. Eğer (Allah tarafından) belirlenmiş bir süre olmasaydı, azap onlara (şu ana kadar) kesinlikle gelirdi. (Eğer böyle giderlerse) o bekledikleri azap, farkına varmadıkları bir anda, onlara ansızın gelecektir.
يَسۡتَعۡجِلُونَكَ بِٱلۡعَذَابِ وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةُۢ بِٱلۡكَٰفِرِينَ
Senden, azabı çabucak getirmeni istiyorlar. Hiç şüpheleri olmasın, cehennem, kâfirleri çepeçevre kuşatacaktır.
(Evet) senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. Hâlbuki cehennem o inkârcıları kuşatıp durmaktadır.
Senden azabı hemen getirmeni istiyorlar. Oysa cehennem, o kâfirleri elbet bir gün, mutlaka kuşatacaktır.
يَوۡمَ يَغۡشَىٰهُمُ ٱلۡعَذَابُ مِن فَوۡقِهِمۡ وَمِن تَحۡتِ أَرۡجُلِهِمۡ وَيَقُولُ ذُوقُواْ مَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ
O gün azap, onların hem üstlerinden hem ayaklarının altından saracak ve Allah onlara, “Yaptıklarınızı tadın!” diyecektir.
(Ahiretteki cehennem azabına gelince;) o gün azap onları üstlerinden ve ayaklarının altından kaplayacak. Ve Allah onlara: “Yaptıklarınızı tadın bakalım!” diyecek.
Azabın onları üstlerinden ve ayaklarının altından kuşatacağı gün (Allah kâfirlere): “Yaptıklarınızın karşılığını tadın (bakalım.)” der.
يَٰعِبَادِيَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ إِنَّ أَرۡضِي وَٰسِعَةࣱ فَإِيَّٰيَ فَٱعۡبُدُونِ
“Ey iman eden kullarım! Elbette benim yarattığım yeryüzü geniştir. O halde yalnız bana kulluk ediniz!”
Ey inanmış kullarım! Benim yarattığım yeryüzü geniştir. O halde (Allah’ın istediği şekilde yaşamak için) güven içinde olacağınız yere gidip yalnız bana kulluk ediniz.
Ey Benim inanan kullarım! Şüphesiz Benim yeryüzüm çok geniştir, öyleyse sadece Bana kulluk edin.
كُلُّ نَفۡسࣲ ذَآئِقَةُ ٱلۡمَوۡتِۖ ثُمَّ إِلَيۡنَا تُرۡجَعُونَ
Her can ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz.
Her nefis/can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.
Her canlı ölümü tadacak, sonra da Bize döndürüleceksiniz.
وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ لَنُبَوِّئَنَّهُم مِّنَ ٱلۡجَنَّةِ غُرَفࣰ ا تَجۡرِي مِن تَحۡتِهَا ٱلۡأَنۡهَٰرُ خَٰلِدِينَ فِيهَاۚ نِعۡمَ أَجۡرُ ٱلۡعَٰمِلِينَ
İman edip iyi ameller işleyenleri, elbette onları, içinde çok uzun süreli kalmak üzere, içinden ırmaklar akan cennet köşklerine yerleştireceğiz. Böyle iyi amel yapanların ödülü ne güzeldir!
İnandıktan sonra doğru ve yararlı işler yapanları, içinde ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetteki köşklere yerleştireceğiz. Doğru iş yapanların ödülü ne güzeldir!
(Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlara gelince, onları içerisinde ebedî olarak kalacakları cennette, zemîninden ırmaklar akan köşklere yerleştireceğiz. İnandığını yaşayanların mükâfatı ne güzeldir.
ٱلَّذِينَ صَبَرُواْ وَعَلَىٰ رَبِّهِمۡ يَتَوَكَّلُونَ
Onlar, sabreden ve yalnız Rabblerine güvenip dayanan kimselerdir.
Onlar zorluklara karşı direnirler ve yalnızca Rablerine güvenip dayanırlar.
(Çünkü) onlar (sadece) Rablerine hakkıyla tevekkül ederek, sabredenlerdir.
وَكَأَيِّن مِّن دَآبَّةࣲ لَّا تَحۡمِلُ رِزۡقَهَا ٱللَّهُ يَرۡزُقُهَا وَإِيَّاكُمۡۚ وَهُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ
Besinlerini temin edemeyen nice canlılar vardır. Onları da sizi de besleyen Allah'tır. O, her şeyi duyar, her şeyi bilir.
(Bilmediğiniz ve görmediğiniz) nice canlılar vardır ki, hiçbir geçim endişesi taşımaz. Onların da sizin de rızkınızı Allah sağlar. O, (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
Kendi rızkını bile taşıyamayan nice canlılara da size de rızkı, Allah veriyor. Çünkü O, herkesi işiten, her şeyi hakkıyla bilendir.
وَلَئِن سَأَلۡتَهُم مَّنۡ خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ وَسَخَّرَ ٱلشَّمۡسَ وَٱلۡقَمَرَ لَيَقُولُنَّ ٱللَّهُۖ فَأَنَّىٰ يُؤۡفَكُونَ
Onlara, “Gökleri ve yeri kimin yarattığını, güneşe ve aya kimin boyun eğdirdiğini” sorsan, kesinlikle “Allah” diyecekler. Nasıl döndürülüyorlar?
Andolsun, eğer onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı hizmetinize kim sundu?” diye soracak olursan mutlaka: “Allah” diyecekler. O halde nasıl (Allah’ın yanı sıra birtakım uydurma ilâhlara boyun eğerek Hak’tan) döndürülüyorlar?
Eğer o (kâfirlere): “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim (emrinize) âmâde kıldı?” diye sorsan kesinlikle: “Allah” derler. (Buna rağmen haktan) nasıl da çevriliyorlar!
ٱللَّهُ يَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦ وَيَقۡدِرُ لَهُۥٓۚ إِنَّ ٱللَّهَ بِكُلِّ شَيۡءٍ عَلِيمࣱ
Allah, kullarından dilediğine bol rızık verir, dilediğine de kısar. Allah her şeyi bilir.
Allah, (hikmetine binaen) kullarından dilediğine rızkı bol verir ve (dilediğine) kısar. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
Allah kullarından dilediğine (onları imtihan için) kesinlikle rızkı genişletir de daraltır da. Çünkü Allah (ne yapacağını) çok iyi bilir.
وَلَئِن سَأَلۡتَهُم مَّن نَّزَّلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءࣰ فَأَحۡيَا بِهِ ٱلۡأَرۡضَ مِنۢ بَعۡدِ مَوۡتِهَا لَيَقُولُنَّ ٱللَّهُۚ قُلِ ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِۚ بَلۡ أَكۡثَرُهُمۡ لَا يَعۡقِلُونَ
Onlara, “Gökten yağmur indirip, ölümünden sonra onunla toprağı dirilten kimdir?” diye sorsan, kesinlikle “Allah” diyecekler. De ki: “Bütün övgüler Allah'a aittir. Fakat onların çoğu bunu akletmezler.”
Andolsun, eğer onlara: “Gökten yağmuru kim indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti?” diye soracak olursan, mutlaka: “Allah” diyecekler. (Sen de) de ki: “Bütün övgüler Allah’a mahsustur.” Fakat onların çoğu akıllarını kullanıp da bu apaçık gerçeği anlamaya yanaşmazlar.
Eğer o (kâfirlere): “Gökten suyu indirerek, ölümünden sonra yeryüzünü dirilten kimdir?” diye sorsan, kesinlikle: “Allah” derler. (Sen de onlara): “(Öyleyse) hamd Allah’a mahsustur.” de. Ama onların pek çoğu (bunu) akıl etmezler.
وَمَا هَٰذِهِ ٱلۡحَيَوٰةُ ٱلدُّنۡيَآ إِلَّا لَهۡوࣱ وَلَعِبࣱۚ وَإِنَّ ٱلدَّارَ ٱلۡأٓخِرَةَ لَهِيَ ٱلۡحَيَوَانُۚ لَوۡ كَانُواْ يَعۡلَمُونَ
Bu dünya hayatı oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Şüphesiz âhiret yurdu ise, çok uzun süreli yaşanacak yerdir. Keşke bilseler!
Bu dünya hayatı oyundan ve eğlenceden başka bir şey değildir. Ebedî ahiret diyarı ise, hayatın ta kendisidir. Keşke bunu bilselerdi.
Bu dünya hayatı, yalnızca bir eğlence ve oyalanmadan başka bir şey değildir. Âhiret yurduna gelince işte, asıl hayat odur. Ah bunu bir bilseler...
فَإِذَا رَكِبُواْ فِي ٱلۡفُلۡكِ دَعَوُاْ ٱللَّهَ مُخۡلِصِينَ لَهُ ٱلدِّينَ فَلَمَّا نَجَّىٰهُمۡ إِلَى ٱلۡبَرِّ إِذَا هُمۡ يُشۡرِكُونَ
Gemiye bindikleri zaman, içten inanarak Allah'a yalvarırlar. Ama Allah, onları kurtarıp karaya çıkarınca bir de bakarsın ortak koşarlar.
Gemiye bindikleri (ve bir tehlike ile karşılaştıkları) zaman, içten bir inançla yalnız Allah’a yalvarıp yakarırlar. Fakat Allah onları kurtarıp karaya çıkardığında, bir bakmışsın bazı hayali güçleri O’na ortak koşuyorlar.
O (kâfirler) gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah’a has kılarak sadece Ona, gönülden yalvarırlar. Ama (Allah,) onları karaya çıkarıp kurtarınca, bir de bakarsınız hemen Ona ortaklar bulurlar.
لِيَكۡفُرُواْ بِمَآ ءَاتَيۡنَٰهُمۡ وَلِيَتَمَتَّعُواْۚ فَسَوۡفَ يَعۡلَمُونَ
Böylece kendilerine bahşettiğimiz nimetlere karşı nankörlük yapar ve dünyadaki hayatlarından zevk almaya devam ederler. Fakat yakında bileceklerdir.
Kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük etsinler ve bir süre daha faydalansınlar bakalım! (Yaptıkları yüzünden başlarına gelecekleri) ileride anlayacaklar!
(Bunu) kendilerine verdiklerimize nankörlük etmek ve (dünyalık) menfaatler elde etmek için (yaparlar). Ama onlar, (neyin ne olduğunu) pek yakında anlayacaklar.
أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّا جَعَلۡنَا حَرَمًا ءَامِنࣰ ا وَيُتَخَطَّفُ ٱلنَّاسُ مِنۡ حَوۡلِهِمۡۚ أَفَبِٱلۡبَٰطِلِ يُؤۡمِنُونَ وَبِنِعۡمَةِ ٱللَّهِ يَكۡفُرُونَ
Onlar, ülkelerini kutsal ve güvenli bir yer haline getirdiğimizi görmezler mi? Oysa onların çevresindeki insanlar sürekli saldırılara uğramaktadırlar. Onlar, bâtıla inanıp Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar?
Görmüyorlar mı ki, çevrelerindeki insanlar her tür saldırıya açık olmanın tedirginliğini yaşarken, Biz onların yurtlarını (Mekke’yi) güvenilir kıldık! Yine de onlar, batıla inanıp Allah’ın nimetlerine nankörlük mü ediyorlar?
(O Mekkeli müşrikler,) çevrelerindeki insanlar birbirini kırıp-geçirirken, Bizim Harem’i (Mekke’yi) güvenilir bir yer kıldığımızı bilmiyorlar mı? Onlar (bunu bildikleri halde,) bâtıla inanıp Allah’ın nîmetlerine hâlâ nankörlük mü ediyorlar?
وَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّنِ ٱفۡتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا أَوۡ كَذَّبَ بِٱلۡحَقِّ لَمَّا جَآءَهُۥٓۚ أَلَيۡسَ فِي جَهَنَّمَ مَثۡوࣰ ى لِّلۡكَٰفِرِينَ
Kendi uydurduğu yalanları Allah'a isnat eden veya ona gelen hakikati yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? Cehennem, inkârcıların barınağı değil mi?
Allah’a karşı yalan uyduran yahut kendisine Hak gelmişken onu yalan sayandan daha zalim kim olabilir? (Bu şekilde) hakikati inkâr edenler için cehennem (en uygun) yer değil mi?
Yalanlarını Allah’a yakıştıran veya kendisine hak geldiği halde onu yalanlayandan daha zâlim, kim olabilir? Kâfirlere cehennemde yer mi yok?
وَٱلَّذِينَ جَٰهَدُواْ فِينَا لَنَهۡدِيَنَّهُمۡ سُبُلَنَاۚ وَإِنَّ ٱللَّهَ لَمَعَ ٱلۡمُحۡسِنِينَ
Bizim davamız uğrunda Kur'an ile mücadele edenlere, elbette onlara yollarımızı göstereceğiz. Şüphesiz, Allah güzeli hayata geçirenlerle beraberdir.
Ama bizim uğrumuzda üstün gayret gösterenleri, elbette bize varan yollara eriştireceğiz. Allah, kuşkusuz, iyi ve güzel davrananlarla beraberdir.
Bizim yolumuzda (ihlâsla) çalışanlara Biz kesinlikle yollarımızı göstereceğiz. Çünkü Allah mutlaka Kendisine, Onu görüyormuşçasına kulluk edenlerle beraberdir.