كٓهيعٓصٓ
Kâf, hâ, yâ, ‘ayn, sâd.
Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd.
Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd.
Mary · Mekkî · 98 âyet · Nüzul sırası 44
It takes its name from v. 16.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
كٓهيعٓصٓ
Kâf, hâ, yâ, ‘ayn, sâd.
Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd.
Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd.
ذِكۡرُ رَحۡمَتِ رَبِّكَ عَبۡدَهُۥ زَكَرِيَّآ
Bu, Rabbinin, kulu Zekeriyyâ'ya olan rahmetini hatırlatmadır.
Bu (ayetlerde) Rabbinin, kulu Zekeriya’ya yönelik rahmeti hatırlatılıyor/anlatılıyor.
(İşte bunlar) Rabbinin, kulu Zekeriyya’ya rahmetinin zikridir.
إِذۡ نَادَىٰ رَبَّهُۥ نِدَآءً خَفِيࣰّ ا
Hani o, gizli bir sesle Rabbine yalvarmıştı:
Hani O, Rabbine gizlice seslenip şöyle niyaz etmişti:
Bir zamanlar o (Zekeriyya) Rabbine gizlice yalvararak,
قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ ٱلۡعَظۡمُ مِنِّي وَٱشۡتَعَلَ ٱلرَّأۡسُ شَيۡبࣰ ا وَلَمۡ أَكُنۢ بِدُعَآئِكَ رَبِّ شَقِيࣰّ ا
“Ey Rabbim,” dedi, “Vücudumda kemiklerim zayıfladı, saçım başım ağardı. Ey Rabbim, sana ettiğim dua sayesinde hiç bedbaht olmadım.”
“Ey Rabbim! Doğrusu, artık kemiklerim zayıfladı, saçlarım ağardı. Ey Rabbim! (Şimdiye kadar) sana yönelttiğim duada cevapsız bırakıldığım hiç olmadı.”
“Ey Rabbim! Şüphesiz benim gücüm kuvvetim kalmadı, saçım başım ağardı ve ey Rabbim! Şimdiye kadar sana duâ edip de duâmın kabul edilmediği hiç olmadı.” dedi.
وَإِنِّي خِفۡتُ ٱلۡمَوَٰلِيَ مِن وَرَآءِي وَكَانَتِ ٱمۡرَأَتِي عَاقِرࣰ ا فَهَبۡ لِي مِن لَّدُنكَ وَلِيࣰّ ا
5,6. “Doğrusu ben, arkamdan iş başına gelecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana şahsiyetli/velî bir çocuk ver ki bana ve Ya'kub oğullarına mirasçı olsun. Ey Rabbim, onu beğendiğin bir insan yap!”
“Doğrusu ben, arkamdan gelecek yakınlarım(ın isyankâr olmaların)dan korkuyorum. Karım da kısırdır. Bana kendi tarafından bir çocuk ver!
“(Ey Rabbim!) Gerçekten ben, eşim kısır olduğu için benden sonra (yerimi dolduracak) yakınlarımın (olmayışın)dan dolayı endişeliyim. Bana katından bir oğul bağışla.” (dedi.)
يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنۡ ءَالِ يَعۡقُوبَۖ وَٱجۡعَلۡهُ رَبِّ رَضِيࣰّ ا
5,6. “Doğrusu ben, arkamdan iş başına gelecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana şahsiyetli/velî bir çocuk ver ki bana ve Ya'kub oğullarına mirasçı olsun. Ey Rabbim, onu beğendiğin bir insan yap!”
(Vereceğin çocuk) bana da varis olsun Yakupoğulları’na (İsrailoğullarına) da varis olsun. Ey Rabbim! Hem de onu rızana layık (olanlardan) kıl!”
(Ve devamla): “Ey Rabbim! O (oğul) bana da mirasçı olsun, Yâkûb oğullarına da mirasçı olsun. Ey Rabbim! Onu râzı olduğun (kullarından) kıl.” dedi.
يَٰزَكَرِيَّآ إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَٰمٍ ٱسۡمُهُۥ يَحۡيَىٰ لَمۡ نَجۡعَل لَّهُۥ مِن قَبۡلُ سَمِيࣰّ ا
“Ey Zekeriyyâ! Biz sana öyle bir oğul müjdeliyoruz ki, onun adı Yahyâ'dır. Daha önce ona kimseyi adaş yapmadık.”
(Allah, şöyle buyurdu:) “Ey Zekeriya! Haberin olsun ki biz sana Yahya adlı bir oğul müjdeliyoruz. Daha önce onun adını kimseye vermedik.”
(Allah): “Ey Zekeriya! Seni, adını daha önce kimseye vermediğimiz Yahya adında bir erkek çocukla müjdeliyoruz.” buyurdu.
قَالَ رَبِّ أَنَّىٰ يَكُونُ لِي غُلَٰمࣱ وَكَانَتِ ٱمۡرَأَتِي عَاقِرࣰ ا وَقَدۡ بَلَغۡتُ مِنَ ٱلۡكِبَرِ عِتِيࣰّ ا
Zekeriyyâ, “Ey Rabbim! Benim nasıl bir çocuğum olur? Oysa benim hanımım kısır, ben de son derece yaşlandım” dedi.
(Zekeriya:) “Rabbim! Hanımım kısır ve ben de ihtiyarlığın son noktasına ulaşmış iken, benim nasıl çocuğum olacak?” dedi.
(Zekeriya da): “Ey Rabbim! Eşim kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim oğlum nasıl olabilir?” dedi.
قَالَ كَذَٰلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنࣱ وَقَدۡ خَلَقۡتُكَ مِن قَبۡلُ وَلَمۡ تَكُ شَيۡـࣰٔ ا
Melek, “Haklısın, ama Rabbin şöyle buyurdu: O çocuğu yaratmak benim için kolaydır. Nitekim bundan önce de seni yaratmıştım. Oysa sen hiç yoktun.”
(Ona gelen melek:) “Öyledir” dedi. (Fakat) Rabbin buyurdu ki: “Bunu yapmak bana pek kolay! Nitekim daha önce sen hiçbir şey değilken seni de ben yaratmıştım.”
(Ona gelen melek): “(Ey Zekeriyya!) Orası öyle ama Rabbin: ‘bu Benim için daha önce tıpkı seni yoktan yarattığım gibi çok kolaydır.’ buyurdu.” dedi.
قَالَ رَبِّ ٱجۡعَل لِّيٓ ءَايَةࣰۖ قَالَ ءَايَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ ٱلنَّاسَ ثَلَٰثَ لَيَالࣲ سَوِيࣰّ ا
Zekeriyyâ, “Ey Rabbim, bana bir işaret ver!” dedi. Allah: “İşaretin sapasağlam olduğun halde üç gece insanlarla konuşamamandır” buyurdu.
(Zekeriya:) “Ya Rabbi, bunun için bana bir belirti göster” dedi. (Allah:) “Bunun belirtisi, sapasağlam olduğun halde (üç gün) üç gece insanlarla konuşamamandır (dilinin tutulmasıdır)” buyurdu.
(Zekeriyya): “Ey Rabbim! (Çocuğum olacağına dâir) bana bir mûcize ver.” dedi. (Allah da) Senin mûcizen, sapasağlam olduğun halde (üç gün) üç gece insanlarla konu-şamamandır.” buyurdu.
فَخَرَجَ عَلَىٰ قَوۡمِهِۦ مِنَ ٱلۡمِحۡرَابِ فَأَوۡحَىٰٓ إِلَيۡهِمۡ أَن سَبِّحُواْ بُكۡرَةࣰ وَعَشِيࣰّ ا
Bunun üzerine Zekeriyyâ, mabedden kavminin karşısına çıkarak onlara, “Sabah-akşam tesbîhte bulunun” diye işaret verdi.
Derken Zekeriya mescitten ayrılıp halkının karşısına çıktı. (Konuşmak istedi fakat konuşamadı) ve onlara: Sabah akşam Allah’ı tesbih edin (insan olarak yapmanız gerekeni yerine getirin)” diye işaret diliyle konuştu.
Hemen (Zekeriyya,) mescidden kavminin karşısına çıkarak onlara: “Sabah akşam (sürekli olarak) O (Allah’ın) şânını yüceltmelerini.” işaretle bildirdi.
يَٰيَحۡيَىٰ خُذِ ٱلۡكِتَٰبَ بِقُوَّةࣲۖ وَءَاتَيۡنَٰهُ ٱلۡحُكۡمَ صَبِيࣰّ ا
Allah, “Ey Yahyâ! Kitaba kuvvetle sarıl!” dedi. Biz ona, henüz çocuk iken kitabı anlama kabiliyetini verdik.
(Yahya büyüyünce kendisini peygamber yaptık ve:) “Ey Yahya! İlahi mesaja sımsıkı sarıl!” (diye ona öğüt verdik). O, daha küçük bir çocukken biz ona hikmeti vermiştik.
(Yahya büyüyünce) ona: “Ey Yahya! Kitab’a (Tevrât’a) sımsıkı sarıl!” (dedik) ve henüz çocukken (katımızdan) ona (ilim ve) hikmet verdik.
وَحَنَانࣰ ا مِّن لَّدُنَّا وَزَكَوٰةࣰۖ وَكَانَ تَقِيࣰّ ا
Ona kalp yumuşaklığı ve temizliği verdik. O, çok sakınan birisi idi.
Ona kendi katımızdan bir sevecenlik ve kendini yetiştirme yeteneği bahşetmiştik. Dahası o, Allah’a karşı gelmekten sakınan birisiydi.
(Ayrıca) tarafımızdan ona bir yumuşak kalplilik ve temizlik de (verdik). (Çünkü) o, çok takva sahibi idi.
وَبَرَّۢا بِوَٰلِدَيۡهِ وَلَمۡ يَكُن جَبَّارًا عَصِيࣰّ ا
Ana babasına çok iyi davranırdı; isyankar bir zorba değildi.
O, anne babasına iyi davranan bir kimse idi. Zorluk çıkaran dik kafalı, saygısız birisi değildi.
O anne ve babasına itaatkâr bir kimse idi ve isyankâr (bir) zorba değildi.
وَسَلَٰمٌ عَلَيۡهِ يَوۡمَ وُلِدَ وَيَوۡمَ يَمُوتُ وَيَوۡمَ يُبۡعَثُ حَيࣰّ ا
Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kabirden kalkacağı gün, ona selâm/rahmet olsun!
Bunun içindir ki, doğduğu gün de öldüğü gün de (Allah’ın) selamı onun üzerindeydi ve diriltileceği gün de (aynen öyle olacaktır)!
Hem doğduğu gün, hem öldüğü gün hem de diri olarak kabirden kaldırılacağı gün, Allah’ın selamı onun üzerine olsun.
وَٱذۡكُرۡ فِي ٱلۡكِتَٰبِ مَرۡيَمَ إِذِ ٱنتَبَذَتۡ مِنۡ أَهۡلِهَا مَكَانࣰ ا شَرۡقِيࣰّ ا
Kitapta Meryem'i de an! O, ailesinden ayrılmış ve doğu yönünde bir yere çekilmişti.
(Ey Resul!) Kitapta Meryem (hakkında anlattıklarımızı da) hatırla! Hani o, ailesinden ayrılarak Doğu tarafında bir yere çekilmişti.
(Ey Muhammed! İnsanlara) Kitap’taki Meryem (kıssasın)ı da anlat. Hani o ailesinden ayrılarak (evinin veya mescidin) doğu tarafında bir yere çekilince...
فَٱتَّخَذَتۡ مِن دُونِهِمۡ حِجَابࣰ ا فَأَرۡسَلۡنَآ إِلَيۡهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرࣰ ا سَوِيࣰّ ا
Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, biz ona ruhumuzu Cebrail'i gönderdik de, ona düzgün bir insan şeklinde göründü.
Komşuları ile arasına bir perde germişti. Bu sırada ona vahiy meleğimizi (Cebrail’i) göndermiştik de (o) ona düzgün bir insan şeklinde görünmüştü.
…Onlarla arasına bir perde çekti. Bu sırada ona rûhumuz (olan Cebrâil)’i gönderdik. O ona normal bir insan şeklinde göründü.
قَالَتۡ إِنِّيٓ أَعُوذُ بِٱلرَّحۡمَٰنِ مِنكَ إِن كُنتَ تَقِيࣰّ ا
Meryem dedi ki: “Eğer saygılı biri isen, senden Rahmân'a sığınırım.”
(Meryem onu görünce:) “Senden, O kuşatıcı rahmet ve esirgeme sahibine sığınırım! Eğer günahtan sakınan bir kimse isen (bana yaklaşma!)” dedi.
(Meryem ona): “Gerçekten ben, senden Rahman (Allah)’a sığınırım. Eğer (Allah’tan) korkan birisi isen (bana sakın dokunma).” dedi.
قَالَ إِنَّمَآ أَنَا۠ رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلَٰمࣰ ا زَكِيࣰّ ا
Rûh/melek, “Ben, ancak Rabbinin sana gönderdiği bir elçiyim, sana temiz bir oğlan bağışlamak için geldim” dedi.
(Cebrail:) “Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamak için gönderildim” dedi.
(Cebrâil): “Ben, Rabbinin sana tertemiz bir oğul armağan ettiğini (müjdelemek) için gönderdiği elçiden başka bir şey değilim.” dedi.
قَالَتۡ أَنَّىٰ يَكُونُ لِي غُلَٰمࣱ وَلَمۡ يَمۡسَسۡنِي بَشَرࣱ وَلَمۡ أَكُ بَغِيࣰّ ا
Meryem, “Bana bir insan dokunmamışken, ben kötü bir kadın da değilim, nasıl oğlum olabilir?” dedi.
(Meryem, Cebrail’e:) “Benim nasıl oğlum olabilir? Bana herhangi bir insan dokunmadı. Ben bir kahpe de değilim” dedi.
(Meryem ona): “Bana bir insan dokunmadığı ve iffetsiz de olmadığım halde benim çocuğum nasıl olabilir?” dedi.
قَالَ كَذَٰلِكِ قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنࣱۖ وَلِنَجۡعَلَهُۥٓ ءَايَةࣰ لِّلنَّاسِ وَرَحۡمَةࣰ مِّنَّاۚ وَكَانَ أَمۡرࣰ ا مَّقۡضِيࣰّ ا
Rûh/melek, “Haklısın” dedi; Rabbin buyurdu ki: “Bu, bana kolaydır. Çünkü biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, karara bağlanmış bir hükümdür.”
(Cebrail:) “Evet öyle, Rabbin diyor ki: “Bu iş benim için kolaydır. Bu olayı insanlara (gücümüzü) kanıtlayan bir mucize ve oğlunu da onlara rahmet kaynağı olarak sunmak istiyoruz. Bu iş artık hükme bağlanmış, olup bitmiştir.”
(Cebrâil): “Allah: ‘Bu (babasız çocuk verme işi), onu insanlara bir mûcize ve rahmet kılacağımız için Bana göre çok kolaydır. Hem de bu, önceden alınmış bir karardır.’ buyurdu.” dedi.
۞فَحَمَلَتۡهُ فَٱنتَبَذَتۡ بِهِۦ مَكَانࣰ ا قَصِيࣰّ ا
Meryem ona hamile kaldı. Bunun üzerine onunla uzak bir yere çekildi.
Böylece Meryem, oğluna (İsa’ya) gebe kaldı. Bundan dolayı da (insanların gözünden) uzak, kuytu bir köşeye çekildi.
(Meryem) ona hamile kaldı ve o, (karnındaki çocukla) uzak bir yere çekildi.
فَأَجَآءَهَا ٱلۡمَخَاضُ إِلَىٰ جِذۡعِ ٱلنَّخۡلَةِ قَالَتۡ يَٰلَيۡتَنِي مِتُّ قَبۡلَ هَٰذَا وَكُنتُ نَسۡيࣰ ا مَّنسِيࣰّ ا
Doğum sancısı onu bir hurma ağacına dayanmaya sevketti. “Âh, keşke” dedi; “Bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim.”
Bir süre sonra doğum sancıları tutunca bir hurma ağacının altına sığınmak zorunda kaldı ve “Keşke, daha önce ölmüş ve hafızalardan silinmiş olsaydım” dedi.
(Sonunda) doğum sancısı onu bir hurma ağacının dibine gitmeye mecbur etti. (Orada): “keşke ben bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim.” dedi.
فَنَادَىٰهَا مِن تَحۡتِهَآ أَلَّا تَحۡزَنِي قَدۡ جَعَلَ رَبُّكِ تَحۡتَكِ سَرِيࣰّ ا
Aşağısından ona şöyle seslendi: “Tasalanma! Rabbin senin alt yanında bir su arkı vücuda getirmiştir.”
Bunun üzerine (Cebrail) ağacın altından ona şöyle seslendi: “Sakın üzülme! Rabbin senin alt yanında olanı şerefli kılmıştır.
24,25. (Bulunduğu yerin) aşağısından (melek) ona: “(Ey Meryem) tasalanma! Rabbin senin alt yanında bir akarsu yarattı. Hurma (ağacının) dalını kendine doğru salla da üzerine taze hurma dökülsün.” dedi.
وَهُزِّيٓ إِلَيۡكِ بِجِذۡعِ ٱلنَّخۡلَةِ تُسَٰقِطۡ عَلَيۡكِ رُطَبࣰ ا جَنِيࣰّ ا
“Hurma ağacının gövdesini kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün.”
“Haydi, hurmanın dalını kendine doğru çekerek silkele de üzerine olgun ve taze hurmalar dökülsün.”
24,25. (Bulunduğu yerin) aşağısından (melek) ona: “(Ey Meryem) tasalanma! Rabbin senin alt yanında bir akarsu yarattı. Hurma (ağacının) dalını kendine doğru salla da üzerine taze hurma dökülsün.” dedi.
فَكُلِي وَٱشۡرَبِي وَقَرِّي عَيۡنࣰ اۖ فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ ٱلۡبَشَرِ أَحَدࣰ ا فَقُولِيٓ إِنِّي نَذَرۡتُ لِلرَّحۡمَٰنِ صَوۡمࣰ ا فَلَنۡ أُكَلِّمَ ٱلۡيَوۡمَ إِنسِيࣰّ ا
“Ye, iç; gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: Ben çok merhametli olan Allah'a oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.”
“Ye, iç, gözün aydın (gönlün rahat) olsun! Ve eğer insanlardan herhangi birini görürsen ona (beden dilini kullanarak) de ki: “Ben Rahman (olan Allah) için (susma) orucu adadım, bu yüzden bugün insanlardan hiç kimseyle konuşmayacağım.”
(Melek ona, Ey Meryem!): “Artık ye, iç (ve çocuğundan dolayı) sevin. Eğer herhangi bir insan görürsen: ‘Ben Rahman (olan Allah)’a oruç adadım, bugün hiç bir insanla asla konuşmayacağım’ de.” (dedi.)
فَأَتَتۡ بِهِۦ قَوۡمَهَا تَحۡمِلُهُۥۖ قَالُواْ يَٰمَرۡيَمُ لَقَدۡ جِئۡتِ شَيۡـࣰٔ ا فَرِيࣰّ ا
Nihayet onu kucağında taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: “Ey Meryem! Hakikaten sen iğrenç bir şey yaptın!”
Bir süre sonra bebeğini kucağına alıp yakınlarının yanına döndü. (Bebekle döndüğünü gören yakınları) dediler ki: “Ey Meryem, sen çok utandırıcı bir suç işledin.”
Sonunda çocuğunu, (kucağına) alarak kavmine getirdi. (İnsanlar ona): “Ey Meryem! Hakikaten sen acayip bir şey yaptın!” dediler.
يَٰٓأُخۡتَ هَٰرُونَ مَا كَانَ أَبُوكِ ٱمۡرَأَ سَوۡءࣲ وَمَا كَانَتۡ أُمُّكِ بَغِيࣰّ ا
“Ey Hârûn'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildi; annen de iffetsiz değildi.”
“Ey Harun’un (soyundan gelen) kız kardeşi! Senin baban fena bir kişi değildi, anan da iffetsiz ve hayâsız bir kadın değildi.”
(Devamla): “Ey Hârûn’un kız kardeşi! Senin baban, kötü bir insan değildi; an-nen de iffetsiz (bir kadın) değildi” (dediler.)
فَأَشَارَتۡ إِلَيۡهِۖ قَالُواْ كَيۡفَ نُكَلِّمُ مَن كَانَ فِي ٱلۡمَهۡدِ صَبِيࣰّ ا
Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. “Biz beşikteki bir bebek ile nasıl konuşuruz?” dediler.
(Meryem,) eli ile (beşikteki) oğlunu göstererek onunla konuşmalarını önerdi. Onlar da: “Biz beşikteki çocukla nasıl konuşabiliriz?” dediler.
Bunun üzerine (Meryem onlara çocukla konuşmalarını) işaret etti. (Onlar da): “Biz beşikteki bir çocukla nasıl konuşabiliriz?” dediler.
قَالَ إِنِّي عَبۡدُ ٱللَّهِ ءَاتَىٰنِيَ ٱلۡكِتَٰبَ وَجَعَلَنِي نَبِيࣰّ ا
İsa şöyle dedi: “Ben Allah'ın kuluyum. O, bana Kitâb'ı verdi ve beni peygamber yaptı.”
(Bunun üzerine beşikteki bebek şöyle konuştu: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. Bana Kitab’ı (İncil’i) vermeyi hükme bağladı. Benim peygamber olmamı takdir etti.”
(İsa): “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. (Allah) Bana Kitabı verdi ve beni Peygamber kıldı.” dedi.
وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيۡنَ مَا كُنتُ وَأَوۡصَٰنِي بِٱلصَّلَوٰةِ وَٱلزَّكَوٰةِ مَا دُمۡتُ حَيࣰّ ا
“Nerede olursam olayım O, beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.”
“Nerede olursam olayım beni insanlara faydalı kıldı ve bana yaşadığım sürece salatı ve zekâtı öğütledi.”
“Nerede olursam (olayım) O (Allah), beni mübârek kıldı ve yaşadığım müddetçe de namaz kılmamı ve zekât vermemi emretti.”
وَبَرَّۢا بِوَٰلِدَتِي وَلَمۡ يَجۡعَلۡنِي جَبَّارࣰ ا شَقِيࣰّ ا
“Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı.”
“Beni anneme saygılı ve iyilik edici kıldı ve beni zorluk çıkaran dik kafalı, saygısız birisi yapmadı.”
“Beni anneme itaatkâr kıldı ve beni isyankâr bir zorba, kılmadı.”
وَٱلسَّلَٰمُ عَلَيَّ يَوۡمَ وُلِدتُّ وَيَوۡمَ أَمُوتُ وَيَوۡمَ أُبۡعَثُ حَيࣰّ ا
“Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün selâm banadır.”
“Bunun için doğduğum gün selam benim üzerimdeydi, öleceğim gün ve tekrar diriltileceğim gün (Allah’ın selamı yine benimle olacaktır).”
“Hem doğduğum gün, hem öleceğim gün hem de diri olarak kabirden kaldırılacağım gün Allah’ın selamı benim üzerimedir.” (dedi.)
ذَٰلِكَ عِيسَى ٱبۡنُ مَرۡيَمَۖ قَوۡلَ ٱلۡحَقِّ ٱلَّذِي فِيهِ يَمۡتَرُونَ
İşte, hakkında şüphe ettikleri Meryem oğlu Îsâ, hak söz olarak budur.
İşte hakkında şüpheye düşüp tartıştıkları Meryem oğlu İsa ile ilgili (Allah’ın) gerçek olan sözü budur.
İşte; hakkında (Yahûdîlerle Hıristiyanların) çekişip durdukları Meryem oğlu İsa’ya dâir Allah’ın sözü, budur.
مَا كَانَ لِلَّهِ أَن يَتَّخِذَ مِن وَلَدࣲۖ سُبۡحَٰنَهُۥٓۚ إِذَا قَضَىٰٓ أَمۡرࣰ ا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُۥ كُن فَيَكُونُ
Çocuk edinmek Allah'a yaraşmaz. O, yücedir. Bir işe hükmederse, ona “ol” der, o da oluşmaya başlar.
Allah’ın çocuk edinmesi düşünülemez. O, bundan yücedir, uzaktır. Bir işe hükmettiği zaman ona sadece “Ol!” der ve o da hemen oluş sürecine girer.
Allah’ın çocuk edinmesi asla olamaz. Onun şânı çok yücedir. Bir işin olmasına karar verirse, ona sadece “ol” der, (o da) hemen oluverir.
وَإِنَّ ٱللَّهَ رَبِّي وَرَبُّكُمۡ فَٱعۡبُدُوهُۚ هَٰذَا صِرَٰطࣱ مُّسۡتَقِيمࣱ
Doğrusu Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O'na kulluk ediniz. Doğru yol budur.
(İsa onlara:) “Gerçek şu ki, Allah benim de Rabbim/sahibim, sizin de Rabbiniz/sahibinizdir. Öyleyse sadece O’na kulluk edin. Dosdoğru yol budur.”
(Bir de İsa): “(Şüphesiz) Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse sadece Ona kulluk edin. İşte hak yol budur.” (dedi.)
فَٱخۡتَلَفَ ٱلۡأَحۡزَابُ مِنۢ بَيۡنِهِمۡۖ فَوَيۡلࣱ لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ مِن مَّشۡهَدِ يَوۡمٍ عَظِيمٍ
Sonra gruplar kendi aralarında ayrılığa düştüler. Büyük günü görecek olduğu zaman da vay o kâfirlerin haline!
Çeşitli gruplara ayrılan insanlar, kendi aralarında görüş ayrılığına düştüler. Artık gerçeğin meydana çıkacağı o mühim günün duruşmasında vay o inkârcıların başına geleceklere!
Ne var ki (Yahûdî ve Hıristiyan) grupları kendi aralarında ayrılığa düştüler. Vay o büyük günü görecek kâfirlerin haline!
أَسۡمِعۡ بِهِمۡ وَأَبۡصِرۡ يَوۡمَ يَأۡتُونَنَا لَٰكِنِ ٱلظَّٰلِمُونَ ٱلۡيَوۡمَ فِي ضَلَٰلࣲ مُّبِينࣲ
Bize gelecekleri gün, ne güzel işitecekler ve ne güzel görecekler! Fakat, haksızlık yapanlar o gün apaçık bir şaşkınlık içindedirler.
Onlar, bizim huzurumuza çıkacakları gün (başlarına gelecek olanları) ne iyi duyacaklar ve ne iyi görecekler (bir bilsen)! Fakat o zalimler (buna rağmen) bugün (hâlâ) apaçık sapıklık içindedirler.
Onlar, Bizim huzurumuza gelince (başlarına gelecekleri) ne güzel işitir, ne de güzel görürler! Fakat bugün o zâlimler, tam bir sapkınlık içerisindedirler.
وَأَنذِرۡهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡحَسۡرَةِ إِذۡ قُضِيَ ٱلۡأَمۡرُ وَهُمۡ فِي غَفۡلَةࣲ وَهُمۡ لَا يُؤۡمِنُونَ
Sen onları pişmanlık günü hakkında uyar. Çünkü onlar gafletin içine dalmış oldukları halde ve henüz iman etmemişken iş olup bitmiştir.
(Ey Muhammed!) İman etmemekte ısrar eden ve gaflet içinde bulunan bu insanları hükmün verileceği o pişmanlık gününe karşı (şimdiden) uyar!
(Ey Muhammed!) Hâlâ inanmayarak gaflet içerisinde bulunanları, (insanların) pişmanlık duyacağı ve her işin bitmiş olacağı (kıyamet) günü ile uyar.
إِنَّا نَحۡنُ نَرِثُ ٱلۡأَرۡضَ وَمَنۡ عَلَيۡهَا وَإِلَيۡنَا يُرۡجَعُونَ
Yeryüzüne ve onun üzerindekilere ancak biz vâris oluruz ve onlar ancak bize döndürülürler.
Kuşku yok ki, yeryüzünün ve oradaki tüm varlıkların son mirasçısı biz olacağız. (O zaman) onların hepsi bize dönecekler.
Şüphesiz, yeryüzüne ve onun üzerindekilere ancak Biz vâris oluruz ve sonunda onlar, ancak Bize döndürülürler.
وَٱذۡكُرۡ فِي ٱلۡكِتَٰبِ إِبۡرَٰهِيمَۚ إِنَّهُۥ كَانَ صِدِّيقࣰ ا نَّبِيًّا
Kitapta bir de İbrâhim'i an! Gerçek şu ki o, özü-sözü doğru bir peygamber idi.
Kitapta İbrahîm (hakkında anlattıklarımızı da) hatırla/hatırlat! O son derece doğru sözlü ve dürüst bir nebi idi.
(İnsanlara) Kitap’taki İbrahim (kıssasın)’ı (da) anlat. Gerçekten o, dosdoğru bir (insan ve) bir Peygamberdi.
إِذۡ قَالَ لِأَبِيهِ يَٰٓأَبَتِ لِمَ تَعۡبُدُ مَا لَا يَسۡمَعُ وَلَا يُبۡصِرُ وَلَا يُغۡنِي عَنكَ شَيۡـࣰٔ ا
Hani o babasına şöyle dedi: “Ey babacığım! Ne işiten, ne gören, ne de sana bir fayda sağlayan şeylere niçin tapıyorsun?”
Hani babasına şöyle demişti: “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?”
Bir zamanlar (İbrahim) babasına: “Ey babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?” dedi.
يَٰٓأَبَتِ إِنِّي قَدۡ جَآءَنِي مِنَ ٱلۡعِلۡمِ مَا لَمۡ يَأۡتِكَ فَٱتَّبِعۡنِيٓ أَهۡدِكَ صِرَٰطࣰ ا سَوِيࣰّ ا
“Ey babacığım! Bana, senin hiç haberdar olmadığın bir bilgi ulaştı. Öyleyse buna uy ki seni dosdoğru bir yola götüreyim.”
“Babacığım! Doğrusu, sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Bana tabi ol ki seni doğru yola ileteyim.”
(Devamla): “Ey babacığım! Gerçekten bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. Hemen bana uy da seni hak yola ulaştırayım.”
يَٰٓأَبَتِ لَا تَعۡبُدِ ٱلشَّيۡطَٰنَۖ إِنَّ ٱلشَّيۡطَٰنَ كَانَ لِلرَّحۡمَٰنِ عَصِيࣰّ ا
“Ey babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan Rahmân olan Allah'a isyan etmiştir.”
“Ey babacığım! Sakın şeytana kulluk etme! Çünkü o, rahmeti bol olan Allah’a başkaldırmıştır.”
“Ey babacığım! Şeytana kulluk etme, şüphesiz şeytan, Rahman (olan Allah)’a başkaldırmıştır.”
يَٰٓأَبَتِ إِنِّيٓ أَخَافُ أَن يَمَسَّكَ عَذَابࣱ مِّنَ ٱلرَّحۡمَٰنِ فَتَكُونَ لِلشَّيۡطَٰنِ وَلِيࣰّ ا
“Ey babacığım! Ben senin başına Rahmân olan Allah katından bir azabın çökmesinden korkuyorum. O azap başına geldiği zaman, şeytanın dostu olursun.”
“Ey babacığım! Gerçekten ben, senin Rahman (olan Allah)’tan gelecek bir azaba çarptırılarak şeytanın dostu olacağından korkuyorum.”
“Ey babacığım! (Doğrusu ben,) senin Rahman (olan Allah)’tan gelecek bir azaba çarptırılarak, şeytanın dostu olacağından korkuyorum.” (dedi.)
قَالَ أَرَاغِبٌ أَنتَ عَنۡ ءَالِهَتِي يَٰٓإِبۡرَٰهِيمُۖ لَئِن لَّمۡ تَنتَهِ لَأَرۡجُمَنَّكَۖ وَٱهۡجُرۡنِي مَلِيࣰّ ا
Babası, “Ey İbrâhim! Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun?” dedi. “Eğer vazgeçmezsen andolsun seni taşlarım! Uzun bir zaman benden uzak dur!”
(Babası) dedi ki: “Ey İbrahîm! Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bu tutumundan vazgeçmezsen seni öldüresiye taşa tutarım. Haydi, şimdi gözümün önünden kaybol.”
(Babası:) “Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (bu söylediklerine) bir son vermezsen, seni kesinlikle taşlayarak öldürürüm derhâl benim yanımdan uzaklaş.” dedi.
قَالَ سَلَٰمٌ عَلَيۡكَۖ سَأَسۡتَغۡفِرُ لَكَ رَبِّيٓۖ إِنَّهُۥ كَانَ بِي حَفِيࣰّ ا
İbrâhim, “Selâm sana” dedi. “Rabbimden senin için af dileyeceğim. Çünkü O, bana karşı çok lütufkârdır.”
(İbrahîm) şöyle dedi: “Selam olsun sana! Senin (hidayete ermen ve) affedilmen için Rabbimden af dileyeceğim. Hiç kuşkusuz benim Rabbim bana karşı lütufkârdır.”
(Bunun üzerine İbrahim de:) “Selâm sana, senin için Rabbimden af dileyeceğim, çünkü O, bana karşı pek ikram sahibidir.”dedi.
وَأَعۡتَزِلُكُمۡ وَمَا تَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ وَأَدۡعُواْ رَبِّي عَسَىٰٓ أَلَّآ أَكُونَ بِدُعَآءِ رَبِّي شَقِيࣰّ ا
“Sizden de, Allah'ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve Rabbime yalvarıyorum. Umulur ki, Rabbime dua etmemle bedbaht olmam.”
“Sizden ve sizin Allah’tan başka yalvarıp yakardığınız şeylerden uzak duracak ve (yalnızca) Rabbime yakaracağım. Böylece umulur ki, yakarışım Rabbim tarafından cevapsız bırakılmayacaktır.”
(Ve devamla) “Sizden de Allah’ın dışında taptıklarınızdan da ayrılıyor ve (sadece) Rabbime (kulluğa) dönüyorum. Umarım, (senin için) Rabbime duâ ettiğimden dolayı da hata etmemişimdir.” (dedi.)
فَلَمَّا ٱعۡتَزَلَهُمۡ وَمَا يَعۡبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ وَهَبۡنَا لَهُۥٓ إِسۡحَٰقَ وَيَعۡقُوبَۖ وَكُلࣰّ ا جَعَلۡنَا نَبِيࣰّ ا
Nihayet İbrâhim, onlardan ve Allah'tan başka taptıkları şeylerden uzaklaşıp bir tarafa çekildiğinde, biz ona İshak ve Ya‘kûb'u bağışladık ve her birini peygamber yaptık.
Ve böylece, onlardan ve onların Allah’tan başka tapındıkları şeylerden uzaklaşınca, ona (önce oğlu) İshak’ı ve (daha sonra torunu) Yakup’u bahşettik ve bunların her birini peygamber yaptık.
(İbrahim) onlardan ve Allah’ın dışında taptıklarından ayrılınca ona İshak’ı ve (onun oğlu) Yâkûb’u armağan ettik ve her birini de Peygamber yaptık.
وَوَهَبۡنَا لَهُم مِّن رَّحۡمَتِنَا وَجَعَلۡنَا لَهُمۡ لِسَانَ صِدۡقٍ عَلِيࣰّ ا
Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk, kendilerine haklı ve yüksek bir şöhret nasip ettik.
Onları rahmetimizle ödüllendirdik. Ve onlara doğru olanı (başkalarına) ulaştırmaları için üstün bir anlatım gücü bahşettik.
Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk ve onların her dilde üstün bir şekilde anılmalarını sağladık.
وَٱذۡكُرۡ فِي ٱلۡكِتَٰبِ مُوسَىٰٓۚ إِنَّهُۥ كَانَ مُخۡلَصࣰ ا وَكَانَ رَسُولࣰ ا نَّبِيࣰّ ا
Kitapta Mûsâ'yı da an! Gerçekten o ihlâs sahibi idi ve hem rasûl hem de nebî idi.
Kitapta (Kur’an’da) Musa (hakkında anlattıklarımızı da) hatırla! Şüphesiz o, seçkin bir insandı. O da vahiy yoluyla haber alan elçilerden biriydi (yani hem nebiydi hem de resul).
(Ey Muhammed! İnsanlara) Kitap’taki Mûsa (kıssasın)ı (da) anlat. Çünkü o, tarafımızdan seçilerek gönderilmiş bir Peygamberdi.
وَنَٰدَيۡنَٰهُ مِن جَانِبِ ٱلطُّورِ ٱلۡأَيۡمَنِ وَقَرَّبۡنَٰهُ نَجِيࣰّ ا
Ona Tûr dağının sağ tarafından seslendik ve onu fısıldaşırcasına kendimize yaklaştırdık.
Hani ona Tur (Sina) Dağı’nın sağ yamacından seslenmiş ve kendisiyle özel olarak konuşmak için onu (kendimize) yaklaştırmıştık.
Ona dağ tarafından (yani) sağ yanından seslendik ve onu (kendisiyle) vasıtasız olarak konuşmak üzere kendimize yakınlaştırdık.
وَوَهَبۡنَا لَهُۥ مِن رَّحۡمَتِنَآ أَخَاهُ هَٰرُونَ نَبِيࣰّ ا
Rahmetimizin bir sonucu olarak ona kardeşi Hârûn'u da bir peygamber olarak bahşettik.
Rahmetimizin bir sonucu olarak ona kardeşi Harun’u da peygamber olarak armağan etmiştik.
Ve ona, merhametimizden dolayı kardeşi Hârûn’u da bir Peygamber olarak armağan ettik.
وَٱذۡكُرۡ فِي ٱلۡكِتَٰبِ إِسۡمَٰعِيلَۚ إِنَّهُۥ كَانَ صَادِقَ ٱلۡوَعۡدِ وَكَانَ رَسُولࣰ ا نَّبِيࣰّ ا
Kitapta İsmâil'i de an!. Gerçekten o, sözüne sâdıktı. Rasûl ve nebî idi.
Kitapta (Kur’an’da) İsmail (hakkında anlattıklarımızı da) hatırla! Şüphesiz o, sözünde duran bir kimse idi. O da vahiy yoluyla haber alan elçilerden biriydi.
(İnsanlara) Kitap’taki İsmail (kıssasın)ı (da) anlat. Çünkü o, sözüne sadık ve tarafımızdan seçilerek gönderilmiş bir Peygamberdi.
وَكَانَ يَأۡمُرُ أَهۡلَهُۥ بِٱلصَّلَوٰةِ وَٱلزَّكَوٰةِ وَكَانَ عِندَ رَبِّهِۦ مَرۡضِيࣰّ ا
Ailesine/halkına namazı ve zekâtı emrederdi. Rabbi katında da hoşnutluk kazanmış bir kimse idi.
Ailesine ve yakınlarına salatı ve zekâtı emrederdi. Ve o da Rabbi katında hatırı sayılan biriydi.
O, halkına namaz kılmayı ve zekât vermeyi emrederdi ve o, Rabbinin rızasını kazanmış bir (kişi) idi.
وَٱذۡكُرۡ فِي ٱلۡكِتَٰبِ إِدۡرِيسَۚ إِنَّهُۥ كَانَ صِدِّيقࣰ ا نَّبِيࣰّ ا
Kitapta İdrîs'i de an.!Gerçekten o, pek doğru bir insan, bir peygamberdi.
Kitapta (Kur’an’da) İdris (hakkında anlattıklarımızı da) hatırla! O son derece doğru sözlü ve dürüst bir nebi idi.
(İnsanlara) Kitap’taki İdris (kıssasın)ı (da) anlat. Gerçekten o, dosdoğru bir (insan ve) bir Peygamberdi.
وَرَفَعۡنَٰهُ مَكَانًا عَلِيًّا
Onu yüce bir makama yüceltmiştik.
Ve Biz onu da yüce bir makama yükselttik.
Biz, onu yüce bir makama eriştirdik.
أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ أَنۡعَمَ ٱللَّهُ عَلَيۡهِم مِّنَ ٱلنَّبِيِّـۧنَ مِن ذُرِّيَّةِ ءَادَمَ وَمِمَّنۡ حَمَلۡنَا مَعَ نُوحࣲ وَمِن ذُرِّيَّةِ إِبۡرَٰهِيمَ وَإِسۡرَٰٓءِيلَ وَمِمَّنۡ هَدَيۡنَا وَٱجۡتَبَيۡنَآۚ إِذَا تُتۡلَىٰ عَلَيۡهِمۡ ءَايَٰتُ ٱلرَّحۡمَٰنِ خَرُّواْۤ سُجَّدࣰ اۤ وَبُكِيࣰّ ا۩
İşte bunlar, Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem'in soyundan, Nûh ile birlikte taşıdıklarımızdan, İbrâhim ve İsrâil'in/Yakup'un soyundan doğruya ulaştırdığımız ve peygamber olarak seçtiğimiz kimselerdendir. Onlara, çok merhametli olan Allah'ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.
İşte bunlar, Âdem’in ve Nuh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahîm’in, İsrail’in (Yakup’un) ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz nebilerdir. Kendilerine Rahman’ın ayetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.
İşte bütün bunlar; kendilerine Allah’ın nîmet verdiği, Âdem’in ve Nûh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızın soyundan, İbrahim ve İsrâil’in soyundan, hak yola ulaştırdığımız ve seçtiğimiz Peygamberlerdendir. Onlara Rahman (olan Allah)’ın âyetleri okunduğunda onlar derhal ağlayarak ve secde ederek yere kapanırlar.
۞فَخَلَفَ مِنۢ بَعۡدِهِمۡ خَلۡفٌ أَضَاعُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَٱتَّبَعُواْ ٱلشَّهَوَٰتِۖ فَسَوۡفَ يَلۡقَوۡنَ غَيًّا
Sonra bunların ardından namazı kılmayan ve nefislerine uyan bir nesil geldi. Bunlar, elbette cehennem çukuruna atılacaklardır.
Sonra onların arkasından salatı umursamayan (namaz kılmayan, ibadet etmeyen, Allah’tan yana olduklarını söylemelerine rağmen O’nun emirlerine uymayan) ve ihtiraslarına tutsak olan nesiller geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba çarptırılacaklardır.
Ama onların ardından, namazı bırakan, her türlü aşırı arzuya uyan bir nesil geldi. Onlar da eninde-sonunda belâlarını bulacaklar.
إِلَّا مَن تَابَ وَءَامَنَ وَعَمِلَ صَٰلِحࣰ ا فَأُوْلَٰٓئِكَ يَدۡخُلُونَ ٱلۡجَنَّةَ وَلَا يُظۡلَمُونَ شَيۡـࣰٔ ا
Ancak, tövbe edip, inanıp yararlı iş yapanlar hariç. Bunlar cennete girecekler ve hiçbir haksızlığa uğramayacaklardır.
Ancak, pişman olup Allah’a yönelen, inanıp dürüst ve erdemli çalışmalar ortaya koyanlar bunun dışındadır. İşte bunlar, hiçbir haksızlığa uğratılmadan cennete girecek olanlardır.
Ancak tevbe eden, inanan ve (inandığı) iyi işleri yaşayanlar bunun dışındadır ve onlar, hiçbir haksızlığa uğratılmadan cennete gireceklerdir.
جَنَّٰتِ عَدۡنٍ ٱلَّتِي وَعَدَ ٱلرَّحۡمَٰنُ عِبَادَهُۥ بِٱلۡغَيۡبِۚ إِنَّهُۥ كَانَ وَعۡدُهُۥ مَأۡتِيࣰّ ا
Rahmân'ın kullarına vaad ettiği, görmedikleri adn cennetlerine gireceklerdir. Şüphesiz Allah'ın sözü kesindir.
Evet, onlar Rahman (olan Allah)’ın kullarına, her türlü beşerî algı ve tasavvurun ötesinde söz verdiği, (dünyada iken görmeksizin inandıkları) Adn cennetlerine gireceklerdir. Allah’ın vaadi kesinlikle gerçekleşecektir.
(Hem de) Rahman’ın kullarına gıyaben söz verdiği Adn cennetlerine... Şüphesiz, Onun verdiği söz, kesinlikle yerine gelecektir.
لَّا يَسۡمَعُونَ فِيهَا لَغۡوًا إِلَّا سَلَٰمࣰ اۖ وَلَهُمۡ رِزۡقُهُمۡ فِيهَا بُكۡرَةࣰ وَعَشِيࣰّ ا
Orada boş söz değil, hoş söz/selâm duyarlar ve orada, sabah akşam kendilerine ait rızıkları vardır.
Orada onlar boş söz işitmezler. Yalnızca “selâm!” (sözünü) işitirler. Orada rızıkları sabah akşam kendilerine sunulacaktır.
(Onlar) orada selamın dışında hiç boş söz işitmezler ve sabah akşam orada onların rızıkları da hazırdır.
تِلۡكَ ٱلۡجَنَّةُ ٱلَّتِي نُورِثُ مِنۡ عِبَادِنَا مَن كَانَ تَقِيࣰّ ا
Kullarımızdan takvâ sahibi kimselere verdiğimiz cennet işte budur.
İşte bu, kullarımızdan Allah’a karşı gelmekten sakınanlara miras kılacağımız cennettir.
İşte bu kullarımızdan Allah’a karşı gelmekten sakınanları mirasçı kılacağımız cennettir.
وَمَا نَتَنَزَّلُ إِلَّا بِأَمۡرِ رَبِّكَۖ لَهُۥ مَا بَيۡنَ أَيۡدِينَا وَمَا خَلۡفَنَا وَمَا بَيۡنَ ذَٰلِكَۚ وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيࣰّ ا
Melekler dediler ki: “Biz ancak Rabbinin emri ile ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O'na aittir. Senin Rabbin unutkan değildir.”
(Cebrail, Muhammed’e dedi ki:) “Biz (melekler) ancak Rabbinin izni ile (yeryüzüne) ineriz. Geleceğimiz, geçmişimiz ve bu ikisi arasındaki tüm olaylar O’nun tasarrufundadır. Senin Rabbin (seni) unutmuş değildir.
(Cebrâil): “(Ey Muhammed!) Biz (elçiler) ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzde, ardımızda ve bunlar arasında olan her şey Onundur ve senin Rabbin kesinlikle unutkan değildir.” (dedi.)
رَّبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَا فَٱعۡبُدۡهُ وَٱصۡطَبِرۡ لِعِبَٰدَتِهِۦۚ هَلۡ تَعۡلَمُ لَهُۥ سَمِيࣰّ ا
Allah, göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin Rabbidir. Şu halde O'na kulluk et; O'na kulluk etmek için sabırlı olunuz. O'nun bir benzeri olduğunu biliyor musun?
“(Allah) göklerin, yerin ve bu ikisi arasındaki tüm varlıkların Rabbidir. O halde sırf O’na kulluk et ve bu kulluk için sabırlı ve metanetli ol. Hiç, ismi O’nunla birlikte anılmaya değer bir başkasını tanıyor musun?”
(O) göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin Rabbidir. Şu halde sadece Ona kulluk et ve Ona kullukta sabırlı ol. Hiç Onun bir benzeri olduğunu biliyor musun?
وَيَقُولُ ٱلۡإِنسَٰنُ أَءِذَا مَا مِتُّ لَسَوۡفَ أُخۡرَجُ حَيًّا
İnsan der ki: “Öldüğüm zaman sahiden diri olarak çıkarılacak mıyım?”
İnsan: “Ben öldükten sonra mı yeniden diriltileceğim?” der.
İnsan: “Şimdi ben öldükten sonra, gerçekten (kabrimden) diri olarak çıkarılacak mıyım?” diyor.
أَوَلَا يَذۡكُرُ ٱلۡإِنسَٰنُ أَنَّا خَلَقۡنَٰهُ مِن قَبۡلُ وَلَمۡ يَكُ شَيۡـࣰٔ ا
İnsan düşünmez mi ki, daha önce hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır?
İnsan, daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattığımızı düşünmez mi?
(Peki; bu) insan, daha önce hiç bir şey değilken, gerçekten onu Bizim yarattığımızı, (hiç) düşünmüyor mu?
فَوَرَبِّكَ لَنَحۡشُرَنَّهُمۡ وَٱلشَّيَٰطِينَ ثُمَّ لَنُحۡضِرَنَّهُمۡ حَوۡلَ جَهَنَّمَ جِثِيࣰّ ا
Öyle ise, Rabbine andolsun ki, elbette onları şeytanlarla birlikte mahşerde toplayacağız; sonra onları diz üstü çökmüş vaziyette cehennemin çevresinde hazır bulunduracağız.
Rabbinin yüceliği hakkı için, onları (peşlerinden gittikleri) şeytanlarla birlikte mahşerde bir araya getireceğiz. Sonra da dizüstü çöktürerek cehennemin çevresinde toplayacağız.
Rabbine yemin olsun ki Biz, onları da şeytanları da mutlaka (âhirette) toplayacağız, sonra onları cehennemin çevre sinde diz üstü çökerterek hazır bulunduracağız.
ثُمَّ لَنَنزِعَنَّ مِن كُلِّ شِيعَةٍ أَيُّهُمۡ أَشَدُّ عَلَى ٱلرَّحۡمَٰنِ عِتِيࣰّ ا
Sonra her milletten, Rahmân olan Allah'a en çok âsi olanlar hangileri ise onları çekip ayıracağız.
Sonra her (günahkâr) topluluktan, rahmeti bol olan Allah’a baş kaldırmada ileri giden küstahları ayıracağız.
Sonra, her toplumdan Rahman (olan Allah)’a karşı en çok asi olanlar hangileri ise onları çekip ayıracağız.
ثُمَّ لَنَحۡنُ أَعۡلَمُ بِٱلَّذِينَ هُمۡ أَوۡلَىٰ بِهَا صِلِيࣰّ ا
Sonra, orayı boylamaya daha çok lâyık olanları elbette biz en iyi biliriz.
Muhakkak ki, biz onlardan hangilerinin öncelikle cehenneme gireceğini, herkesten iyi biliriz.
Sonra (cehenneme) girmeye kimlerin daha layık olduğunu ise, ancak Biz biliriz.
وَإِن مِّنكُمۡ إِلَّا وَارِدُهَاۚ كَانَ عَلَىٰ رَبِّكَ حَتۡمࣰ ا مَّقۡضِيࣰّ ا
Ey tekrar dirilişi inkâr edenler! İçinizden oraya uğramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir hükümdür.
İçinizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu Rabbinin kesinleşmiş bir hükmüdür.
Sizden o (cehenneme) uğramayacak hiç kimse kalmayacaktır ve bu, Rabbinin kesinleşmiş bir hükmüdür.
ثُمَّ نُنَجِّي ٱلَّذِينَ ٱتَّقَواْ وَّنَذَرُ ٱلظَّٰلِمِينَ فِيهَا جِثِيࣰّ ا
Sonra biz, Allah'tan sakınanları cehennemden uzak tutarız; zâlimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız.
Sonra da (günahları olduğu halde) Allah’a karşı gelmekten sakınanları kurtarırız. Zalimleri ise diz üstü çökmüş halde cehennemde bırakırız.
Sonra, Allah’a karşı gelmekten sakınanları kurtarırız ve zâlimleri de diz üstü çökerterek orada bırakırız.
وَإِذَا تُتۡلَىٰ عَلَيۡهِمۡ ءَايَٰتُنَا بَيِّنَٰتࣲ قَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لِلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ أَيُّ ٱلۡفَرِيقَيۡنِ خَيۡرࣱ مَّقَامࣰ ا وَأَحۡسَنُ نَدِيࣰّ ا
Onlara âyetlerimiz apaçık okunduğu zaman, inkâr edenler inananlara, “Hangi grubun makamı daha iyi ve yeri daha güzeldir?” dediler.
Ayetlerimiz kendilerine apaçık bir şekilde okunduğu zaman, inkârcılar, inananlara: “(Bu) iki topluluktan konum olarak hangisi daha üstün ve güçlü, hangisi daha seçkindir?” dediler.
Kendilerine apaçık olan âyetlerimiz okunduğunda o kâfirler, îman edenlere: “İki gruptan hangisinin makamı daha iyi, topluluğu daha güzeldir?” dediler.
وَكَمۡ أَهۡلَكۡنَا قَبۡلَهُم مِّن قَرۡنٍ هُمۡ أَحۡسَنُ أَثَٰثࣰ ا وَرِءۡيࣰ ا
Oysa, biz onlardan önce gelip geçen, onlardan daha güçlü ve dış görünüş olarak onlardan daha üstün olan nice nesilleri helâk ettik.
Onlardan önce serveti ve görüntüsü daha güzel nice nesilleri helâk ettik.
Oysa Biz onlardan önce daha varlıklı ve daha gösterişli nice nesilleri helâk ettik.
قُلۡ مَن كَانَ فِي ٱلضَّلَٰلَةِ فَلۡيَمۡدُدۡ لَهُ ٱلرَّحۡمَٰنُ مَدًّاۚ حَتَّىٰٓ إِذَا رَأَوۡاْ مَا يُوعَدُونَ إِمَّا ٱلۡعَذَابَ وَإِمَّا ٱلسَّاعَةَ فَسَيَعۡلَمُونَ مَنۡ هُوَ شَرࣱّ مَّكَانࣰ ا وَأَضۡعَفُ جُندࣰ ا
De ki: “Kim sapıklık içinde ise, Rahmân ona uzun bir süre tanısın. Sonunda onlar uyarıldıkları azabı veya kıyamet saatini görünce, o zaman kimlerin yerinin daha kötü ve taraftarlarının daha zayıf olduğunu öğreneceklerdir.”
De ki: “Kim sapıklık içinde ise Rahman (olan Allah) ona istenildiği kadar süre versin (ne çıkar). Nihayet kendilerine vaad olunan azabı, ya da kıyameti gördüklerinde kimin yeri daha kötüymüş, kimin taraftarları daha zayıfmış görecekler/bilecekler!”ğ
(Ey Muhammed! Onlara): “Rahman (olan Allah), sapkınlık içerisindekilere ne kadar geniş imkân verirse versin, sonunda onlar vâdedilen azabı ya da kıyameti görünce; mevki ve makamı daha kötü ve askeri daha zayıf olanın kim olduğunu öğrenecekler.” de.
وَيَزِيدُ ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ ٱهۡتَدَوۡاْ هُدࣰ ىۗ وَٱلۡبَٰقِيَٰتُ ٱلصَّٰلِحَٰتُ خَيۡرٌ عِندَ رَبِّكَ ثَوَابࣰ ا وَخَيۡرࣱ مَّرَدًّا
Allah, doğru yolda gidenlerin hidayetini arttırır. Kalıcı olan iyi işler, Rabbinin katında hem ödül bakımından daha iyi, hem de sonuç olarak daha hayırlıdır.
Allah, doğruya erenlerin hidayetini (iman gücünü) artırır. Kalıcı olan yararlı işler, Rabbinin yanında hem mükâfat bakımından hem de varılacak yer bakımından daha hayırlıdır.
Allah, hak yola gidenlerin hidâyetini artırır. Baki kalan hayırlı işler ise, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlı, sonuç bakımından daha iyidir.
أَفَرَءَيۡتَ ٱلَّذِي كَفَرَ بِـَٔايَٰتِنَا وَقَالَ لَأُوتَيَنَّ مَالࣰ ا وَوَلَدًا
Âyetlerimizi inkâr eden ve “Muhakkak sûrette bana mal ve evlat verilecek” diyen adamı gördün mü?
(Ey Resul!) Şu ayetlerimizi inkâr eden ve: “Bana kesinlikle mal ve evlat verilecek” diyen adamı hiç düşündün mü?
Ayetlerimizi inkâr eden ve: “Elbette bana mal ve çocuklar verilecektir.” diyen (adamı) gördün mü?
أَطَّلَعَ ٱلۡغَيۡبَ أَمِ ٱتَّخَذَ عِندَ ٱلرَّحۡمَٰنِ عَهۡدࣰ ا
O kişi gaybı mı bildi, yoksa Allah'ın katından bir söz mü aldı?
Yoksa o beşerî algı ve tasavvurların ulaşamayacağı bir görüş alanına mı girdi? Yahut sınırsız rahmet sahibi (olan Allah) ile bir sözleşme mi yaptı?
O (adam) bilinmeyen geleceği mi biliyor, yoksa Rahman (olan Allah)’ın katından bir söz mü aldı?
كَلَّاۚ سَنَكۡتُبُ مَا يَقُولُ وَنَمُدُّ لَهُۥ مِنَ ٱلۡعَذَابِ مَدࣰّ ا
Kesinlikle hayır! Biz onun söylediklerini yazacağız ve azabını uzattıkça uzatacağız.
Hayır (hiç de onun dediği gibi değil), onun (bu) söylediğini kaydedeceğiz ve (ayetlerimizle alay ettiği için) onun (ahirette çekeceği) azabın süresini uzattıkça uzatacağız.
Kesinlikle hayır! Biz, onun söylediklerini (tek tek) yazacağız ve azabını da uzattıkça uzatacağız.
وَنَرِثُهُۥ مَا يَقُولُ وَيَأۡتِينَا فَرۡدࣰ ا
Onun dediğine biz vâris oluruz, kendisi de bize yapayalnız gelir.
O söylediği (mal ve evlat gibi) şeyleri hep elinden alacağız ve o bize tek başına (malsız ve evlatsız olarak) gelecek.
O adamın sözünü ettiği (malı ve çocukları sonunda) Bize kalacak ve kendisi huzurumuza tek başına gelecektir.
وَٱتَّخَذُواْ مِن دُونِ ٱللَّهِ ءَالِهَةࣰ لِّيَكُونُواْ لَهُمۡ عِزࣰّ ا
Onlar kendilerine bir itibar ve kuvvet olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler.
Onlar, kendileri için bir şeref, kuvvet ve statü (kaynağı) olsunlar diye, Allah’tan başkalarını da ilâhlar edindiler.
(O müşrikler, sadece) kendilerine şeref kazandırsın diye Allah’tan başka ilâhlar edindiler.
كَلَّاۚ سَيَكۡفُرُونَ بِعِبَادَتِهِمۡ وَيَكُونُونَ عَلَيۡهِمۡ ضِدًّا
Hayır, hayır! Onların tapınmalarını tanımayacaklar ve onlara hasım olacaklar.
Hayır; (o yalancı ilahlar) onların tapınışlarını inkâr edecekler ve onlara azılı düşman kesilecekler.
Hayır! (Böyle olmayacak. O yalancı ilâhlar) onların kulluklarını inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır.
أَلَمۡ تَرَ أَنَّآ أَرۡسَلۡنَا ٱلشَّيَٰطِينَ عَلَى ٱلۡكَٰفِرِينَ تَؤُزُّهُمۡ أَزࣰّ ا
Görmedin mi? Biz, kâfirlerin üzerine kendilerini isyankârlığa sevk eden şeytanları gönderdik.
Görmüyor musun ki biz inkârcılara (kötü niyet ve eylemlerinden dolayı) şeytanları musallat ediyoruz, (onlar da günaha ve azgınlığa teşvik ederek) onları oynatıp duruyorlar.
Kâfirlerin üzerine onları sürekli kışkırtan şeytanlar gönderdiğimizi bilmiyor musun?
فَلَا تَعۡجَلۡ عَلَيۡهِمۡۖ إِنَّمَا نَعُدُّ لَهُمۡ عَدࣰّ ا
Öyle ise onlar hakkında acele etme! Biz onlar için teker teker sayıyoruz.
(Ey Resul!) Şu hâlde, onların azaba uğramalarını istemekte acele etme! Biz onların günlerini aksatmadan sayıyoruz.
Onlara karşı (azap konusunda) acele etme. Zîrâ Biz, onların (ecel) günlerini tek tek sayıyoruz.
يَوۡمَ نَحۡشُرُ ٱلۡمُتَّقِينَ إِلَى ٱلرَّحۡمَٰنِ وَفۡدࣰ ا
85,86. Takvâ sahiplerini Rahmân'ın huzurunda, O'na gelmiş konuklar olarak topladığımız gün, suçluları suya götürür gibi cehenneme süreriz.
O gün kötülükten sakınanları seçkin konuklara yaraşır bir saygınlıkla, Rahman’ın huzurunda bir araya getireceğiz.
Allah’a karşı hata etmekten sakınanları (binekler üzerinde) ikram ile Rahman’ın huzuruna götürdüğümüz gün,
وَنَسُوقُ ٱلۡمُجۡرِمِينَ إِلَىٰ جَهَنَّمَ وِرۡدࣰ ا
85,86. Takvâ sahiplerini Rahmân'ın huzurunda, O'na gelmiş konuklar olarak topladığımız gün, suçluları suya götürür gibi cehenneme süreriz.
Suçluları da susuz olarak cehenneme süreceğiz.
Günâhkârları da susamış (sürüler) halinde cehenneme süreceğimiz gün,
لَّا يَمۡلِكُونَ ٱلشَّفَٰعَةَ إِلَّا مَنِ ٱتَّخَذَ عِندَ ٱلرَّحۡمَٰنِ عَهۡدࣰ ا
O gün, Rahmân'ın katında bir söz almamış olandan başkası asla şefaatte bulunamayacaktır.
Rahman’ın huzurunda, söz almış olanlar dışında hiç kimse şefaat edemeyecek.
Rahman’ın yetki verdiği kimseler dışında hiç kimse bir başkasına şefâat, edemez.
وَقَالُواْ ٱتَّخَذَ ٱلرَّحۡمَٰنُ وَلَدࣰ ا
“Rahmân çocuk edindi” dediler.
(Onlar:) “Rahman (olan Allah), bir çocuk edindi” dediler.
(Bir de o kâfirler): “Rahman çocuk edindi.” dediler.
لَّقَدۡ جِئۡتُمۡ شَيۡـًٔا إِدࣰّ ا
Gerçekten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız.
Andolsun ki, (bunu söylemekle) siz gerçekten çok çirkin bir iddia ortaya atmış oldunuz.
Yemin olsun, siz çok çirkin bir iddiâ ileri sürdünüz.
تَكَادُ ٱلسَّمَٰوَٰتُ يَتَفَطَّرۡنَ مِنۡهُ وَتَنشَقُّ ٱلۡأَرۡضُ وَتَخِرُّ ٱلۡجِبَالُ هَدًّا
90,91. Rahmân'a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir.
90-91.Rahman’a çocuk isnat etmelerinden ötürü, neredeyse gökler yarılacak, yer çatlayacak ve dağlar yıkılıp göçüverecekti.
90,91. (Onların) Rahman’a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden neredeyse, gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecekti.
أَن دَعَوۡاْ لِلرَّحۡمَٰنِ وَلَدࣰ ا
90,91. Rahmân'a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir.
90-91.Rahman’a çocuk isnat etmelerinden ötürü, neredeyse gökler yarılacak, yer çatlayacak ve dağlar yıkılıp göçüverecekti.
90,91. (Onların) Rahman’a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden neredeyse, gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecekti.
وَمَا يَنۢبَغِي لِلرَّحۡمَٰنِ أَن يَتَّخِذَ وَلَدًا
Halbuki çocuk edinmek Rahmân'ın şânına yakışmaz.
Oysa çocuk edinmek Rahman’ın şanına yakışmaz.
Rahman (olan Allah)’a çocuk edinmek asla yaraşmaz.
إِن كُلُّ مَن فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ إِلَّآ ءَاتِي ٱلرَّحۡمَٰنِ عَبۡدࣰ ا
Göklerde ve yerde olan herkes, istisnasız birer kul olarak Rahmân'a gelecektir.
Göklerde ve yerde olan herkes Rahman (olan Allah’ın) huzuruna birer kul olarak gelecektir.
(Zira) göklerde ve yerdekilerin tümü Rahman (olan Allah)’ın huzuruna, ancak ve ancak birer kul olarak gelecektir.
لَّقَدۡ أَحۡصَىٰهُمۡ وَعَدَّهُمۡ عَدࣰّ ا
O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tespit etmiştir.
Andolsun ki, O bunların hepsini bilgisiyle kuşatmış, sayılarını tespit etmiştir.
Yemin olsun (Allah) onların tümünü (bilgisiyle) kuşatmış, onları (ve yaptıklarını) tek tek saymıştır.
وَكُلُّهُمۡ ءَاتِيهِ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ فَرۡدًا
Bunların hepsi de kıyamet gününde O'nun huzuruna tek başına gelecektir.
Onların hepsi kıyamet günü O’na tek başına gelecektir.
Ve onların tamamı, kıyamet günü O (Allah’ın huzuru)na yapayalnız gelecekler.
إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ سَيَجۡعَلُ لَهُمُ ٱلرَّحۡمَٰنُ وُدࣰّ ا
İman edip iyi amellerde bulunanlara gelince, Allah onlar için bir sevgi yaratacaktır.
İnanıp faydalı işler yapanlar için Rahman (olan Allah, kalplerde) bir sevgi yaratarak (onları herkese) sevdirecektir.
(Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlar için Rahman (olan Allah, gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.
فَإِنَّمَا يَسَّرۡنَٰهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ ٱلۡمُتَّقِينَ وَتُنذِرَ بِهِۦ قَوۡمࣰ ا لُّدࣰّ ا
Biz Kur'ân'ı, sadece Allah'tan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye, senin dilinle kolaylaştırdık.
(Ey Resul!) Biz, Allah’a karşı gelmekten sakınanları Kur’an ile müjdeleyesin, inat eden bir topluluğu da uyarasın diye, onu senin dilinle (Arapça indirip) kolaylaştırdık.
(Ey Muhammed!) Biz, bu (Kur’an’ı) Allah’a karşı gelmekten sakınanları müjdelemen ve ona şiddetle karşı çıkan bir topluluğu da uyarman için senin dilinle (indirerek) kolaylaştırdık.
وَكَمۡ أَهۡلَكۡنَا قَبۡلَهُم مِّن قَرۡنٍ هَلۡ تُحِسُّ مِنۡهُم مِّنۡ أَحَدٍ أَوۡ تَسۡمَعُ لَهُمۡ رِكۡزَۢا
Çünkü onlardan önce nice nesilleri yok ettik. Şimdi sen, onlardan herhangi birinden bir varlık işareti hissedebiliyor veya onlara ait cılız bir ses işitebiliyor musun?
Biz bu inatçılardan önce nice kuşakları yok ettik. Şimdi onların hiçbirini ortalıkta görüyor ya da onlardan gelen en küçük bir ses duyuyor musun?
(Ve) Bizim, onlardan önce helâk ettiğimiz nesillerin herhangi birinden (şimdi bir varlık) hissediyor veya onlara ait cılız bir ses işitiyor musun?