طه
Tâ, hâ.
Tâ, Hâ.
Tâ, Hâ.
Ta-Ha · Mekkî · 135 âyet · Nüzul sırası 45
This Surah takes its name from its 'first word 'Ta Ha.' This name, like the names of many other Surahs, is merely symbolic.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
طه
Tâ, hâ.
Tâ, Hâ.
Tâ, Hâ.
مَآ أَنزَلۡنَا عَلَيۡكَ ٱلۡقُرۡءَانَ لِتَشۡقَىٰٓ
2,3. Biz, Kur'ân'ı sana sıkıntıya düşesin diye değil, Allah'a saygılı olana bir öğüt olsun diye indirdik.
2-3.Biz sana bu Kur’an’ı sıkıntıya düşesin diye indirmedik. Yalnızca, (Allah’a karşı gelmekten) sakınanlara bir öğüt, bir uyarı olsun diye (indirdik).
(Ey Muhammed!) Biz, bu Kur’an’ı sana, güçlük çekesin diye indirmedik.
إِلَّا تَذۡكِرَةࣰ لِّمَن يَخۡشَىٰ
2,3. Biz, Kur'ân'ı sana sıkıntıya düşesin diye değil, Allah'a saygılı olana bir öğüt olsun diye indirdik.
2-3.Biz sana bu Kur’an’ı sıkıntıya düşesin diye indirmedik. Yalnızca, (Allah’a karşı gelmekten) sakınanlara bir öğüt, bir uyarı olsun diye (indirdik).
(Biz onu) sadece Allah’tan hakkıyla korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.
تَنزِيلࣰ ا مِّمَّنۡ خَلَقَ ٱلۡأَرۡضَ وَٱلسَّمَٰوَٰتِ ٱلۡعُلَى
Kur'ân, yeri ve yüksek gökleri yaratan tarafından indirilmiştir.
(Bu Kur’an), yeri ve yüksek gökleri yaratan (Allah) tarafından peyderpey indirilmiştir.
(Zira bu Kur’an,) yeri ve yüksek gökleri yaratan (Allah) tarafından, peyderpey indirildi.
ٱلرَّحۡمَٰنُ عَلَى ٱلۡعَرۡشِ ٱسۡتَوَىٰ
Rahmân, hükümranlık tahtına kurulmuştur.
Rahman (olan Allah), Arş’a istiva etti: yarattığı her şeyin kanununu koymuş ve onlar üzerinde egemenlik tahtına kurulmuştur.
Rahman (olan Allah) kâinatın yönetimini hâkimiyeti altına aldı.
لَهُۥ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِي ٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَا وَمَا تَحۡتَ ٱلثَّرَىٰ
Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan şeyler ile toprağın altında olanlar, hep O'nundur.
Göklerde, yerde, bu ikisi arasında ve toprağın altında olanların tümü O’nundur.
Göklerde, yerde, bu ikisinin arasında ve nemli toprağın altında olanların tümü Onundur.
وَإِن تَجۡهَرۡ بِٱلۡقَوۡلِ فَإِنَّهُۥ يَعۡلَمُ ٱلسِّرَّ وَأَخۡفَى
Eğer sen sözü açıktan söylersen, şüphesiz Allah gizli olanı, gizlinin gizlisini de bilir.
Sen sözü açığa vursan da gizlesen de Allah için birdir. Çünkü O, gizliyi de bilir, ondan daha gizli olanı da.
(Ey Muhammed!) Sözü (ister gizle) ister açığa vur. Çünkü O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir.
ٱللَّهُ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَۖ لَهُ ٱلۡأَسۡمَآءُ ٱلۡحُسۡنَىٰ
Allah'tan başka tanrı yoktur; en güzel isimler O'nundur.
Allah O’dur ki, O’ndan başka ilah yoktur. En güzel isimler/sıfatlar O’nundur.
O, kendisinden başka ilâh olmayan Allah’tır ve en güzel isimler Ona aittir.
وَهَلۡ أَتَىٰكَ حَدِيثُ مُوسَىٰٓ
Mûsâ'nın olgusunun haberi sana ulaştı mı?
9-10.(Ey Resul!) Musa’nın haberi (kıssası) sana ulaştı mı? Hani o (Sina’da) bir ateş görmüştü de ailesine: “Siz burada kalın, ben bir ateş gördüm. Ya oradan size bir kor getiririm ya da ateşin yakınlarında bize yol gösterecek birini bulurum” demişti.
(Ey Muhammed!) Sana Mûsa’nın haberi geldi mi?
إِذۡ رَءَا نَارࣰ ا فَقَالَ لِأَهۡلِهِ ٱمۡكُثُوٓاْ إِنِّيٓ ءَانَسۡتُ نَارࣰ ا لَّعَلِّيٓ ءَاتِيكُم مِّنۡهَا بِقَبَسٍ أَوۡ أَجِدُ عَلَى ٱلنَّارِ هُدࣰ ى
Hani o, bir ateş görmüştü de, ailesine/toplumuna, “Durun! Ben bir ateş gördüm, ya ondan size bir kor getiririm ya da ateşin yanında bir rehber bulurum” demişti.
9-10.(Ey Resul!) Musa’nın haberi (kıssası) sana ulaştı mı? Hani o (Sina’da) bir ateş görmüştü de ailesine: “Siz burada kalın, ben bir ateş gördüm. Ya oradan size bir kor getiririm ya da ateşin yakınlarında bize yol gösterecek birini bulurum” demişti.
(Mûsa) ateşi görünce ailesine: “Siz (burada) durun! Ben bir ateş gördüm, belki ondan size bir kor parçası getiririm veya ateşin yanında bir yol gösterici bulurum.” demişti.
فَلَمَّآ أَتَىٰهَا نُودِيَ يَٰمُوسَىٰٓ
Mûsâ ateşin yanına gelince, “Ey Mûsâ!” diye seslenildi.
11.12.Musa ateşin yanına varınca, ona (şöyle) seslenildi: “Ey Musa! Benim, ben! Senin Rabbin. Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ’dasın.”
(Mûsa) ateşin yanına varınca (ona): “Ey Mûsa!” diye seslenildi.
إِنِّيٓ أَنَا۠ رَبُّكَ فَٱخۡلَعۡ نَعۡلَيۡكَ إِنَّكَ بِٱلۡوَادِ ٱلۡمُقَدَّسِ طُوࣰ ى
“Şüphesiz, ben senin Rabbinim; ayağındaki pabuçları çıkar! Çünkü sen kutsal vâdi Tuvâ'dasın!”
11.12.Musa ateşin yanına varınca, ona (şöyle) seslenildi: “Ey Musa! Benim, ben! Senin Rabbin. Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ’dasın.”
(Ve devamla): “Gerçekten Ben, senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen, kutsal Tuvâ vadisindesin.”
وَأَنَا ٱخۡتَرۡتُكَ فَٱسۡتَمِعۡ لِمَا يُوحَىٰٓ
Ben seni seçtim. Artık vahyolunanları dinle!
“Ben seni (resul olarak) seçtim. Şimdi (sana) vahyolunacak şeyleri dinle!”
“Ve seni Ben, (Peygamber) seçtim. Derhâl sana vahyolunan sözleri (hakkıyla) dinle.” (diye seslenildi.)
إِنَّنِيٓ أَنَا ٱللَّهُ لَآ إِلَٰهَ إِلَّآ أَنَا۠ فَٱعۡبُدۡنِي وَأَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَ لِذِكۡرِيٓ
Şüphesiz ben Allah'ım; benden başka tanrı yoktur. Bana kulluk et, beni anmak için namaz kıl!
“Şüphesiz ki ben Allah’ım. Ben’den başka ilah yoktur. O halde sadece bana kulluk/ibadet et ve vahyin (öğüdümün) duyurulması/anlaşılması için salatı ikame et/gerekli desteği ver!”
(Allah Mûsa’ya): “Gerçekten Ben, Allah’ım (ve) Ben’den başka ilâh yoktur; şu halde Bana ibâdet et ve Beni (en doğru şekilde) anmak için namazı dosdoğru ve devamlı kıl.”
إِنَّ ٱلسَّاعَةَ ءَاتِيَةٌ أَكَادُ أُخۡفِيهَا لِتُجۡزَىٰ كُلُّ نَفۡسِۭ بِمَا تَسۡعَىٰ
Herkese uğraştığının karşılığı gösterilsin diye, zamanını neredeyse kendimden bile gizli tutacağım kıyamet mutlaka gelecektir.
“Herkes işlediğinin karşılığını görsün diye kıyamet mutlaka gelecektir. Neredeyse onu gizleyecek ve geleceğinden hiç söz etmeyecektim (ki herkes her an ahirete hazır olsun).”
“Çünkü herkesin yaptığının karşılığını görmesi için zamanını gizli tuttuğum kıyamet, muhakkak gelecektir.“
فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنۡهَا مَن لَّا يُؤۡمِنُ بِهَا وَٱتَّبَعَ هَوَىٰهُ فَتَرۡدَىٰ
Buna inanmayan ve hevesine uyan kimse, seni ondan alıkoymasın. Yoksa helâk olursun.
“Onun geleceğine inanmayıp sadece kendi arzularının, tutkularının peşine düşen kimse seni bu gerçeğe inanmaktan alıkoymasın! Yoksa kendine yazık etmiş olursun!”
“Sakın kıyamete inanmayıp nefsinin arzularına uyan kimse(ler) seni ona îman etmekten alıkoymasın, sonra helâk olursun.”
وَمَا تِلۡكَ بِيَمِينِكَ يَٰمُوسَىٰ
“Ey Mûsâ! Sağ elindeki nedir?” diye soruldu.
“Şu sağ elindeki nedir ey Musa?”
(Allah): “Ey Mûsa! Şu sağ elindeki şey nedir?” (buyurdu.)
قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّؤُاْ عَلَيۡهَا وَأَهُشُّ بِهَا عَلَىٰ غَنَمِي وَلِيَ فِيهَا مَـَٔارِبُ أُخۡرَىٰ
Mûsâ, “O benim değneğimdir; ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim, daha birçok işte faydalanırım” dedi.
(Musa) dedi ki: “O benim değneğimdir. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim. Onunla başka işlerimi de görürüm.”
(Mûsa): “O benim kendisine dayandığım, koyunlarıma (ağaçlardan) yaprak silkelediğim ve kendisiyle diğer birçok ihtiyacımı da giderdiğim âsâmdır.” dedi.
قَالَ أَلۡقِهَا يَٰمُوسَىٰ
Allah, “Yere at onu, ey Mûsâ!” dedi.
Allah, “Onu yere at ey Musa!” dedi.
(Allah): “Ey Mûsa! Onu (yere) bırak.” dedi.
فَأَلۡقَىٰهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةࣱ تَسۡعَىٰ
Mûsâ onu hemen yere attı. Bir de ne görsün, hızla sürünen bir yılana dönüştü.
Musa da onu attı. O bir anda koşan bir yılan oluverdi.
(Mûsa,) onu (yere) bırakınca; (bir de ne görsün) o koşan bir yılan (oluverdi).
قَالَ خُذۡهَا وَلَا تَخَفۡۖ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا ٱلۡأُولَىٰ
Allah, “Al onu! Korkma! Biz onu şimdi ilk haline sokacağız” dedi.
Allah, şöyle buyurdu: “Tut onu! Korkma! Biz, onu yine eski durumuna döndüreceğiz.”
(Allah): “Onu (eline) al ve korkma, zîrâ Biz onu tekrar önceki durumuna çevireceğiz.” dedi.
وَٱضۡمُمۡ يَدَكَ إِلَىٰ جَنَاحِكَ تَخۡرُجۡ بَيۡضَآءَ مِنۡ غَيۡرِ سُوٓءٍ ءَايَةً أُخۡرَىٰ
“Bir de elini koltuğunun altına sok ki, bir başka mucize olmak üzere o, kusursuz ve lekesiz beyazlıkta çıksın.”
“Elini koynuna sok, bir başka mucize olarak lekesiz, bembeyaz çıksın.”
(Ve devamla): “Bir başka mûcize olarak da elini koltuğunun altına sok, kusursuz bir şekilde, bembeyaz olarak çıksın.”
لِنُرِيَكَ مِنۡ ءَايَٰتِنَا ٱلۡكُبۡرَى
“Ta ki, sana en büyük âyetlerimizden bazılarını gösterelim.”
“Böylece sana en büyük mucizelerimizden birini göstermek istiyoruz.”
“(Bütün bunları) sana en büyük mûcizelerimizden (bir kısmını) gösterelim diye (emrediyoruz.)”
ٱذۡهَبۡ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ إِنَّهُۥ طَغَىٰ
“Firavun'a git! Çünkü o iyice azdı.”
“Firavuna git, çünkü o azmıştır.”
“(Şimdi) sen, Firavun’a git. Çünkü o, gerçekten azıttı.” buyurdu.
قَالَ رَبِّ ٱشۡرَحۡ لِي صَدۡرِي
Mûsâ, “Rabbim!” dedi. “Yüreğime genişlik ver.”
Musa, dedi ki: “Ey Rabbim! Gönlüme ferahlık ver.
25,26. (Mûsa): “Ey Rabbim! Benim göğsüme genişlik ver, bana işimi kolaylaştır”
وَيَسِّرۡ لِيٓ أَمۡرِي
“İşimi bana kolaylaştır.”
İşimi bana kolaylaştır.
25,26. (Mûsa): “Ey Rabbim! Benim göğsüme genişlik ver, bana işimi kolaylaştır”
وَٱحۡلُلۡ عُقۡدَةࣰ مِّن لِّسَانِي
27,28. “Dilimden bağı çöz ki sözümü anlasınlar.”
Dilimin bağını (düğümünü) çöz (dilimdeki anlatım zorluğunu gider)!
27,28. “Dilimdeki anlatım bozukluğunu gider, ki sözümü iyi anlasınlar,”
يَفۡقَهُواْ قَوۡلِي
27,28. “Dilimden bağı çöz ki sözümü anlasınlar.”
(Böylelikle) sözümü iyi anlasınlar.”
27,28. “Dilimdeki anlatım bozukluğunu gider, ki sözümü iyi anlasınlar,”
وَٱجۡعَل لِّي وَزِيرࣰ ا مِّنۡ أَهۡلِي
“Bana ailemden bir de yardımcı ver.”
29-30.Bana ailemden kardeşim Harun’u yardımcı yap.
29,3. “Ailemden birisini, kardeşim Hârûn’u bana yardımcı kıl,”
هَٰرُونَ أَخِي
“Kardeşim Hârûn'u.”
29-30.Bana ailemden kardeşim Harun’u yardımcı yap.
29,3. “Ailemden birisini, kardeşim Hârûn’u bana yardımcı kıl,”
ٱشۡدُدۡ بِهِۦٓ أَزۡرِي
31,32. “Onun sayesinde arkamı kuvvetlendir ve onu işime ortak kıl.”
Beni onunla destekle/güçlendir.
31,32. “Onunla arkamı kuvvetlendir ve onu işimde bana ortak kıl,”
وَأَشۡرِكۡهُ فِيٓ أَمۡرِي
31,32. “Onun sayesinde arkamı kuvvetlendir ve onu işime ortak kıl.”
Onu görevimde bana ortak et.
31,32. “Onunla arkamı kuvvetlendir ve onu işimde bana ortak kıl,”
كَيۡ نُسَبِّحَكَ كَثِيرࣰ ا
33,34. “Böylece seni gereği gibi noksan sıfatlardan uzak tutalım ve gereği gibi analım.”
Böylece Senin yüceler yücesi adını (insanların katında) daha yükseklere çıkarmak için çalışalım.
33,34. “Böylece Seni daha çok tesbih edelim. Ve Senin adını daha çok analım.”
وَنَذۡكُرَكَ كَثِيرًا
33,34. “Böylece seni gereği gibi noksan sıfatlardan uzak tutalım ve gereği gibi analım.”
Ve Seni(n dinini) çokça anlatalım
33,34. “Böylece Seni daha çok tesbih edelim. Ve Senin adını daha çok analım.”
إِنَّكَ كُنتَ بِنَا بَصِيرࣰ ا
“Şüphesiz sen, bizi görmektesin.”
Şüphe yok ki, sen bizi hakkıyla görmektesin (ne yaptığımızı bilensin).”
“Şüphesiz Sen, bizi (her an) görüp duruyorsun.” dedi.
قَالَ قَدۡ أُوتِيتَ سُؤۡلَكَ يَٰمُوسَىٰ
Allah, “Ey Mûsâ! İstediğin sana verildi” dedi.
Allah, şöyle buyurdu: “İstediğin sana verildi ey Musa!
(Allah): “Ey Mûsa! İstediklerin sana verilmiştir.” buyurdu.
وَلَقَدۡ مَنَنَّا عَلَيۡكَ مَرَّةً أُخۡرَىٰٓ
“Andolsun biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk.”
Andolsun ki, biz sana bir kere daha (şöyle) iyilikte bulunmuştuk:
Ve devamla: “Yemin olsun Biz sana (daha önce) bir defa daha lütufta bulunmuştuk.”
إِذۡ أَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰٓ أُمِّكَ مَا يُوحَىٰٓ
“Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene vahy etmiştik.”
“Hani bir vakit (sen doğduğunda) annene ilham edilmesi gereken şeyleri ilham etmiştik.
“Bir zamanlar, annene vahyedilmesi gerekenleri (şöyle) vahyetmiştik:”
أَنِ ٱقۡذِفِيهِ فِي ٱلتَّابُوتِ فَٱقۡذِفِيهِ فِي ٱلۡيَمِّ فَلۡيُلۡقِهِ ٱلۡيَمُّ بِٱلسَّاحِلِ يَأۡخُذۡهُ عَدُوࣱّ لِّي وَعَدُوࣱّ لَّهُۥۚ وَأَلۡقَيۡتُ عَلَيۡكَ مَحَبَّةࣰ مِّنِّي وَلِتُصۡنَعَ عَلَىٰ عَيۡنِيٓ
Mûsâ'yı sandığa koy, suya at; su onu sahile bıraksın; onu benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacaktır. Gözümün önünde yetiştirilmen için senin üzerine tarafımdan bir sevgi attım.
(Annene ilham etmiştik ki:) Onu (henüz bebek olan Musa’yı) sandığın içine koy ve nehre (Nil’e) bırak ki, nehir onu kıyıya atsın da kendisini hem bana düşman hem de ona düşman olan birisi (Firavun) alsın. Seni de ey Musa, sevilesin ve gözetimimizde yetiştirilesin diye sevimli kılmıştım.”
“(Ey Mûsa’nın annesi!): O (çocuğu)nu tahta sandığın içerisine koy ve derhal denize bırak da su onu sahile çıkarsın. Onu (orada) Benim de düşmanım, onun da düşmanı olan birisi alacaktır.” (Sonra Allah: “Ey Mûsa!) Gözetimim altında yetiştirilmen için sana kendimden bir de sevgi verdim.” (buyurdu.)
إِذۡ تَمۡشِيٓ أُخۡتُكَ فَتَقُولُ هَلۡ أَدُلُّكُمۡ عَلَىٰ مَن يَكۡفُلُهُۥۖ فَرَجَعۡنَٰكَ إِلَىٰٓ أُمِّكَ كَيۡ تَقَرَّ عَيۡنُهَا وَلَا تَحۡزَنَۚ وَقَتَلۡتَ نَفۡسࣰ ا فَنَجَّيۡنَٰكَ مِنَ ٱلۡغَمِّ وَفَتَنَّٰكَ فُتُونࣰ اۚ فَلَبِثۡتَ سِنِينَ فِيٓ أَهۡلِ مَدۡيَنَ ثُمَّ جِئۡتَ عَلَىٰ قَدَرࣲ يَٰمُوسَىٰ
Kız kardeşin gidip, “Ona bakacak birini size göstereyim mi?” diyordu. Böylece seni annene geri verdik ki gözü aydın olsun, üzülmesin. Sen, bir de adam öldürmüştün; o zaman da seni tasadan kurtarmış ve seni iyice denemiştik. Medyen halkı arasında yıllarca kaldın. Sonra takdir ettiğimiz bir vakitte bize geldin, ey Mûsâ!
“Hani kız kardeşin (Firavun ailesine) gidip de onlara: “Ona bakabilecek birini size göstereyim mi?’ demişti. Böylece seni yeniden annene kavuşturmuştuk ki onun yüzü gülsün ve (artık o) üzülmesin. Ve (büyüyüp belli bir yaşa vardığın zaman) birini (kazaen) öldürmüştün. Fakat biz seni (bu yüzden içine gömüldüğün) tasadan kurtarmış ve seni çeşitli imtihanlardan geçirmiştik. (Bu olaydan) sonra yıllarca Medyen halkı arasında yaşadın ve sonunda, (peygamber olman için) takdir edilmiş bir zamanda (Tur’a) geldin ey Musa.
(Devamla): “Ey Mûsa! Bir zamanlar kız kardeşin takip ederek seni (bulanlara): ‘Ona iyi bakacak birisini size buluvereyim mi?’ diyordu. (Biz de) derhal seni sevinsin ve üzülmesin diye annene kavuşturduk. (Bir de) sen bir insanı öldürünce, (o zaman da) Biz seni sıkıntıdan kurtardık ve seni (bir kısım şeylerle) imtihan ettik. Medyen halkı arasında da yıllarca kaldın. Sonra da (Peygamberlik görevini yüklenecek) bir yaşa geldin.”
وَٱصۡطَنَعۡتُكَ لِنَفۡسِي
Seni kendim için yetiştirdim.
Ben seni kendim için seçip yetiştirdim.
“Seni kendime Peygamber olarak seçtim.”
ٱذۡهَبۡ أَنتَ وَأَخُوكَ بِـَٔايَٰتِي وَلَا تَنِيَا فِي ذِكۡرِي
Yüce Allah şöyle buyurdu: “Sen ve kardeşin, âyetlerimizi götürün, beni anmakta gevşek davranmayın!”
(Şimdi) sen ve kardeşin, artık benim ayetlerimle/mucizelerimle yola çıkın ve sakın beni (ve dinimi) anlatmakta gevşeklik göstermeyin!
“Sen ve kardeşin, (size verdiğim) mûcizelerimle (insanlara) gidin ve Beni (onlara) anlatma hususunda (sakın) gevşek davranmayın.”
ٱذۡهَبَآ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ إِنَّهُۥ طَغَىٰ
“Firavun'a gidin! Doğrusu o azmıştır.”
43-44.Firavuna gidin. Çünkü o azmıştır. Onunla yumuşak bir dille konuşun ki, o zaman belki öğüt alır yahut ürperir.”
“İkiniz (birden) Firavun’a gidin. Çünkü o, gerçekten azıttı.”
فَقُولَا لَهُۥ قَوۡلࣰ ا لَّيِّنࣰ ا لَّعَلَّهُۥ يَتَذَكَّرُ أَوۡ يَخۡشَىٰ
“Ona yumuşak söz söyleyin, belki düşünür veya saygı duyar.”
43-44.Firavuna gidin. Çünkü o azmıştır. Onunla yumuşak bir dille konuşun ki, o zaman belki öğüt alır yahut ürperir.”
“Ona yumuşak söz söyleyin, belki o, aklını başına alır veya korkar.” buyurdu.
قَالَا رَبَّنَآ إِنَّنَا نَخَافُ أَن يَفۡرُطَ عَلَيۡنَآ أَوۡ أَن يَطۡغَىٰ
Mûsâ ve kardeşi, “Ey Rabbimiz, onun bize kötülük etmesinden veya azgınlığının artmasından korkarız” dediler.
Musa ve Harun şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Şüphesiz biz, onun bize kötülük etmesinden yahut iyice azmasından korkuyoruz!”
(O ikisi): “Ey Rabbimiz! Biz gerçekten onun bize karşı aşırı derecede (kötü) davran-masından yahut zulmetmesinden korkuyoruz.” dediler.
قَالَ لَا تَخَافَآۖ إِنَّنِي مَعَكُمَآ أَسۡمَعُ وَأَرَىٰ
Yüce Allah, “Korkmayın, çünkü ben, sizinle beraberim; işitir ve görürüm.”
(Allah,) şöyle buyurdu: “Korkmayın! Çünkü (ben her şeyi) işiterek ve görerek sizin yanınızda olacağım.
(Allah): “Siz sakın korkmayın, çünkü Ben, sizinle birlikteyim, her şeyi işitir ve her şeyi görürüm.” buyurdu.
فَأۡتِيَاهُ فَقُولَآ إِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ فَأَرۡسِلۡ مَعَنَا بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ وَلَا تُعَذِّبۡهُمۡۖ قَدۡ جِئۡنَٰكَ بِـَٔايَةࣲ مِّن رَّبِّكَۖ وَٱلسَّلَٰمُ عَلَىٰ مَنِ ٱتَّبَعَ ٱلۡهُدَىٰٓ
“Ona gidin ve şöyle söyleyin: Doğrusu, biz senin Rabbinin peygamberleriyiz. İsrâiloğullarını bizimle beraber gönder; onlara bir eziyet etme! Rabbinden sana bir âyet getirdik. Selam/esenlik doğru yolda gidene olsun.”
Hemen ona gidiniz ve deyiniz ki: “Biz Rabbinin sana gönderdiği elçileriz. İsrailoğullarının bizimle birlikte Mısır’dan ayrılmalarına izin ver! Onlara işkence etme! Sana Rabbinden, doğru söylediğimizi kanıtlayacak mucizeler ile geldik. Nihai kurtuluş ve esenlik (yalnızca, O’nun gösterdiği) yolu izleyen kimselerin olacaktır.
(Ve devamla): “Haydi ona gidin ve ‘Biz senin Rabbinin iki elçisiyiz, İsrâil oğullarını bizimle birlikte gönder ve onlara işkence etme. Sana Rabbinden mûcizelerle geldik. (Allah’ın azabından) ancak Onun gösterdiği yola uyanlar kurtulur.’ deyin.”
إِنَّا قَدۡ أُوحِيَ إِلَيۡنَآ أَنَّ ٱلۡعَذَابَ عَلَىٰ مَن كَذَّبَ وَتَوَلَّىٰ
“Doğrusu bize, yalanlayıp sırt çevirene azap edileceği vahyolundu.”
Bize gelen vahye göre, Allah’ın ayetlerini yalanlayarak gerçeğe sırt çevirenler azaba uğrayacaklardır.”
“-Bize: (Allah’ın) azabının kesinlikle (Onu) yalanlayıp îman etmeyenlere ait olduğu vahyolundu.- deyin.” buyurdu.
قَالَ فَمَن رَّبُّكُمَا يَٰمُوسَىٰ
Firavun, “Ey Mûsâ! Sizin Rabbiniz de kimmiş!” dedi.
(Allah’tan aldıkları direktifi aktardıklarında, Firavun onlara) dedi ki: “Sizin Rabbiniz kim, ey Musa?”
(Bunun üzerine Firavun onlara): “Ey Mûsa! Sizin Rabbiniz kim?” dedi.
قَالَ رَبُّنَا ٱلَّذِيٓ أَعۡطَىٰ كُلَّ شَيۡءٍ خَلۡقَهُۥ ثُمَّ هَدَىٰ
Mûsâ, “Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra ona doğru yolu gösterendir” dedi.
(Musa:) “Bizim Rabbimiz, her varlığı (kendi yaratılışındaki amaç ve hikmete) uygun niteliklerle donatarak yaratan, sonra da bu varlıkları nitelikleri doğrultusunda yönlendiren Allah’tır” dedi.
(Mûsa): “Bizim Rabbimiz, her şeye (uygun) yaratılışını veren sonra da yolunu gösterendir!” dedi.
قَالَ فَمَا بَالُ ٱلۡقُرُونِ ٱلۡأُولَىٰ
Firavun, “Öyleyse önceki nesillerin durumu nedir?” dedi.
(Firavun:) “Öyle ise önceki toplumların hali ne olacak (anlattıklarınıza göre onlar cehenneme mi gidecek)?” dedi.
(Firavun da): “İlk çağlardaki kuşakların durumu nedir?” diye sordu.
قَالَ عِلۡمُهَا عِندَ رَبِّي فِي كِتَٰبࣲۖ لَّا يَضِلُّ رَبِّي وَلَا يَنسَى
Mûsâ, “Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim yanılmaz ve unutmaz” dedi.
Musa, şöyle dedi: “Onlara ilişkin bilgi Rabbimin katındaki kitapta yazılıdır. Benim Rabbim ne yanılır ne de unutur.”
(Mûsa): “Bunun bilgisi, Rabbimin katındaki bir kitaptadır. Benim Rabbim, şaşmaz ve unutmaz.” dedi.
ٱلَّذِي جَعَلَ لَكُمُ ٱلۡأَرۡضَ مَهۡدࣰ ا وَسَلَكَ لَكُمۡ فِيهَا سُبُلࣰ ا وَأَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءࣰ فَأَخۡرَجۡنَا بِهِۦٓ أَزۡوَٰجࣰ ا مِّن نَّبَاتࣲ شَتَّىٰ
Allah, yeri size beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir. Biz o suyla çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık.
“Sizin için yeryüzünü bir beşik yapan, onun üzerinde yollar açan, gökten su (yağmur) indiren O’dur.” (Allah buyurdu ki:) “Biz o su ile (topraktan) türlü türlü bitkiler çıkarmaktayız.”
(Ve devamla): “Yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten su indiren Odur.” (dedi. Ey insanlar!) Biz bu suyla çok çeşitli bitkiler çıkardık.
كُلُواْ وَٱرۡعَوۡاْ أَنۡعَٰمَكُمۡۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّأُوْلِي ٱلنُّهَىٰ
Yiyiniz; hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için işaretler vardır.
“(Bu bitkilerden) hem yiyiniz hem de hayvanlarınızı otlatınız. Gerçekten akıl sahiplerinin bu olaylardan alacakları pek çok dersler vardır.”
Hem kendiniz yiyin hem de hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz bunda, sağlıklı akıl sahipleri için mûcizeler vardır.
۞مِنۡهَا خَلَقۡنَٰكُمۡ وَفِيهَا نُعِيدُكُمۡ وَمِنۡهَا نُخۡرِجُكُمۡ تَارَةً أُخۡرَىٰ
Sizi topraktan yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir defa daha sizi oradan çıkaracağız.
“(Ey insanlar!) Sizi topraktan yarattık, (ölümünüzle) sizi oraya döndüreceğiz ve sizi bir kere daha oradan çıkaracağız.”
(Ey insanlar!) Sizi o (yeryüzünden) yarattık, yine oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi oradan çıkaracağız.
وَلَقَدۡ أَرَيۡنَٰهُ ءَايَٰتِنَا كُلَّهَا فَكَذَّبَ وَأَبَىٰ
Andolsun biz, Firavun'a bütün delillerimizi gösterdik; yine de yalanladı, kabul etmemekte diretti.
Andolsun ki, biz ona (Firavuna) bütün mucizelerimizi gösterdik de o bunları yalanladı ve reddetti.
Yemin olsun, Biz o (Firavuna) mûcizelerimizin tümünü gösterdik; fakat o, (hepsini) yalanladı ve (inkârda) diretti.
قَالَ أَجِئۡتَنَا لِتُخۡرِجَنَا مِنۡ أَرۡضِنَا بِسِحۡرِكَ يَٰمُوسَىٰ
Dedi ki: “Bizi yaptığın büyü ile yurdumuzdan çıkarasın diye mi geldin, ey Mûsâ?”
(Firavun Musa’ya şöyle) dedi: “Ey Musa! Sihrinle bizi yerimizden çıkarmak için mi geldin?
(Firavun): “Ey Mûsa! Sen büyücülüğünle bizi, yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin?” dedi.
فَلَنَأۡتِيَنَّكَ بِسِحۡرࣲ مِّثۡلِهِۦ فَٱجۡعَلۡ بَيۡنَنَا وَبَيۡنَكَ مَوۡعِدࣰ ا لَّا نُخۡلِفُهُۥ نَحۡنُ وَلَآ أَنتَ مَكَانࣰ ا سُوࣰ ى
“Biz de kesinlikle sana benzeri bir büyü getireceğiz. Bizim de sizin de anlaşacağımız uygun bir yerde buluşmamız için bir vakit belirle!” dediler.
O halde biz de mutlaka sana karşı onun gibi bir sihir yapacağız. Bunun için seninle bizim aramızda; uygun bir yerde, senin de bizim de caymayacağımız bir buluşma vakti belirle.”
“Madem öyle biz de sana, buna benzer bir büyü getireceğiz. Şimdi sen, seninle bizim aramızda senin de bizim de itiraz edemeyeceğimiz uygun bir zaman ve yer belirle.” dedi.
قَالَ مَوۡعِدُكُمۡ يَوۡمُ ٱلزِّينَةِ وَأَن يُحۡشَرَ ٱلنَّاسُ ضُحࣰ ى
Mûsâ, “Buluşma vaktiniz, bayram günü olsun, insanlar kuşluk vaktinde toplansınlar” dedi.
Musa: “Buluşma zamanı (ülkenin ulusal) bayram günü ve insanların toplanacağı kuşluk vakti olsun” dedi.
(Mûsa): “Buluşmamız bayram günü, kuşluk vaktinde insanların toplanma zamanı olsun.” dedi.
فَتَوَلَّىٰ فِرۡعَوۡنُ فَجَمَعَ كَيۡدَهُۥ ثُمَّ أَتَىٰ
Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Büyücüleri toplayıp geldi.
Derken Firavun dönüp gitti, hileli düzenini (yürütecek büyücüleri) bir araya topladı, sonra geldi.
Bunun üzerine Firavun, dönüp gitti ve hemen büyücülerini toparlayıp (geri) geldi.
قَالَ لَهُم مُّوسَىٰ وَيۡلَكُمۡ لَا تَفۡتَرُواْ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبࣰ ا فَيُسۡحِتَكُم بِعَذَابࣲۖ وَقَدۡ خَابَ مَنِ ٱفۡتَرَىٰ
Mûsâ büyücülere, “Size yazıklar olsun! Allah'a karşı yalan uydurmayınız. Çünkü Allah, sizi azapla helâk eder. Şüphesiz kim Allah'a iftira etmişse kaybetmiştir” dedi.
Musa, (karşısındaki sihirbazları uyarmak için) onlara şöyle dedi: “(Sırf Firavun’un gönlü olsun diye sihir yaparsanız) yazıklar olsun size! Allah’a karşı yalan uydurmayın, yoksa sizi azap ile yok eder. Allah’a karşı yalan uyduran perişan olur.”
Mûsa (Firavun ve büyücülere): “Yazıklar olsun size! Yalanlarınızı Allah’a yakıştırmayın. (Sonra) O bir azap (göndererek) kökünüzü kurutur ve yalancılar kesinlikle perişan olur.” dedi.
فَتَنَٰزَعُوٓاْ أَمۡرَهُم بَيۡنَهُمۡ وَأَسَرُّواْ ٱلنَّجۡوَىٰ
Büyücüler yapacakları işlerini aralarında tartıştılar ve birbirleriyle gizlice konuştular.
Bunun üzerine büyücüler aralarında gizlice fısıldaşarak durumlarını tartıştılar.
Bunun üzerine (büyücüler) kendi aralarında fısıldaşarak durumlarını tartıştılar.
قَالُوٓاْ إِنۡ هَٰذَٰنِ لَسَٰحِرَٰنِ يُرِيدَانِ أَن يُخۡرِجَاكُم مِّنۡ أَرۡضِكُم بِسِحۡرِهِمَا وَيَذۡهَبَا بِطَرِيقَتِكُمُ ٱلۡمُثۡلَىٰ
Onlar şöyle dediler, “Mûsâ ve kardeşi kesinlikle büyücüdürler. Büyüleri ile sizi yurdunuzdan çıkarmak, sizin ideal yönetiminizi ortadan kaldırmak istiyorlar.”
Ve (Musa ve Harun’u göstererek) dediler ki: “Bu iki kişi büyücüdür, sizleri büyüleyerek yurdunuzdan çıkarmak, sizin örnek yaşam tarzınızı ortadan kaldırmak istiyorlar.
(Sonunda büyücüler Firavuna): “Bunlar, kesinlikle sihirleriyle sizi yurdunuzdan sürüp çıkarmak ve şerefli dininizi yok etmek isteyen iki büyücüdür.” dediler.
فَأَجۡمِعُواْ كَيۡدَكُمۡ ثُمَّ ٱئۡتُواْ صَفࣰّ اۚ وَقَدۡ أَفۡلَحَ ٱلۡيَوۡمَ مَنِ ٱسۡتَعۡلَىٰ
“Büyü ile ilgili bütün hünerlerinizi birleştiriniz, sonra birlik halinde karşılarına geliniz. Bugün üstün gelen istediğini elde edecektir.”
Öyleyse hünerlerinizi bir araya getirin, sonra gruplar halinde buluşma yerine gelin. Bugün üstün gelen kazanmıştır.”
(Ve devamla): “Haydi, bütün maharetlerinizi toparlayın, sonra da sırayla gelin. Bugün kim üstün gelirse, o kazanacaktır.” (dediler.)
قَالُواْ يَٰمُوسَىٰٓ إِمَّآ أَن تُلۡقِيَ وَإِمَّآ أَن نَّكُونَ أَوَّلَ مَنۡ أَلۡقَىٰ
Büyücüler, “Ey Mûsâ! Hünerini ya önce sen ortaya koy ya da biz koyalım” dediler.
(Büyücüler) Musa’ya: “Ey Musa! (Önce) sen mi atacaksın (değneğini), yoksa ilk atan biz mi olalım?” dediler.
(Büyücüler): “Ey Mûsa! Maharetini ya sen ortaya koy, ya da önce biz koyalım.” dediler.
قَالَ بَلۡ أَلۡقُواْۖ فَإِذَا حِبَالُهُمۡ وَعِصِيُّهُمۡ يُخَيَّلُ إِلَيۡهِ مِن سِحۡرِهِمۡ أَنَّهَا تَسۡعَىٰ
Mûsâ, “Hayır, siz koyunuz” dedi. Bir de baktı ki, büyülenmiş değnekleri ve ipleri, sihirleri Mûsâ'ya doğru sanki yürüyorlarmış gibi geldi.
Musa: “Yok, (önce) siz atın!” dedi. Bir de ne görsün, onların ipleri ve değnekleri yaptıkları sihirden dolayı kendisine gerçekten yürüyorlarmış gibi geldi.
(Mûsa): “Hayır, maharetinizi (önce) siz ortaya koyun.” dedi. Sonra bir de ne görsün! Onların ipleri ve değnekleri, yaptıkları büyüden dolayı kendisine gerçekten yürüyorlarmış gibi geldi.
فَأَوۡجَسَ فِي نَفۡسِهِۦ خِيفَةࣰ مُّوسَىٰ
Bu yüzden Mûsâ, içinde bir korku hissetti.
Musa’nın içine bir korku düştü.
Mûsa birdenbire, içerisinde bir korku hissetti.
قُلۡنَا لَا تَخَفۡ إِنَّكَ أَنتَ ٱلۡأَعۡلَىٰ
“Korkma, sen elbette daha üstünsün” dedik.
(Bunun üzerine Musa’ya) “Korkma! Üstün gelecek olan kesinlikle sensin” dedik.
(Biz ona): “Korkma! Şüphesiz, üstün gelecek (birisi varsa) o da sensin.” dedik.
وَأَلۡقِ مَا فِي يَمِينِكَ تَلۡقَفۡ مَا صَنَعُوٓاْۖ إِنَّمَا صَنَعُواْ كَيۡدُ سَٰحِرࣲۖ وَلَا يُفۡلِحُ ٱلسَّاحِرُ حَيۡثُ أَتَىٰ
“Sağ elindekini at da onların yaptıklarını yutsun; onların yaptıkları sadece büyücü düzenidir. Büyücü, nereden gelirse gelsin başarı kazanamaz” dedik.
“Sağ elindekini (değneğini) at ki, onların yaptıklarını silip süpürsün. Şüphesiz yaptıkları bir sihirbaz hilesidir (gözbağcılığıdır). Sihirbaz ise nereye varırsa varsın, hiçbir yerde iflah olmaz (gerçek başarıya ulaşamaz).”
(Ve): “Sağ elindeki (âsâ)nı yere at da onların yaptıklarını yutuversin. Çünkü onların yaptıkları sadece bir büyücü hilesidir. Büyücü(ler) ne yaparsa yapsın asla iflah olmaz.” dedik.
فَأُلۡقِيَ ٱلسَّحَرَةُ سُجَّدࣰ ا قَالُوٓاْ ءَامَنَّا بِرَبِّ هَٰرُونَ وَمُوسَىٰ
Sonunda büyücüler, “Biz Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine inandık” deyip secdeye kapandılar.
(Yere atılan Musa’nın değneği, sihirbazların ipleriyle değneklerini silip süpürünce) sihirbazlar hemen secdeye kapandılar ve: “Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik” dediler.
Bunun üzerine büyücüler secdeye kapanarak; “Hârûn ve Mûsa’nın Rabbine îman ettik.” dediler.
قَالَ ءَامَنتُمۡ لَهُۥ قَبۡلَ أَنۡ ءَاذَنَ لَكُمۡۖ إِنَّهُۥ لَكَبِيرُكُمُ ٱلَّذِي عَلَّمَكُمُ ٱلسِّحۡرَۖ فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيۡدِيَكُمۡ وَأَرۡجُلَكُم مِّنۡ خِلَٰفࣲ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمۡ فِي جُذُوعِ ٱلنَّخۡلِ وَلَتَعۡلَمُنَّ أَيُّنَآ أَشَدُّ عَذَابࣰ ا وَأَبۡقَىٰ
Firavun, “Ben size izin vermeden O'na nasıl inanırsınız? Şüphesiz O, size büyü öğreten büyüğünüzdür. Dönekliğinizden dolayı kesinlikle sizin ellerinizi ve ayaklarınızı keseceğim, sizi hurma dallarına asacağım. Hangimizin azabının daha şiddetli ve kalıcı olduğunu öğreneceksiniz” dedi.
Firavun: “Ben size izin vermeden ona inandınız ha! O size büyücülüğü öğreten elebaşınızdır. Andolsun ki, bana karşı gelip döneklik yapmanız yüzünden işlerinizi/yetkilerinizi ellerinizden alacağım, özgürlüğünüzü kısıtlayıp sizi tutuklayacağım ve (sonra da) hurma dallarına asacağım. Hangimizin azabının daha şiddetli ve kalıcı olduğunu öğreneceksiniz” dedi.
(Firavun büyücülere): “Ben size izin vermeden siz, ona (Mûsa’ya) inandınız ha? Demek ki size büyüyü öğreten büyüğünüz oymuş. O halde ben de hangimizin azabı daha şiddetli ve daha sürekliymiş öğrenmeniz için sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım.” dedi.
قَالُواْ لَن نُّؤۡثِرَكَ عَلَىٰ مَا جَآءَنَا مِنَ ٱلۡبَيِّنَٰتِ وَٱلَّذِي فَطَرَنَاۖ فَٱقۡضِ مَآ أَنتَ قَاضٍۖ إِنَّمَا تَقۡضِي هَٰذِهِ ٱلۡحَيَوٰةَ ٱلدُّنۡيَآ
72,73. Büyücüler, “Seni, bize gelen delillere ve bizi yaratana asla tercih etmeyeceğiz. Yapacağını yap! Senin hükmün ancak bu dünya hayatında geçerlidir. Biz şüphesiz, kendi hatalarımızı ve bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbimize iman ettik. En üstün ve kalıcı olan Allah'tır” dediler.
(Sihirbazlar:) “Biz seni, bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana asla tercih etmeyeceğiz. Artık sen vereceğin hükmü ver. Sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin.”
(Büyücüler): “Seni, bize gelen apaçık mûcizelere ve bizi yaratana asla tercih etmeyeceğiz. (Bizim hakkımızda) ne hüküm vereceksen ver. Sen ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin.” dediler.
إِنَّآ ءَامَنَّا بِرَبِّنَا لِيَغۡفِرَ لَنَا خَطَٰيَٰنَا وَمَآ أَكۡرَهۡتَنَا عَلَيۡهِ مِنَ ٱلسِّحۡرِۗ وَٱللَّهُ خَيۡرࣱ وَأَبۡقَىٰٓ
72,73. Büyücüler, “Seni, bize gelen delillere ve bizi yaratana asla tercih etmeyeceğiz. Yapacağını yap! Senin hükmün ancak bu dünya hayatında geçerlidir. Biz şüphesiz, kendi hatalarımızı ve bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbimize iman ettik. En üstün ve kalıcı olan Allah'tır” dediler.
“Biz Rabbimize inandık. O, bize zorla yaptırdığın sihirlerden dolayı işlediğimiz günahlarımızı ve hatalarımızı bağışlayacaktır. Allah’ın ödülü, herkesinkinden daha üstün ve daha kalıcıdır” dediler.
(Ve devamla): “Biz, Rabbimize günâhlarımızı ve sihir dolayısıyla bizi kendisine karşı zorladığın (suçlarımızı) bağışlaması için îman ettik. Allah (senden) daha hayırlı ve (azap verme bakımından) daha devamlıdır.” (dediler.)
إِنَّهُۥ مَن يَأۡتِ رَبَّهُۥ مُجۡرِمࣰ ا فَإِنَّ لَهُۥ جَهَنَّمَ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحۡيَىٰ
Kim günahkâr olarak Rabbine gelirse bilsin ki kesinlikle onun için cehennem vardır. Orada ne ölür, ne dirilir.
Şüphesiz, her kim (hesap gününde) Rabbine suçlu olarak varırsa, kesinlikle ona cehennem vardır. Orada ne ölür ne de yaşar.
Gerçek şu ki, kim Rabbine günâhkâr olarak gelirse, şüphesiz onun için cehennem vardır. O orada, ne ölür (kurtulur) ne de (rahat bir şekilde) yaşar.
وَمَن يَأۡتِهِۦ مُؤۡمِنࣰ ا قَدۡ عَمِلَ ٱلصَّٰلِحَٰتِ فَأُوْلَٰٓئِكَ لَهُمُ ٱلدَّرَجَٰتُ ٱلۡعُلَىٰ
Kim de inanmış ve iyi ameller yapmış olarak Allah'ın huzuruna gelirse, işte böyleleri için de yüksek dereceler vardır.
Kim(ler) de O’na (Rabbine) iyi işler yapmış, erdemli bir mü’min olarak gelirse; işte onlar için yüksek dereceler vardır.
Kim de Ona inanıp (inandığı) iyi işleri yaşayarak Ona gelirse, işte onlar için de yüksek dereceler vardır.
جَنَّٰتُ عَدۡنࣲ تَجۡرِي مِن تَحۡتِهَا ٱلۡأَنۡهَٰرُ خَٰلِدِينَ فِيهَاۚ وَذَٰلِكَ جَزَآءُ مَن تَزَكَّىٰ
İçlerinden ırmaklar akan, çok uzun süreli olarak kalacakları ‘Adn cennetleri işte bu arınanların ödülüdür.
İçlerinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan Adn cennetleri de (iyi işler yaparak Allah’ın huzuruna gelenlerindir). İşte bu, günahlardan arınmış olanların mükâfatıdır.
(O dereceler de) içlerinde sonsuz kalacakları, zemîninden ırmaklar akan Adn cennetleridir. İşte (günâhlardan) arınmışların mükâfatı da budur.
وَلَقَدۡ أَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنۡ أَسۡرِ بِعِبَادِي فَٱضۡرِبۡ لَهُمۡ طَرِيقࣰ ا فِي ٱلۡبَحۡرِ يَبَسࣰ ا لَّا تَخَٰفُ دَرَكࣰ ا وَلَا تَخۡشَىٰ
Mûsâ'ya şöyle vahyetmiştik: “Kullarımla beraber geceleyin yola çık ve onlara denizin ortasında kupkuru bir yol tutuver; arkanızdan yetişirler diye korkup kaygılanma!”
Andolsun ki; Musa’ya şöyle vahyettik: “Kullarımı geceleyin yürüt. Denizde onlara kuru bir yol aç. (Düşmanların yetişmesinden) korkma (ve boğulmaktan da) endişe etme!”
Yemin olsun, Biz Mûsa’ya: “(İnanan) kullarımı geceleyin yürüyüşe geçirmesini, yetişilmekten korkmadan ve endişeye kapılmadan onlara denizde kuru bir yol açmasını.” vahyettik.
فَأَتۡبَعَهُمۡ فِرۡعَوۡنُ بِجُنُودِهِۦ فَغَشِيَهُم مِّنَ ٱلۡيَمِّ مَا غَشِيَهُمۡ
Firavun, onların arkasına ordusuyla düşüp denize dalınca, deniz onları çepeçevre kuşatıp boğuverdi.
Bunun üzerine Firavun askerleriyle birlikte onların peşine düştü de deniz onları görülmedik bir şekilde kucaklayıp yuttu.
Firavun (da) ordularıyla onların peşine düştü. (Sonunda) deniz, onları bir anda yutuverdi.
وَأَضَلَّ فِرۡعَوۡنُ قَوۡمَهُۥ وَمَا هَدَىٰ
Firavun, toplumunu saptırdı ve onlara doğru yolu göstermedi.
Firavun, halkını saptırdı, onların doğru yolu bulmasına engel oldu.
Firavun, kendi toplumunu saptırdı ve onları hak yola iletmedi.
يَٰبَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ قَدۡ أَنجَيۡنَٰكُم مِّنۡ عَدُوِّكُمۡ وَوَٰعَدۡنَٰكُمۡ جَانِبَ ٱلطُّورِ ٱلۡأَيۡمَنَ وَنَزَّلۡنَا عَلَيۡكُمُ ٱلۡمَنَّ وَٱلسَّلۡوَىٰ
“Ey İsrâiloğulları! Sizi düşmanınızın elinden kurtarmış, sizinle Tûr'un sağ tarafında sözleşmiş ve size kudret helvasıyla bıldırcın eti indirmiştik.”
Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık. Tûr Dağı’nın sağ yanında sizden söz almıştık. Size gökten kudret helvası ile bıldırcın indirmiştik.
Ey İsrâil oğulları! Yemin olsun (işte böylece) sizi, düşmanınızdan kurtardık ve sizden dağı sağınıza alarak gitmenizi istedik, üzerinize de (katımızdan) tatlı ve etli yiyecekler indirdik.
كُلُواْ مِن طَيِّبَٰتِ مَا رَزَقۡنَٰكُمۡ وَلَا تَطۡغَوۡاْ فِيهِ فَيَحِلَّ عَلَيۡكُمۡ غَضَبِيۖ وَمَن يَحۡلِلۡ عَلَيۡهِ غَضَبِي فَقَدۡ هَوَىٰ
“Verdiğimiz nimetlerin temizlerinden yiyiniz, aşırı gitmeyiniz! Aksi taktirde gazabıma uğrarsınız. Benim öfkem kime inerse, biliniz ki o mahvolmuştur.”
Size verdiğimiz rızıkların en temizlerinden yiyiniz ve bu hususta taşkınlık (israf ve nankörlük) etmeyiniz! Yoksa gazabıma uğrarsınız. Her kim ki gazabıma uğrarsa, o kimse gerçekten kendini bütünüyle yıkıma sürüklemiştir!
(Ey İsrâil oğulları!) Size verdiğimiz rızıkların, temizlerinden yiyin ve bu konuda sakın azgınlık yapmayın. Yoksa üzerinize gazabım mutlaka iner. Benim gazabımın üzerine indiği kimse de kesinlikle boşa gider.
وَإِنِّي لَغَفَّارࣱ لِّمَن تَابَ وَءَامَنَ وَعَمِلَ صَٰلِحࣰ ا ثُمَّ ٱهۡتَدَىٰ
“Doğrusu ben, tövbe edeni, inanıp yararlı işler yapanı, sonra da doğru yola gideni bağışlarım.”
Şüphe yok ki ben, tevbe edip inanan ve faydalı işler yapan, sonra da doğru yol üzere (hayatına) devam eden kimse için son derece affediciyim.
Gerçekten Ben, (günâhlarına) tevbe eden, inanan ve (inandığı) iyi işleri yaşayan sonra da hak yol üzere devam eden kimseyi kesinlikle bağışlarım.
۞وَمَآ أَعۡجَلَكَ عَن قَوۡمِكَ يَٰمُوسَىٰ
Allah, “Kavmini geride yalnız bırakacak kadar seni acele ettiren nedir ey Mûsâ?” dedi.
(Ve Allah Musa’ya:) “Seni alelacele (Tûr Dağında Tevrat’ı almak için yola çıktığında) kavminden öne geçiren nedir?” diye sordu.
Ey Mûsa! Seni toplumundan (bu kadar) çabuk ayrılıp (gelmeye) sevk eden şey nedir?
قَالَ هُمۡ أُوْلَآءِ عَلَىٰٓ أَثَرِي وَعَجِلۡتُ إِلَيۡكَ رَبِّ لِتَرۡضَىٰ
Mûsâ, “Ey Rabbim! Onlar ardımdadır. Hoşnut olman için sana acele geldim” dedi.
Musa, şöyle cevap verdi: “İşte onlar hemen arkamdalar. Rabbim! Senin rızanı kazanmak için acele ettim.”
(Mûsa): “Onlar benim peşimdeler. Ey Rabbim! Ben, benden râzı olasın diye sana gelmekte acele ettim.” dedi.
قَالَ فَإِنَّا قَدۡ فَتَنَّا قَوۡمَكَ مِنۢ بَعۡدِكَ وَأَضَلَّهُمُ ٱلسَّامِرِيُّ
Allah, “Doğrusu, biz, senden sonra toplumunu imtihan ettik. Sâmirî onları yoldan çıkardı” dedi.
Allah buyurdu ki: “Sen öyle biliyorsun ama onlar senin izinde değiller. Zira biz senin ayrılmandan sonra halkını sınadık ve Samiri onları yoldan çıkardı.”
(Allah): “(Ey Mûsa!) Biz senden sonra toplumunu imtihan ettik ve Sâmirî onları saptırdı.” buyurdu.
فَرَجَعَ مُوسَىٰٓ إِلَىٰ قَوۡمِهِۦ غَضۡبَٰنَ أَسِفࣰ اۚ قَالَ يَٰقَوۡمِ أَلَمۡ يَعِدۡكُمۡ رَبُّكُمۡ وَعۡدًا حَسَنًاۚ أَفَطَالَ عَلَيۡكُمُ ٱلۡعَهۡدُ أَمۡ أَرَدتُّمۡ أَن يَحِلَّ عَلَيۡكُمۡ غَضَبࣱ مِّن رَّبِّكُمۡ فَأَخۡلَفۡتُم مَّوۡعِدِي
Mûsâ, toplumuna kızgın ve üzgün olarak döndü. “Ey ulusum! Rabbiniz size güzel vaadde bulunmadı mı? Uzun bir zaman mı geçti, yoksa Rabbinizin öfkesine mi uğramak istediniz de, bana verdiğiniz sözden caydınız?” dedi.
Bunun üzerine Musa kavminin yanına öfkeli ve üzgün olarak döndü. Onlara dedi ki: “Ey kavmim! Rabbiniz size (Tevhid inancından sapmadığınız müddetçe size her türlü nimeti bahşedeceğine dair) güzel bir vaatte bulunmadı mı? Size (verilen) söz (ya da süre) pek uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizden üzerinize kaçınılmaz bir gazabın inmesini mi istediniz ki bana verdiğiniz sözden caydınız?”
Bunun üzerine Mûsa, öfkeli ve üzüntülü olarak toplumuna döndü. (Onlara): “Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmadı mı? (Yoksa) size (verilen) süre pek uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizden size bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?” dedi.
قَالُواْ مَآ أَخۡلَفۡنَا مَوۡعِدَكَ بِمَلۡكِنَا وَلَٰكِنَّا حُمِّلۡنَآ أَوۡزَارࣰ ا مِّن زِينَةِ ٱلۡقَوۡمِ فَقَذَفۡنَٰهَا فَكَذَٰلِكَ أَلۡقَى ٱلسَّامِرِيُّ
Onlar, “Sana verdiğimiz sözden kendi başımıza caymadık. Ancak o ulusun süs eşyalarından bize yükler dolusu taşıtıldı. Biz onları ateşe attık; aynı şekilde Sâmirî de attı” dediler.
Dediler ki: “Sana verdiğimiz sözden kendi isteğimizle caymadık. Fakat biz o halkın (Mısırlıların) mücevheratından yüklü miktarlarda takınmıştık. İşte onları (eritmek için) ateşe attık. (Aynı şekilde) Samiri de kendi mücevherlerini attı.”
(Onlar da:) “Biz sana verdiğimiz sözden kendi isteğimizle dönmedik. Ancak o (firavun) toplumunun süs eşyalarından bir miktar almıştık, (sonra) onları (ateşe) attık, Sâmirî de (kendisindekileri ateşe) attı.” dediler.
فَأَخۡرَجَ لَهُمۡ عِجۡلࣰ ا جَسَدࣰ ا لَّهُۥ خُوَارࣱ فَقَالُواْ هَٰذَآ إِلَٰهُكُمۡ وَإِلَٰهُ مُوسَىٰ فَنَسِيَ
Sâmirî onlara, böğüren bir buzağı heykeli yaptı. Bunun üzerine, “İşte bu, sizin de Mûsâ'nın da tanrısıdır. Fakat o bunu unuttu” dediler.
Samiri, o erimiş altınlardan böğüren bir buzağı heykeli yaparak İsrailoğullarının önlerine çıkardı. Onlar da birbirlerine: “İşte sizin ve Musa’nın ilahı budur, fakat Musa (Rabbinin burada olduğunu) unuttu” dediler.
Böylece (Samiri ve adamları) onlara, böğürme sesi verebilen bir buzağı heykeli yaparak: “İşte sizin de Mûsa’nın da ilâhı budur. Ama (Mûsa, onu) unuttu.” dediler.
أَفَلَا يَرَوۡنَ أَلَّا يَرۡجِعُ إِلَيۡهِمۡ قَوۡلࣰ ا وَلَا يَمۡلِكُ لَهُمۡ ضَرࣰّ ا وَلَا نَفۡعࣰ ا
Görmüyorlar mıydı ki, o heykel onlara ne söz söyleyebilir; ne zarar ne de fayda verebilirdi?
Peki, onlar o buzağı heykelinin kendilerine cevap veremediğini ne zarar ve ne de fayda sağlayamadığını görmediler mi?
(Onlar) onun kendilerine cevap bile veremediğini, zarar da fayda da sağlama gücünün olmadığını bilmiyorlar mı?
وَلَقَدۡ قَالَ لَهُمۡ هَٰرُونُ مِن قَبۡلُ يَٰقَوۡمِ إِنَّمَا فُتِنتُم بِهِۦۖ وَإِنَّ رَبَّكُمُ ٱلرَّحۡمَٰنُ فَٱتَّبِعُونِي وَأَطِيعُوٓاْ أَمۡرِي
Hârûn ise onlara önceden, “Ey ulusum! Siz bu buzağı ile deneniyorsunuz. Sizin gerçek Rabbiniz, Rahmân'dır. Bana uyunuz ve emrime itaat ediniz!” demişti.
Andolsun ki, Harun da onlara önceden: “Ey milletim! Siz bu buzağı ile sınanıyorsunuz. Sizin gerçek Rabbiniz çok merhametli olan Allah’tır. Bana uyun, emrime itaat edin (sakın Samiri’ye uyarak buzağıya tapmayın)” demişti.
Gerçekten Hârûn, onlara daha önce: “Ey kavmim! Siz, bununla kesinlikle imtihan ediliyorsunuz. Şüphesiz sizin Rabbiniz çok merhametli olan (Allah)’tır. Şu halde bana uyun ve emrime itaat edin.“ demişti.
قَالُواْ لَن نَّبۡرَحَ عَلَيۡهِ عَٰكِفِينَ حَتَّىٰ يَرۡجِعَ إِلَيۡنَا مُوسَىٰ
Onlar, “Asla!” dediler. “Mûsâ bize dönünceye kadar ona tapmaktan vazgeçmeyeceğiz.”
Onlar da (Harun’un uyarılarına hiç kulak asmadan): “Musa bize dönünceye kadar buzağıya tapmaya devam edeceğiz” demişlerdi.
(Onlar da Hârûn’a): “Mûsa bize dönüp gelinceye kadar, biz ona tapmaya kesinlikle devam edeceğiz.” dediler.
قَالَ يَٰهَٰرُونُ مَا مَنَعَكَ إِذۡ رَأَيۡتَهُمۡ ضَلُّوٓاْ
92,93. Mûsâ döndüğünde, “Ey Hârûn!” dedi. “Sana ne engel oldu da, bunların sapıklığa düştüklerini gördüğün vakit peşimden gelmedin? Emrime âsi mi oldun?”
(Ve Musa Tûr Dağından döndüğünde kardeşine:) “Ey Harun! Bunların yoldan çıktığını gördüğün halde (bunları engellemek konusunda), seni tutan ne oldu?
(Mûsa gelince:) “Ey Hârûn! Onların saptıklarını gördüğün zaman seni (dediklerimi yapmaktan) alıkoyan şey neydi?” dedi.
أَلَّا تَتَّبِعَنِۖ أَفَعَصَيۡتَ أَمۡرِي
92,93. Mûsâ döndüğünde, “Ey Hârûn!” dedi. “Sana ne engel oldu da, bunların sapıklığa düştüklerini gördüğün vakit peşimden gelmedin? Emrime âsi mi oldun?”
Niye bana uymadın, emrime baş mı kaldırdın?” dedi (ve saçından sakalından tutup çekmeye başladı).
“Niçin benim yolumu takip etmedin, (yoksa) bana karşı mı geldin?” (dedi.)
قَالَ يَبۡنَؤُمَّ لَا تَأۡخُذۡ بِلِحۡيَتِي وَلَا بِرَأۡسِيٓۖ إِنِّي خَشِيتُ أَن تَقُولَ فَرَّقۡتَ بَيۡنَ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ وَلَمۡ تَرۡقُبۡ قَوۡلِي
Hârûn, “Ey anamın oğlu!” dedi, “Saçımı sakalımı yolma! Emin ol ki ben senin; ‘İsrâiloğullarının arasına ayrılık düşürdün, sözümü tutmadın!' demenden korktum.”
(Harun:) “Ey anamın oğlu! Saçımı sakalımı çekme! Doğrusu ben senin: ’İsrailoğulları’nın arasını açtın, sözüme uymadın’ diyeceğinden korktum” dedi.
(Hârûn da): “Ey annemin oğlu! Sakalımı ve saçımı yolma. Ben, senin: ‘dediğime bakmadın da İsrâil oğulları arasına ayrılık soktun’ demenden korktum.” dedi.
قَالَ فَمَا خَطۡبُكَ يَٰسَٰمِرِيُّ
Mûsâ, “Ey Sâmirî! Ya senin yaptığın nedir?” dedi.
(Musa bu defa Samiri’ye dönerek) “Ey Samiri! Senin bu yaptığın nedir?” dedi.
(Mûsa Sâmirî’ye dönerek): “Ey Samiri! Senin esas maksadın nedir?” dedi.
قَالَ بَصُرۡتُ بِمَا لَمۡ يَبۡصُرُواْ بِهِۦ فَقَبَضۡتُ قَبۡضَةࣰ مِّنۡ أَثَرِ ٱلرَّسُولِ فَنَبَذۡتُهَا وَكَذَٰلِكَ سَوَّلَتۡ لِي نَفۡسِي
Sâmirî, “Onların görmedikleri bir şey gördüm ve o elçinin bastığı yerden bir avuç avuçladım. Bunu ziynet eşyalarının eritildiği potaya attım. Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi” dedi.
(Samiri) dedi ki: “Ben onların görmediklerini gördüm. Bana gelen ilahi elçinin (Cebrail’in) ayak izlerinden avucumu doldurarak onu erimiş altın külçesinin bulunduğu potaya attım. Böyle yapmamın iyi olacağı içime doğdu.”
(Samiri): “Ben, (senin dininde) o (İsrail oğullarının) görmedikleri bir takım şeyler gördüm ve elçi (Cebrâil)’in öğretilerinden bir kısmını aldım (dininden) çıkartıp attım. Bunu bana nefsim hoş gösterdi.” dedi.
قَالَ فَٱذۡهَبۡ فَإِنَّ لَكَ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ أَن تَقُولَ لَا مِسَاسَۖ وَإِنَّ لَكَ مَوۡعِدࣰ ا لَّن تُخۡلَفَهُۥۖ وَٱنظُرۡ إِلَىٰٓ إِلَٰهِكَ ٱلَّذِي ظَلۡتَ عَلَيۡهِ عَاكِفࣰ اۖ لَّنُحَرِّقَنَّهُۥ ثُمَّ لَنَنسِفَنَّهُۥ فِي ٱلۡيَمِّ نَسۡفًا
Mûsâ, “Defol!” dedi; “Artık hayatın boyunca sen; ‘bana dokunmayın!' diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir ceza günü var. Tapmakta olduğun tanrına bak! Yemin ederim, biz onu yakacağız. Sonra da onu parça parça edip denize savuracağız.”
Musa: “Çekil git! Artık sen hayatın boyunca (hastalanıp) ’bana dokunmayın, benden uzak durun!’ diyeceksin, yalnız yaşamaya mahkûm olacaksın. Ayrıca senin asla kurtulamayacağın bir ceza günü var. Şimdi tapınıp durduğun tanrına bak! Biz onu yakacağız, sonra da ufalayıp denize savuracağız” dedi.
(Mûsa da): “Derhal (buradan) git! Bundan böyle senin hayatta (hak ettiğin cezâ); ‘aman bana dokunmayın’ diyerek (toplumun dışına) atılmandır. (Ayrıca) senin için asla kurtulamayacağın bir cezâ günü de var. İbadet edip durduğun şu ilâhına bir bak! Biz onu kesinlikle yakacağız, sonra parça parça edip denizde atacağız.” dedi.
إِنَّمَآ إِلَٰهُكُمُ ٱللَّهُ ٱلَّذِي لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَۚ وَسِعَ كُلَّ شَيۡءٍ عِلۡمࣰ ا
“Sizin tanrınız yalnızca, kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır. O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.”
Sizin ilâhınız ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.
(Ve devamla): “Sizin tek ilâhınız; kendisinin dışında ilâh olmayan, bilgisiyle her şeyi kuşatan Allah’tır.” (dedi.)
كَذَٰلِكَ نَقُصُّ عَلَيۡكَ مِنۡ أَنۢبَآءِ مَا قَدۡ سَبَقَۚ وَقَدۡ ءَاتَيۡنَٰكَ مِن لَّدُنَّا ذِكۡرࣰ ا
Ey Peygamber! İşte böylece, geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir öğüt verdik.
(Ey Resul!) Sana geçmişin haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki sana katımızdan öğüt (ve uyarılarla dolu olan Kur’an’ı) verdik.
(Ey Muhammed işte böylece) sana geçmiş toplumların haberlerinden bir bölümünü anlattık. Şüphesiz sana da kendi katımızdan bir zikir (olan Kur’an’ı) verdik.
مَّنۡ أَعۡرَضَ عَنۡهُ فَإِنَّهُۥ يَحۡمِلُ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ وِزۡرًا
Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz ki, kıyamet gününde o ağır bir günah yükünü yüklenecektir.
Kim bundan yüz çevirirse, hiç şüphesiz kıyamet günü o, ağır bir günah yüklenerek gelecektir.
Kim bundan yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyamet günü büyük bir günâh yüklenecektir.
خَٰلِدِينَ فِيهِۖ وَسَآءَ لَهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ حِمۡلࣰ ا
Sırtlarında uzun süreli kalan bu yük, kıyamet günü onlar için ne kötüdür!
Onlar o yükün altında (azabı içinde) ebedi olarak kalacaklardır. Kıyamet günü bu yük, onlar için ne ağır bir yük olacak!
Onlar, o (yükün altı)nda sürekli kalacaklardır. Bu yük, kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür!
يَوۡمَ يُنفَخُ فِي ٱلصُّورِۚ وَنَحۡشُرُ ٱلۡمُجۡرِمِينَ يَوۡمَئِذࣲ زُرۡقࣰ ا
Sûr'a üflenildiği gün, işte o gün, suçluları gözleri korkudan göğermiş bir halde toplarız.
(İkinci kez) Sur’a üflendiği (ve yeniden diriliş gerçekleştiği) o gün günahkârları korkudan ağarmış gözlerle bir araya toplayacağız.
İşte o günde, sûr’a üfürülür ve Biz, o zaman günâhkârları, (gözleri korkudan) gömgök bir halde (mahşerde) toplarız.
يَتَخَٰفَتُونَ بَيۡنَهُمۡ إِن لَّبِثۡتُمۡ إِلَّا عَشۡرࣰ ا
“Siz dünyada sadece on gün kaldınız” diyerek aralarında fısıldaşırlar.
Kendi aralarında: “Siz (dünyada) on (gün) den fazla kalmadınız (değil mi)?” diye gizli gizli fısıldaşacaklar.
(Ve o günâhkârlar) kendi kendilerine: “(dünyada) on günden fazla kalmadınız.” diye sayıklarlar.
نَّحۡنُ أَعۡلَمُ بِمَا يَقُولُونَ إِذۡ يَقُولُ أَمۡثَلُهُمۡ طَرِيقَةً إِن لَّبِثۡتُمۡ إِلَّا يَوۡمࣰ ا
Aralarında konuştuklarını biz daha iyi biliriz. En akıllıları ise, “Sadece bir gün eğleştiniz” der.
Aralarındaki konuşmaları biz herkesten daha iyi biliriz. O vakit içlerinden en aklı başında olanları ise: “Siz sadece bir gün kaldınız” diyecekler.
(Hâlbuki) onların en akıllılarının: “(dünyada) bir günden fazla kalmadınız.” dediği zaman; ne demek istediklerini Biz daha iyi biliriz.
وَيَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلۡجِبَالِ فَقُلۡ يَنسِفُهَا رَبِّي نَسۡفࣰ ا
Sana dağlar hakkında sorarlar. De ki: “Rabbim onları ufalayıp savuracak.”
(Ey Resul!) Sana dağların durumunu soruyorlar. De ki: “Rabbim onları (kıyamet günü) toz edip savuracak.
(Ey Muhammed!): Sana dağlar(ın kıyametteki durumunu) sorarlarsa, (onlara) derhal: “Rabbim onları darmadağın edip savuracak.” de.
فَيَذَرُهَا قَاعࣰ ا صَفۡصَفࣰ ا
“Böylece yerini dümdüz, bomboş bırakacaktır.”
Yerlerini dümdüz ve çırılçıplak bir alana dönüştürecek.
(Ve devamla): “Yerlerini bomboş, dümdüz bir halde bırakacak,”
لَّا تَرَىٰ فِيهَا عِوَجࣰ ا وَلَآ أَمۡتࣰ ا
“Orada ne bir iniş ne de bir yokuş görebileceksin.”
Orada ne bir iniş ne de bir yokuş görebileceksin.
“O (alanda) hiçbir engebe ve tümsek göremeyeceksin,” (de.)
يَوۡمَئِذࣲ يَتَّبِعُونَ ٱلدَّاعِيَ لَا عِوَجَ لَهُۥۖ وَخَشَعَتِ ٱلۡأَصۡوَاتُ لِلرَّحۡمَٰنِ فَلَا تَسۡمَعُ إِلَّا هَمۡسࣰ ا
“O gün insanlar, davetçiye uyacaklar. Ona karşı yan çizme yoktur. Artık, Rahmân'ın hürmetine sesler kısılmıştır. Bu yüzden fısıltıdan başka bir ses işitemezsin.”
O gün (herkes), kendisinden kaçış imkânı olmayan bir davetçinin peşinden gider ve tüm sesler o sınırsız rahmet sahibinin huzurunda (hüküm vermesi için) kısılacaktır. Öyle ki (soluk alışveriş seslerinin birbirine karıştığı) boğuk bir uğultudan başka bir şey duymayacaksın!
O gün (insanlar) hiçbir tarafa sapmadan o davetçiye uyarlar. Rahman (olan Allah)’a karşı sesler kısılır ve (o esnada) fısıltıdan başka bir şey de işitemezsin.
يَوۡمَئِذࣲ لَّا تَنفَعُ ٱلشَّفَٰعَةُ إِلَّا مَنۡ أَذِنَ لَهُ ٱلرَّحۡمَٰنُ وَرَضِيَ لَهُۥ قَوۡلࣰ ا
“O gün, Rahmân'ın izin verdiğinden ve sözünden hoşnut olduğundan başkasının şefaati fayda vermez.”
O gün, Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimse(ler)den başkasına şefaat fayda vermez.
O gün, Rahman (olan Allah)’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefâati, (hiç kimseye) bir fayda vermez.
يَعۡلَمُ مَا بَيۡنَ أَيۡدِيهِمۡ وَمَا خَلۡفَهُمۡ وَلَا يُحِيطُونَ بِهِۦ عِلۡمࣰ ا
“O, insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Onlar, bilgi olarak Allah'ı kuşatamazlar.”
(Allah) onların önlerindeki (gelecekleri)ni ve arkalarındaki (geçmişleri)ni bilir. Onların (sınırlı) bilgisi O’nu(n bilgisini) asla kavrayamaz.
O (Allah), onların yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Fakat onların bilgisi Onu asla kapsayamaz.
۞وَعَنَتِ ٱلۡوُجُوهُ لِلۡحَيِّ ٱلۡقَيُّومِۖ وَقَدۡ خَابَ مَنۡ حَمَلَ ظُلۡمࣰ ا
Bütün yüzler, diri ve her şeye hâkim olan Allah için eğilip boyun bükmüştür. Zulüm yüklenen ise gerçekten perişan olmuştur.
(O gün) bütün yüzler, diri ve hayatın ve hâkimiyetin tam sahibi olan Allah’a boyun eğecektir. Zulüm yüklenerek gelen gerçekten perişan olacaktır.
(Artık) bütün yüzler, diri ve bütün yarattıklarını gözetip duran (Allah)’a boyun eğmiştir ve (âhirete) kâfir olarak gelen de gerçekten perişan olmuştur.
وَمَن يَعۡمَلۡ مِنَ ٱلصَّٰلِحَٰتِ وَهُوَ مُؤۡمِنࣱ فَلَا يَخَافُ ظُلۡمࣰ ا وَلَا هَضۡمࣰ ا
Her kim, mümin olarak iyi işlerden yaparsa, artık o, ne zulümden ne de hakkının çiğnenmesinden korkar.
Kim de inanmış olarak faydalı eylemlerde bulunursa, böyle birinin, haksızlığa uğramaktan ya da (hak ettiğini) alamamaktan korkmasına hiçbir sebep yoktur.
(Âhirete) kim de (inandığı) iyi işleri yaşayıp Müslüman olarak (gelirse) haksızlıktan ve hakkının yeneceğinden asla korkmaz.
وَكَذَٰلِكَ أَنزَلۡنَٰهُ قُرۡءَانًا عَرَبِيࣰّ ا وَصَرَّفۡنَا فِيهِ مِنَ ٱلۡوَعِيدِ لَعَلَّهُمۡ يَتَّقُونَ أَوۡ يُحۡدِثُ لَهُمۡ ذِكۡرࣰ ا
Biz, onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik. Onda uyarıları ayrıntılı olarak açıkladık ki, belki saygılı olurlar, yahut onlara bir hatırlatma yapar.
İşte böylece biz onu (insanlar anlasın diye) Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar ve kendilerine bir ibret ve uyanış olsun diye onda uyarı ve tehditlerimizi farklı üsluplarla anlattık.
İşte böylece Biz o (Kur’an’ı), Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve sakınırlar yahut onlara bir ibret ve uyanış verir diye onda ikazları, tekrar tekrar açıkladık.
فَتَعَٰلَى ٱللَّهُ ٱلۡمَلِكُ ٱلۡحَقُّۗ وَلَا تَعۡجَلۡ بِٱلۡقُرۡءَانِ مِن قَبۡلِ أَن يُقۡضَىٰٓ إِلَيۡكَ وَحۡيُهُۥۖ وَقُل رَّبِّ زِدۡنِي عِلۡمࣰ ا
Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. Kur'ân sana vahyedilirken, vahiy bitmeden önce tekrarlamakta acele etme ve “Rabbim, ilmimi arttır!” de!
Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. (Ey Resul!) Kur’an’ın sana vahyi tamamlanmadan hüküm vermekte acele etme! “Rabbim ilmimi (bilgimi) artır” de!
Gerçek hükümdar olan Allah, yüceler yücesidir. (Ey Muhammed) Kur’an sana vahyedilirken onun indirilişi bitmeden önce (unutma korkusu ile) tekrarda acele edip durma ve: “Ey Rabbim! İlmimi artır.” de.
وَلَقَدۡ عَهِدۡنَآ إِلَىٰٓ ءَادَمَ مِن قَبۡلُ فَنَسِيَ وَلَمۡ نَجِدۡ لَهُۥ عَزۡمࣰ ا
Andolsun ki, daha önce Âdem'e emretmiştik, fakat unuttu; onu gayretli de bulamadık.
Biz vaktiyle Âdem’e (o yasak ağacın meyvesinden) yememesini tembih ettik. Fakat (o bu tembihimizi) unuttu. (Biz) onda güçlü irade bulamadık (bir isyan kastı ve emrimizde sebat da bulmadık).
Yemin olsun Biz, (ağaçtan yemeden) önce Âdem’den söz almıştık. Fakat o, (bunu) unuttu. Ve Biz, onda bir kararlılık bulamadık.
وَإِذۡ قُلۡنَا لِلۡمَلَٰٓئِكَةِ ٱسۡجُدُواْ لِأٓدَمَ فَسَجَدُوٓاْ إِلَّآ إِبۡلِيسَ أَبَىٰ
Meleklere, “Âdem'e secde ediniz!” demiştik. İblîs'ten başka herkes secde etmişti.
Hani biz meleklere: “Âdem’e secde edin (onun önünde hürmetle eğilin)” demiştik, İblis’in dışında (hepsi) yere kapanmış, o, ise yüz çevirmişti.
Biz meleklere: “Âdem’e secde edin” deyince, iblis’in dışında (diğerleri) secde ettiler, o ise (Âdem’e secdeden) çekindi.
فَقُلۡنَا يَٰٓـَٔادَمُ إِنَّ هَٰذَا عَدُوࣱّ لَّكَ وَلِزَوۡجِكَ فَلَا يُخۡرِجَنَّكُمَا مِنَ ٱلۡجَنَّةِ فَتَشۡقَىٰٓ
117,118,119. “Ey Âdem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa mutsuz olursun. Zira cennette ne acıkırsın ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın, ne de güneşin sıcağında kalırsın” dedik.
117-118-119.Biz de Âdem’e şöyle demiştik: “Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis), sen ve eşin için bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra (dünya hayatına dönerek) mutsuz olursun. Çünkü burada (cennette) senin için aç kalmak, çıplak kalmak yoktur. Ve sen burada susamazsın, güneşin harareti de dokunmaz sana.
(Bunun üzerine): “Ey Âdem! Bu (iblis) gerçekten sana da eşine de düşmandır. Sakın o sizi cennetten çıkarmasın, sonra sıkıntıya düşersin.” dedik.
إِنَّ لَكَ أَلَّا تَجُوعَ فِيهَا وَلَا تَعۡرَىٰ
117,118,119. “Ey Âdem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa mutsuz olursun. Zira cennette ne acıkırsın ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın, ne de güneşin sıcağında kalırsın” dedik.
117-118-119.Biz de Âdem’e şöyle demiştik: “Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis), sen ve eşin için bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra (dünya hayatına dönerek) mutsuz olursun. Çünkü burada (cennette) senin için aç kalmak, çıplak kalmak yoktur. Ve sen burada susamazsın, güneşin harareti de dokunmaz sana.
(Ve devamla): Sen (cennette) acıkmayacaksın ve çıplak da kalmayacaksın.”
وَأَنَّكَ لَا تَظۡمَؤُاْ فِيهَا وَلَا تَضۡحَىٰ
117,118,119. “Ey Âdem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa mutsuz olursun. Zira cennette ne acıkırsın ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın, ne de güneşin sıcağında kalırsın” dedik.
117-118-119.Biz de Âdem’e şöyle demiştik: “Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis), sen ve eşin için bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra (dünya hayatına dönerek) mutsuz olursun. Çünkü burada (cennette) senin için aç kalmak, çıplak kalmak yoktur. Ve sen burada susamazsın, güneşin harareti de dokunmaz sana.
“Ve sen, burada susamayacaksın ve (güneşten) yanmayacaksın da.” (dedik.)
فَوَسۡوَسَ إِلَيۡهِ ٱلشَّيۡطَٰنُ قَالَ يَٰٓـَٔادَمُ هَلۡ أَدُلُّكَ عَلَىٰ شَجَرَةِ ٱلۡخُلۡدِ وَمُلۡكࣲ لَّا يَبۡلَىٰ
Ama, şeytan ona vesvese verip, “Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir hükümranlık göstereyim mi?” dedi.
Nihayet şeytan ona vesvese verip şöyle demişti: “Ey Âdem! Sana (yediğin takdirde ölmeyeceğin ve devamlı sûrette cennette kalacağın) ebedîlik ağacını ve yok olmayan bir saltanatı göstereyim mi?”
Sonunda şeytan, onun kalbine kötülük verip: “Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir saltanatı haber vereyim mi?” dedi.
فَأَكَلَا مِنۡهَا فَبَدَتۡ لَهُمَا سَوۡءَٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخۡصِفَانِ عَلَيۡهِمَا مِن وَرَقِ ٱلۡجَنَّةِۚ وَعَصَىٰٓ ءَادَمُ رَبَّهُۥ فَغَوَىٰ
Bunun üzerine ikisi de ağaçtan yedi, ayıp yerleri görünüverdi. Cennet yapraklarıyla örtünmeye koyuldular. Âdem, Rabbine baş kaldırdı ve yolunu şaşırdı.
Bunun üzerine ikisi de o ağacın meyvesinden yediler. Meyveyi tadar tatmaz (avret yerleri ortaya çıkınca) çıplaklıklarının farkına vardılar. Bunun üzerine cennetteki ağaçların yaprakları ile örtünmeye koyuldular. (Böylece) Âdem (yanılarak da olsa) Rabbine karşı geldi ve şaşırıp kaldı.
(Bunun üzerine) ikisi birden ondan yiyince derhal ayıp yerleri kendilerine açılıverdi ve hemen üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Böylece Âdem, Rabbine karşı geldi ve yolunu şaşırdı.
ثُمَّ ٱجۡتَبَٰهُ رَبُّهُۥ فَتَابَ عَلَيۡهِ وَهَدَىٰ
Rabbi yine de onu seçip tövbesini kabul etti, ona doğru yolu gösterdi.
Sonra (hatasını anlayıp yalvarmaya başladı) Rabbi onu seçkin kıldı (arıtıp temizledi) de tevbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi.
Sonra Rabbi onu (kendisine Peygamber olarak) seçti, tevbesini kabul etti ve hak yolu gösterdi.
قَالَ ٱهۡبِطَا مِنۡهَا جَمِيعَۢاۖ بَعۡضُكُمۡ لِبَعۡضٍ عَدُوࣱّۖ فَإِمَّا يَأۡتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدࣰ ى فَمَنِ ٱتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشۡقَىٰ
Allah onlara şöyle dedi, “Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan ininiz. Elbet size benden bir yol gösteren gelir. Benim yoluma uyan ne sapar ne de mutsuz olur.”
(Bu arada Allah) şöyle buyurdu: “(Şeytan ve siz) birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin (yeryüzüne göç edin!). Bununla beraber, tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber/kitap) geldiğinde kim benim yol göstericime uyarsa artık o ne sapar ne de sıkıntı çeker.”
(Allah): “(Haydi) ikiniz de oradan (cennetten) birbirinize düşman olarak birlikte (dünyaya) inin. Benden size bir yol gösterici geldiği zaman, kim Benim mesajıma uyarsa o, asla sapmaz ve sıkıntıya düşmez.” dedi.
وَمَنۡ أَعۡرَضَ عَن ذِكۡرِي فَإِنَّ لَهُۥ مَعِيشَةࣰ ضَنكࣰ ا وَنَحۡشُرُهُۥ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ أَعۡمَىٰ
Benim kitabımdan yüz çevirenin dar bir geçimi olur ve kıyamet günü de onu kör olarak haşr ederiz.
“Kim de benim zikrimden yüz çevirirse (fıtratından uzaklaşırsa), artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu kıyamet günü kör olarak diriltiriz.”
(Ve devamla): “Kim de Benim dinimden yüz çevirirse, artık onun için (dünyada) sıkıntılı bir hayat vardır ve Biz onu kıyamet günü huzurumuza kör olarak getireceğiz.” (dedi)
قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرۡتَنِيٓ أَعۡمَىٰ وَقَدۡ كُنتُ بَصِيرࣰ ا
O zaman, “Ey Rabbim! Beni niçin kör olarak haşr ettin! Oysa, ben gören bir kimseydim” der.
O da şöyle der: “Rabbim! Dünyada gören bir kimse olduğum hâlde, niçin beni kör olarak yarattın?”
(Ve onlar o zaman): “Ey Rabbim! Ben gören biriyken, beni huzuruna niye kör olarak getirdin?” diyecekler.
قَالَ كَذَٰلِكَ أَتَتۡكَ ءَايَٰتُنَا فَنَسِيتَهَاۖ وَكَذَٰلِكَ ٱلۡيَوۡمَ تُنسَىٰ
Allah, “İşte böyle, âyetlerimiz sana gelmişti de, sen onları unutmuştun. Bu gün de öylece unutulursun” der.
(Allah da:) “Evet öyle. Ayetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun ve bugün de sen unutuldun!” buyurur.
(Allah da): “İşte öyle, sana âyetlerimiz geldiğinde sen onları unutmuştun. Bugün de sen unutuluyorsun.” diyecek.
وَكَذَٰلِكَ نَجۡزِي مَنۡ أَسۡرَفَ وَلَمۡ يُؤۡمِنۢ بِـَٔايَٰتِ رَبِّهِۦۚ وَلَعَذَابُ ٱلۡأٓخِرَةِ أَشَدُّ وَأَبۡقَىٰٓ
İşte, yüz çevirenleri, Rabbinin âyetlerine inanmayanları böyle cezalandıracağız. Hem, âhiretin azabı daha çetin ve daha süreklidir.
İşte biz haddi aşan ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız. Ve böylelerinin ahirette çekeceği azap gerçekten de (azapların) en zorlusu ve en kalıcısı olacaktır.
İşte gaflete düşenleri ve Rabbinin âyetlerine inanmayanları Biz, böyle cezâlandırırız. Âhiretin azabı ise gerçekten çok şiddetli ve sonsuzdur.
أَفَلَمۡ يَهۡدِ لَهُمۡ كَمۡ أَهۡلَكۡنَا قَبۡلَهُم مِّنَ ٱلۡقُرُونِ يَمۡشُونَ فِي مَسَٰكِنِهِمۡۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ لِّأُوْلِي ٱلنُّهَىٰ
Yurtlarında dolaştıkları nice nesilleri helâk etmiş olmamız, onları doğru yola iletmedi mi? Şüphesiz bunda akıl sahipleri için dersler vardır.
Kendilerinden önceki nesillerden nicelerini helak etmiş olmamız, onları doğruya yöneltmedi mi? (Oysa bugün kendileri) onlardan kalan tarihi kalıntılar üzerinde gezinip duruyorlar. Şüphesiz bunda aklıselim sahipleri için ibretler vardır.
(Mekkeli müşrikleri) yurtlarında gezip durdukları, kendilerinden önce helâk ettiğimiz nice nesillerin (akıbeti,) hak yola yöneltmedi mi? Gerçekten bunlarda, akıl sahipleri için ibretler vardır.
وَلَوۡلَا كَلِمَةࣱ سَبَقَتۡ مِن رَّبِّكَ لَكَانَ لِزَامࣰ ا وَأَجَلࣱ مُّسَمࣰّ ى
Eğer Rabbin tarafından önceden verilmiş bir söz ve belirlenmiş bir süre olmasaydı, onlar dünyada da kesinlikle azap görürlerdi.
Eğer Rabbinin daha önce verilmiş bir hükmü ve belirlenmiş bir vadesi olmasaydı (onların) yok edilmeleri kaçınılmaz olurdu.
Eğer Rabbinin, (önceden) verilmiş bir sözü ve belirlenmiş bir süre olmasaydı, onlar derhal helâk edilirlerdi.
فَٱصۡبِرۡ عَلَىٰ مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحۡ بِحَمۡدِ رَبِّكَ قَبۡلَ طُلُوعِ ٱلشَّمۡسِ وَقَبۡلَ غُرُوبِهَاۖ وَمِنۡ ءَانَآيِٕ ٱلَّيۡلِ فَسَبِّحۡ وَأَطۡرَافَ ٱلنَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرۡضَىٰ
Onların söylediklerine sabret! Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini övgü ile tesbih et/namaz kıl! Gece saatlerinde de O'nu övgü ile tesbih et/namaz kıl! Gündüzün belli vakitlerinde buna devam et ki mutlu olasın!
(Ey Resul!) O hâlde, onların söylediklerine sabret ve güneşin doğuşundan ve batışından önce Rabbini övgüyle tespih et. Gece vakitlerinde ve gündüzün uçlarında da tespih et ki ilahi hoşnutluğa, esenliğe eresin.
(Ey Muhammed!) Sen, onların söylediklerine karşı sabırlı ol. Rabbinin rızasına erebilmek için güneşin doğuşundan önce de batışından önce de Rabbini hamd ile (sürekli olarak) an. Gecenin bir bölümü ile gündüzleri de Rabbini (sürekli olarak) an.
وَلَا تَمُدَّنَّ عَيۡنَيۡكَ إِلَىٰ مَا مَتَّعۡنَا بِهِۦٓ أَزۡوَٰجࣰ ا مِّنۡهُمۡ زَهۡرَةَ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا لِنَفۡتِنَهُمۡ فِيهِۚ وَرِزۡقُ رَبِّكَ خَيۡرࣱ وَأَبۡقَىٰ
Kendilerini sınamak için dünya hayatının süsü olarak onlara verdiğimiz çeşit çeşit nimetlere göz dikme! Rabbinin nimeti hem daha üstün, hem de daha süreklidir.
O inkârcılardan, kendilerini denemek için dünya hayatının (makam, para ve çoluk çocuk gibi) süsleriyle yararlandırdığımız kimselere gözlerini dikme! Rabbinin nimeti çok daha yararlı ve çok daha kalıcıdır.
O (kâfirlerden) bir kaçını, imtihan etmek için yararlandırdığımız dünya hayatının süslerine gözünü dikme. Senin Rabbinin rızkı, hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.
وَأۡمُرۡ أَهۡلَكَ بِٱلصَّلَوٰةِ وَٱصۡطَبِرۡ عَلَيۡهَاۖ لَا نَسۡـَٔلُكَ رِزۡقࣰ اۖ نَّحۡنُ نَرۡزُقُكَۗ وَٱلۡعَٰقِبَةُ لِلتَّقۡوَىٰ
Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et! Senden rızık istemiyoruz; biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ sahiplerinin olacaktır.
Ailene/ümmetine namazı/duayı özendir ve kendin de ona devam et. Senden rızık istemiyoruz. Sana biz rızık veriyoruz. Güzel sonuç, Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayan kimselerin olacaktır.
Ailene (ve ümmetine) namazı emret ve onda kararlı davran. Biz, senin geçim peşinde koşmanı da istemiyoruz. Zâten senin geçimini, Biz sağlıyoruz. En güzel sonuç, Allah’tan hakkıyla sakınanlarındır.
وَقَالُواْ لَوۡلَا يَأۡتِينَا بِـَٔايَةࣲ مِّن رَّبِّهِۦٓۚ أَوَلَمۡ تَأۡتِهِم بَيِّنَةُ مَا فِي ٱلصُّحُفِ ٱلۡأُولَىٰ
Onlar, “Muhammed bize Rabbinden bir mucize getirmeli değil miydi?” dediler. Onlara önceki kitaplarda bulunan belgeler gelmedi mi?
(İnkâr edenler:) “(Muhammed) Rabbinden bize bir mucize getirmeli değil miydi?” dediler. İyi de daha önceki kitapların içeriğinde (bu ilahi mesajın doğruluğunu gösteren) deliller kendilerine ulaşmadı mı?
O (Mekkeli müşriklere) daha önce inen kutsal kitaplara (ilişkin) açıklamalar (bulunan Kur’an) gelmedi mi? de: “(Muhammed’in) bize kendi Rabbinden bir mû-cize getirmesi gerekmez miydi?” dediler.
وَلَوۡ أَنَّآ أَهۡلَكۡنَٰهُم بِعَذَابࣲ مِّن قَبۡلِهِۦ لَقَالُواْ رَبَّنَا لَوۡلَآ أَرۡسَلۡتَ إِلَيۡنَا رَسُولࣰ ا فَنَتَّبِعَ ءَايَٰتِكَ مِن قَبۡلِ أَن نَّذِلَّ وَنَخۡزَىٰ
Eğer, onları Muhammed'den önce bir azaba uğratarak yok etseydik, “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de alçak ve rezil olmazdan önce ilkelerine uysaydık olmaz mıydı?” diyeceklerdi.
Eğer biz onları, elçi (gönderme)den önce bir azap ile helâk etseydik, (o zaman da:) “Ey Rabbimiz! Keşke bize bir Resul gönderseydin de (böyle) alçalıp rezil olmadan önce ayetlerine uysaydık” diyeceklerdi.
Eğer Biz, onları bu (Kur’an)’dan önce herhangi bir azapla helâk etseydik, (bu sefer de) kesinlikle: “Ey Rabbimiz! Ne olurdu, bize bir elçi gönderseydin de şu rezilliğe ve rüsvalığa düşmeden önce Senin âyetlerine uysaydık!” diyeceklerdi.
قُلۡ كُلࣱّ مُّتَرَبِّصࣱ فَتَرَبَّصُواْۖ فَسَتَعۡلَمُونَ مَنۡ أَصۡحَٰبُ ٱلصِّرَٰطِ ٱلسَّوِيِّ وَمَنِ ٱهۡتَدَىٰ
De ki: “Herkes gözlemektedir; siz de gözleyiniz! Şüphesiz doğru-düzgün yolun yolcularının kimler olduğunu ve kimlerin doğru yolda bulunduğunu bileceksiniz.
De ki: “Herkes beklemektedir; siz de bekleyin bakalım. Yakında doğru yolu seçenlerin kimler olduğunu ve (bu tercih sonucunda Allah’ın) kimleri doğru yola yönelttiğini öğreneceksiniz!”
(Ey Muhammed! Sen de onlara): “Şimdi hepimiz bekleme dönemindeyiz. Biraz bekleyin bakalım, pek yakında hangimizin hak yolda olduğunu, hangimizin de doğru yönde ilerlediğini öğreneceksiniz.” de.