قَدۡ أَفۡلَحَ ٱلۡمُؤۡمِنُونَ
Müminler kesinlikle kurtuluşa ermiştir.
Hakiki mü’minler, gerçekten kurtuluşa ereceklerdir.
Mü’minler gerçekten umdukları hayra ulaşmıştır.
The Believers · Mekkî · 118 âyet · Nüzul sırası 74
The surah takes its name, Al-Mu'minun, from the first verse.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
قَدۡ أَفۡلَحَ ٱلۡمُؤۡمِنُونَ
Müminler kesinlikle kurtuluşa ermiştir.
Hakiki mü’minler, gerçekten kurtuluşa ereceklerdir.
Mü’minler gerçekten umdukları hayra ulaşmıştır.
ٱلَّذِينَ هُمۡ فِي صَلَاتِهِمۡ خَٰشِعُونَ
Ki onlar namazlarını huşû içinde kılarlar.
Onlar, namazlarında derin bir saygı, huşu ve alçakgönüllülük içindedirler.
2,3,4. O (mü’minler) namazlarında huşu sahibidirler ve boş söz (ve yararsız şeyler)den yüz çevirirler, zekât (görevlerini) yerine getirirler.
وَٱلَّذِينَ هُمۡ عَنِ ٱللَّغۡوِ مُعۡرِضُونَ
Boş şeylerden yüz çevirirler.
Onlar, boş ve anlamsız şeylerden uzak dururlar.
2,3,4. O (mü’minler) namazlarında huşu sahibidirler ve boş söz (ve yararsız şeyler)den yüz çevirirler, zekât (görevlerini) yerine getirirler.
وَٱلَّذِينَ هُمۡ لِلزَّكَوٰةِ فَٰعِلُونَ
Arınmak için çalışırlar.
Onlar, zekât vermek için çalışırlar.
2,3,4. O (mü’minler) namazlarında huşu sahibidirler ve boş söz (ve yararsız şeyler)den yüz çevirirler, zekât (görevlerini) yerine getirirler.
وَٱلَّذِينَ هُمۡ لِفُرُوجِهِمۡ حَٰفِظُونَ
İffetlerini korurlar.
Onlar, iffetlerini korurlar.
5,6. Ve o (mü’minler) eşleri veya cariyeleri dışında mahrem yerlerini (herkesten) korurlar. Onların (bu iki durumda da) ayıplanmaları söz konusu değildir.
إِلَّا عَلَىٰٓ أَزۡوَٰجِهِمۡ أَوۡ مَا مَلَكَتۡ أَيۡمَٰنُهُمۡ فَإِنَّهُمۡ غَيۡرُ مَلُومِينَ
Ancak eşleri ve ellerinin altında sahip oldukları hariç. Bunlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.
Yalnız eşleri ya da akitleri aracılığıyla sahip bulundukları bunun dışındadır. (Bunlarla olan ilişkilerinden dolayı) ayıplanmaları söz konusu olmaz.
5,6. Ve o (mü’minler) eşleri veya cariyeleri dışında mahrem yerlerini (herkesten) korurlar. Onların (bu iki durumda da) ayıplanmaları söz konusu değildir.
فَمَنِ ٱبۡتَغَىٰ وَرَآءَ ذَٰلِكَ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡعَادُونَ
Ama bunun ötesine gitmek isteyen olursa, işte onlar haddi aşanlardır.
Ama kim(ler) de bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşanlardır.
Kim bunun ötesini ararsa, işte onlar sınırı aşmış olurlar.
وَٱلَّذِينَ هُمۡ لِأَمَٰنَٰتِهِمۡ وَعَهۡدِهِمۡ رَٰعُونَ
Müminler emanetleri korur ve verdikleri sözleri yerine getirirler.
Onlar, emanetlerine ve sözleşmelerine sadakat gösterirler.
8,9. Ve o (mü’minler) emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler ve namazlarına devam ederler.
وَٱلَّذِينَ هُمۡ عَلَىٰ صَلَوَٰتِهِمۡ يُحَافِظُونَ
Namazlarını korurlar/eda ederler.
Onlar, haktan yana duruşlarını/ilahi iradeye teslimiyetlerini muhafaza ederler (şartlar ne olursa olsun taviz vermeden Hakkın yanında yer almaya devam ederler).
8,9. Ve o (mü’minler) emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler ve namazlarına devam ederler.
أُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡوَٰرِثُونَ
İşte asıl vâris olacaklar onlardır.
10-11.İşte onlar, temelli kalacakları Firdevs cennetlerine varis olanlardır.
10,11. İşte (dünya hâkimiyetine ve cennete) sadece onlar vâris olurlar. Firdevs (cennetin)’e vâris olan bu kimseler, orada sonsuz kalırlar.
ٱلَّذِينَ يَرِثُونَ ٱلۡفِرۡدَوۡسَ هُمۡ فِيهَا خَٰلِدُونَ
Onlar Firdevs'e vâris olacaklar ve orada çok uzun süreli kalacaklardır.
10-11.İşte onlar, temelli kalacakları Firdevs cennetlerine varis olanlardır.
10,11. İşte (dünya hâkimiyetine ve cennete) sadece onlar vâris olurlar. Firdevs (cennetin)’e vâris olan bu kimseler, orada sonsuz kalırlar.
وَلَقَدۡ خَلَقۡنَا ٱلۡإِنسَٰنَ مِن سُلَٰلَةࣲ مِّن طِينࣲ
Andolsun ki biz, insanı çamurun özünden yarattık.
Andolsun ki, biz, insan türünü süzme çamurdan yarattık.
12,13. Yemin olsun Biz insanı, çamurdan süzerek yarattık. Sonra o (çamurdan süzüleni,) insan tohumu halinde sağlam bir karargâh (olan ana karnına) yerleştirdik.
ثُمَّ جَعَلۡنَٰهُ نُطۡفَةࣰ فِي قَرَارࣲ مَّكِينࣲ
Sonra onu döl suyu damlası halinde sağlam bir yere yerleştirdik.
Sonra(ki yaratılışlarda) onu sperm hâlinde sağlam bir yere (ana rahmine) yerleştirdik.
12,13. Yemin olsun Biz insanı, çamurdan süzerek yarattık. Sonra o (çamurdan süzüleni,) insan tohumu halinde sağlam bir karargâh (olan ana karnına) yerleştirdik.
ثُمَّ خَلَقۡنَا ٱلنُّطۡفَةَ عَلَقَةࣰ فَخَلَقۡنَا ٱلۡعَلَقَةَ مُضۡغَةࣰ فَخَلَقۡنَا ٱلۡمُضۡغَةَ عِظَٰمࣰ ا فَكَسَوۡنَا ٱلۡعِظَٰمَ لَحۡمࣰ ا ثُمَّ أَنشَأۡنَٰهُ خَلۡقًا ءَاخَرَۚ فَتَبَارَكَ ٱللَّهُ أَحۡسَنُ ٱلۡخَٰلِقِينَ
Sonra bu döl suyu damlasından, döllenmiş hücreyi yarattık; sonra bu döllenmiş hücreden de cenini ve ceninden kemikleri yarattık; sonra da kemiklere et giydirip onu yepyeni bir varlık halinde ortaya çıkarttık. Yaratanların en üstünü olan Allah'ın şanı ne yücedir!
Sonra bu spermi döllenmiş yumurta yaptık, rahîm duvarına yerleşen bu yumurtayı embriyo haline soktuk. Embriyoda kemik oluşturduk. Sonra da kemiklere et giydirip başka bir yaratılışla (ruh vererek) insan haline getirdik. Yaratanların en iyisi olan Allah’ın şanı ne yücedir!
Sonra o insan tohumundan, pıhtılaşmış kanı (embriyoyu) yarattık. Pıhtılaşmış kandan (şekli) belli belirsiz (bir çiğnemlik) et parçası yarattık. Daha sonra o (şekli) belli belirsiz (bir çiğnemlik) et parçasından, kemikler yarattık. Ardından da kemiklere et giydirdik sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir.
ثُمَّ إِنَّكُم بَعۡدَ ذَٰلِكَ لَمَيِّتُونَ
Sonra bunun ardından kesinlikle öleceksiniz.
Sonra siz bunun ardından muhakkak öleceksiniz.
15,16. Sonra siz, bunun ardından öleceksiniz. Sonra kıyamet günü, kesinlikle diriltileceksiniz.
ثُمَّ إِنَّكُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ تُبۡعَثُونَ
Sonra kıyamet günü tekrar diriltileceksiniz.
Sonra siz, kıyamet gününde muhakkak (tekrar) diriltileceksiniz.
15,16. Sonra siz, bunun ardından öleceksiniz. Sonra kıyamet günü, kesinlikle diriltileceksiniz.
وَلَقَدۡ خَلَقۡنَا فَوۡقَكُمۡ سَبۡعَ طَرَآئِقَ وَمَا كُنَّا عَنِ ٱلۡخَلۡقِ غَٰفِلِينَ
Andolsun biz, sizin üzerinizde yedi yol/yörünge yarattık. Biz yarattıklarımızdan habersiz değiliz.
Gerçekten biz sizin üzerinizde yedi yol (yörünge) yarattık ve şüphesiz, biz yarattığımız âlemden hiçbir şekilde habersiz değiliz.
Yemin olsun Biz sizin üzerinizde yedi (yol) sistem yarattık ve Biz, ne yarattığımızı çok iyi biliriz.
وَأَنزَلۡنَا مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءَۢ بِقَدَرࣲ فَأَسۡكَنَّٰهُ فِي ٱلۡأَرۡضِۖ وَإِنَّا عَلَىٰ ذَهَابِۭ بِهِۦ لَقَٰدِرُونَ
Gökten uygun bir ölçüde yağmur indirip onu yeryüzünde durdurduk. Bizim onu gidermeye de elbet gücümüz yeter.
Biz, gökten belli bir ölçüde su indirdik de (faydalanmanız için) onu yeryüzünde (göl, yeraltı suları gibi doğal depolarda) tuttuk. Bizim onu (kurutarak) tamamen gidermeye de elbette gücümüz yeter.
Biz, gökten suyu belirli bir ölçüye göre indirdik ve onun yerde durmasını sağladık. Şüphesiz Biz, onu giderme gücüne de sahibiz.
فَأَنشَأۡنَا لَكُم بِهِۦ جَنَّٰتࣲ مِّن نَّخِيلࣲ وَأَعۡنَٰبࣲ لَّكُمۡ فِيهَا فَوَٰكِهُ كَثِيرَةࣱ وَمِنۡهَا تَأۡكُلُونَ
Böylece, yağmur suyunun sayesinde sizin yararınıza hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik. Bunlarda sizin için birçok meyve vardır ve siz onlardan yersiniz.
Onunla sizin için hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik. Bu bağ ve bahçelerde sizin için pek çok meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz.
Böylece onunla size içlerinde, yiyip durduğunuz çok sayıda meyveler bulunan hurma ve üzüm bahçeleri yarattık.
وَشَجَرَةࣰ تَخۡرُجُ مِن طُورِ سَيۡنَآءَ تَنۢبُتُ بِٱلدُّهۡنِ وَصِبۡغࣲ لِّلۡأٓكِلِينَ
Tûr-i Sînâ'da da bir ağaç daha meydana getirdik ki, bu ağaç hem yağ, hem de yiyenlerin ekmeğine katık edecekleri zeytin verir.
Yine o su ile Tûr-i Sina dağında biten bir ağaç (zeytin ağacı) yarattık ki (meyvesi) hem yağ hem de yiyenlere katık olur.
Ve (o sudan) bir de Sina dağında yetişen hem yağ hem de yiyenlerin (ekmeğine) katık (edecekleri zeytin) veren, bir ağaç (türü de yarattık).
وَإِنَّ لَكُمۡ فِي ٱلۡأَنۡعَٰمِ لَعِبۡرَةࣰۖ نُّسۡقِيكُم مِّمَّا فِي بُطُونِهَا وَلَكُمۡ فِيهَا مَنَٰفِعُ كَثِيرَةࣱ وَمِنۡهَا تَأۡكُلُونَ
Hayvanlarda da alınacak dersler vardır. Onların karınlarında oluşandan size içiririz. Onlarda sizin için birçok fayda daha vardır. Etlerinden de yersiniz.
Hayvanlarda sizin için elbette bir ibret vardır. Onların içlerindeki sütten size içiririz. Onlarda sizin için daha birçok faydalar da vardır ve etlerinden de yersiniz.
Gerçekten karınlarının içerisinde (yaratılan sütten) içirdiğimiz birçok şekilde yararlandığınız ve (etlerinden) yediğiniz ehli hayvanlarda da sizin için ibretler vardır.
وَعَلَيۡهَا وَعَلَى ٱلۡفُلۡكِ تُحۡمَلُونَ
Onların üzerinde ve gemilerde taşınırsınız.
Hem onlarla hem de gemilerle taşınırsınız.
O (ehli hayvanların) üzerinde ve gemilerde taşınırsınız.
وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوۡمِهِۦ فَقَالَ يَٰقَوۡمِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنۡ إِلَٰهٍ غَيۡرُهُۥٓۚ أَفَلَا تَتَّقُونَ
Andolsun ki, Nûh'u kavmine gönderdik ve o, “Ey kavmim! Allah'a kulluk ediniz. Sizin için O'ndan başka bir tanrı yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?” dedi.
Andolsun biz, Nuh’u kendi kavmine (resul olarak) gönderdik de onlara dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur. Allah’a karşı gelmekten hâlâ sakınmayacak mısınız?”
Yemin olsun, Biz Nûh’u kendi toplumuna (Peygamber olarak) gönderdik. O (toplumuna): “Ey Kavmim! (Sadece) Allah’a kulluk edin. Sizin için Ondan başka bir ilâh yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?” dedi.
فَقَالَ ٱلۡمَلَؤُاْ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَوۡمِهِۦ مَا هَٰذَآ إِلَّا بَشَرࣱ مِّثۡلُكُمۡ يُرِيدُ أَن يَتَفَضَّلَ عَلَيۡكُمۡ وَلَوۡ شَآءَ ٱللَّهُ لَأَنزَلَ مَلَٰٓئِكَةࣰ مَّا سَمِعۡنَا بِهَٰذَا فِيٓ ءَابَآئِنَا ٱلۡأَوَّلِينَ
Kavminin inkâr edenlerinden ileri gelenler dediler ki: “Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Size üstünlük taslamak istiyor. Eğer Allah dileseydi, kesinlikle melekleri indirirdi. Bunları geçmiş atalarımızdan duymadık.”
Bunun üzerine, kavminden inkârcıların önde gelenleri dediler ki: “Bu, sizin gibi bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah dileseydi, bize bir melek gönderirdi. Onun söylediklerini eski atalarımızdan hiç duymamıştık.”
Bunun üzerine toplumunun ileri gelen kâfirleri: “Bu sadece size karşı üstünlük elde etmek isteyen, sizin gibi bir insandır. Eğer Allah (Peygamber göndermek) isteseydi kesinlikle bir melek gönderirdi. Hem biz geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık.” dediler.
إِنۡ هُوَ إِلَّا رَجُلُۢ بِهِۦ جِنَّةࣱ فَتَرَبَّصُواْ بِهِۦ حَتَّىٰ حِينࣲ
“Bu, deliden başka bir şey değildir. Öyleyse bir süreye kadar onu gözetleyip bekleyelim bakalım.”
“Bu adam bir deliden başka bir şey değildir. Bir süre için onu gözetim altında tutunuz.”
(Ve devamla): “Bu adam bir deliden başka bir şey değil. Onu bir süre gözetim altında tutun.” (dediler.)
قَالَ رَبِّ ٱنصُرۡنِي بِمَا كَذَّبُونِ
Nûh da, “Ey Rabbim, yalanlamalarına karşı bana yardım et!” dedi.
(Nuh:) “Ey Rabbim! Beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!” diye dua etti.
(Nuh). “Ey Rabbim! Onların beni yalanlamalarına karşılık, bana yardım et.” dedi.
فَأَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡهِ أَنِ ٱصۡنَعِ ٱلۡفُلۡكَ بِأَعۡيُنِنَا وَوَحۡيِنَا فَإِذَا جَآءَ أَمۡرُنَا وَفَارَ ٱلتَّنُّورُ فَٱسۡلُكۡ فِيهَا مِن كُلࣲّ زَوۡجَيۡنِ ٱثۡنَيۡنِ وَأَهۡلَكَ إِلَّا مَن سَبَقَ عَلَيۡهِ ٱلۡقَوۡلُ مِنۡهُمۡۖ وَلَا تُخَٰطِبۡنِي فِي ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓاْ إِنَّهُم مُّغۡرَقُونَ
Biz de ona şöyle vahyettik: “Bizim kontrolümüz ve tâlimatımızla gemiyi yap. Emrimiz gelip de sular kaynayınca, her cinsten birer çifti ve aleyhinde hüküm verilmiş olanlar dışında aileni de gemiye bindir. Zâlimler hakkında benden bir şey isteme! Şüphesiz onlar boğulacaklardır.”
Biz ona vahiy yoluyla bildirdik ki: “Bizim gözetimimiz altında ve bildirdiğimiz şekilde gemiyi yap. Emrimiz gelip tandır kaynadığı (yeryüzünde suların coşup fışkırdığı) zaman her cinsten birer çift ile haklarında azap hükmü takdir edilmiş olanlar dışında kalan aile halkını yanına al! Zalimler(in kurtulması) için sakın bana başvurma! Çünkü onlar boğulmayı hak etmişlerdir.”
Biz de ona: “(Ey Nûh!) Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle o gemiyi yap. Sonunda Bizim emrimiz gelip tandır kaynamaya başlayınca, çifti olan her şeyden ikişer (tane) ve (küfründen dolayı) helâki kesinleşmiş olan (eşin) dışında, aileni ona yükle. Tufanda boğulmayı hak eden zâlimler konusunda da (sakın) Benimle muhâtap olma.” diye vahyettik.
فَإِذَا ٱسۡتَوَيۡتَ أَنتَ وَمَن مَّعَكَ عَلَى ٱلۡفُلۡكِ فَقُلِ ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ ٱلَّذِي نَجَّىٰنَا مِنَ ٱلۡقَوۡمِ ٱلظَّٰلِمِينَ
“Sen ve beraberindekiler gemiye binip yerleşince, ‘Bizi bu zâlim toplumdan kurtaran Allah'a hamdolsun' de!”
Sen ve beraberindeki kimseler, gemiye bindiğiniz zaman: “Bütün övgüler, bizi zalim kavmin elinden kurtaran Allah’a aittir” de.
(Ve): “Sen, yanındakilerle birlikte gemiye bindiğinde: ‘Bizi bu zâlimler topluluğundan kurtaran Allah’a hamdolsun’ de.”
وَقُل رَّبِّ أَنزِلۡنِي مُنزَلࣰ ا مُّبَارَكࣰ ا وَأَنتَ خَيۡرُ ٱلۡمُنزِلِينَ
“Ey Rabbim! Beni uğurlu bir yere indir. Bunu en iyi yapan sensin, de!”
Yine de ki: “Ya Rabbi! Beni güvenli ve kutlu bir yere indir. Çünkü sen konuk ağırlayanların en hayırlısısın.”
“Ey Rabbim! Beni bereketli bir yere indir. Sen, konaklatanların en hayırlısısın de.” (diye vahyettik.)
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتࣲ وَإِن كُنَّا لَمُبۡتَلِينَ
Şüphesiz bu olguda dersler vardır. Biz, kesinlikle denemekteyiz.
Şüphesiz bu olayda ibretler vardır. Biz gerçekten (kullarımızı) imtihan etmekteyiz.
Şüphesiz bunda birtakım ibretler vardır ve gerçekten Biz, (kullarımızı böyle) imtihan ederiz.
ثُمَّ أَنشَأۡنَا مِنۢ بَعۡدِهِمۡ قَرۡنًا ءَاخَرِينَ
Sonra bunların ardından başka bir nesil meydana getirdik.
Sonra onların (Nuh kavminin) ardından başka bir nesli (Âd kavmini) dünyaya getirdik.
Sonra onların ardından başka nesiller, yarattık.
فَأَرۡسَلۡنَا فِيهِمۡ رَسُولࣰ ا مِّنۡهُمۡ أَنِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنۡ إِلَٰهٍ غَيۡرُهُۥٓۚ أَفَلَا تَتَّقُونَ
Onlara içlerinden, “Allah'a kulluk ediniz, sizin O'ndan başka hiçbir tanrınız yoktur, saygı duymuyor musunuz?” diyen bir peygamber gönderdik.
Onlara da: “Allah’a kulluk ediniz, O’ndan başka bir ilahınız yoktur, O’na karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?” diyen kendilerinden bir Resul (olan Hûd’u) gönderdik.
Onlara da kendi içlerinden: “(sadece) Allah’a kulluk edin. Sizin için Ondan başka bir ilâh yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?” (desin diye) Peygamber gönderdik.
وَقَالَ ٱلۡمَلَأُ مِن قَوۡمِهِ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَكَذَّبُواْ بِلِقَآءِ ٱلۡأٓخِرَةِ وَأَتۡرَفۡنَٰهُمۡ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا مَا هَٰذَآ إِلَّا بَشَرࣱ مِّثۡلُكُمۡ يَأۡكُلُ مِمَّا تَأۡكُلُونَ مِنۡهُ وَيَشۡرَبُ مِمَّا تَشۡرَبُونَ
İnkâr eden ve âhiret buluşmasını yalanlayan kavminin ileri gelenleri ve kendilerine dünya hayatında nimet verdiklerimiz, şöyle dediler: “Bu da sizin gibi, insandan başka bir şey değildir. Yediğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor.”
O Resulün kavminden, Allah’ı inkâr eden, ahireti yalanlayan ve bizim dünya hayatında kendilerine bolca nimet verdiğimiz ileri gelenler şöyle dediler: “O da ancak sizin gibi bir insandır. Yediklerinizden yiyor, içtiklerinizden içiyor.”
(Peygambere;) kendi kavminden, kâfir olan, âhirete kavuşmayı yalanlayan ve kendilerine dünya hayatında nîmet verdiğimiz ileri gelen adamlar: “Bu, sizin yediklerinizden yiyen, içtiklerinizden içen, sizin gibi bir insandır.” dediler.
وَلَئِنۡ أَطَعۡتُم بَشَرࣰ ا مِّثۡلَكُمۡ إِنَّكُمۡ إِذࣰ ا لَّخَٰسِرُونَ
Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz, o zaman siz kaybedersiniz.
“Hal böyleyken kalkar da kendiniz gibi ölümlü birine tabi olursanız, o takdirde kaybeden mutlaka siz olursunuz.”
(Ve devamla): “Yemin olsun eğer siz sizin gibi bir insana itaat ederseniz, kesinlikle aldanırsınız.”
أَيَعِدُكُمۡ أَنَّكُمۡ إِذَا مِتُّمۡ وَكُنتُمۡ تُرَابࣰ ا وَعِظَٰمًا أَنَّكُم مُّخۡرَجُونَ
O size, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken tekrar dirileceğinizi mi söylüyor?
“(Bu adam) size, ölüp toprağa karıştıktan ve iskelete döndükten sonra yeniden dirileceğinizi mi vaat ediyor?”
“O sizi ölüp toprak ve kemik olduktan sonra, yeniden diriltileceksiniz diye mi korkutuyor?”
۞هَيۡهَاتَ هَيۡهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَ
Oysa bu size söylenenler, gerçek olmaktan ne kadar uzak!
“O tehdit edildiğiniz (öldükten sonra dirilmek) çok uzak, gerçekten çok uzak (olacak iş değil, size söylenen bu vaatler boş vaatlerdir)!”
“Heyhat, korkutulduğunuz şey (gerçek olmaktan) ne kadar da uzak!”
إِنۡ هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا ٱلدُّنۡيَا نَمُوتُ وَنَحۡيَا وَمَا نَحۡنُ بِمَبۡعُوثِينَ
“Bizim dünya hayatından başka hayatımız yoktur. Burada ölür ve burada yaşarız. Biz, asla tekrar diriltilmeyeceğiz.”
“Bu dünya hayatımızdan başkası yoktur. (Kimimiz) ölürüz, (kimimiz) yaşarız. Biz tekrar diriltilecek değiliz.”
“(Bizim için) dünya hayatımızdan başka bir (gerçek) yoktur. (Kimimiz) ölürüz, (kimimiz) yaşarız ve biz bir daha, asla diriltilmeyeceğiz.”
إِنۡ هُوَ إِلَّا رَجُلٌ ٱفۡتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبࣰ ا وَمَا نَحۡنُ لَهُۥ بِمُؤۡمِنِينَ
“O, Allah hakkında yalan uyduran bir kişiden başka biri değildir. Biz, ona asla inanmıyoruz.”
“O, Allah’a karşı yalan uyduran bir kimseden başkası değildir. Biz ona inanmayız.”
“O, kesinlikle yalanlarını Allah’a yakıştıran bir adamdır ve biz ona inanmıyoruz.” (dediler.)
قَالَ رَبِّ ٱنصُرۡنِي بِمَا كَذَّبُونِ
O peygamber, “Rabbim! Beni yalanlamalarına karşılık bana yardımcı ol!” dedi.
(Resul) dedi ki: “Ya Rabbi! Bunların yalanlamaları karşısında bana yardım et.”
(Peygamber de): “Ey Rabbim! Beni yalanlamalarına karşılık bana yardım et.” dedi.
قَالَ عَمَّا قَلِيلࣲ لَّيُصۡبِحُنَّ نَٰدِمِينَ
Allah şöyle buyurdu: “Pek yakında onlar mutlaka pişman olacaklar!”
(Allah:) “Yakın zamanda mutlaka pişman olacaklardır!” buyurdu.
(Allah da): “Onlar, çok yakında gerçekten pişman olacaklar.” buyurdu.
فَأَخَذَتۡهُمُ ٱلصَّيۡحَةُ بِٱلۡحَقِّ فَجَعَلۡنَٰهُمۡ غُثَآءࣰۚ فَبُعۡدࣰ ا لِّلۡقَوۡمِ ٱلظَّٰلِمِينَ
Nitekim, gerçekleşmesi kaçınılmaz olan korkunç bir ses yakalayıverdi onları! Kendilerini hemen sel süprüntüsüne çevirdik. Zâlimler topluluğunun canı cehenneme!
Derken onları korkunç bir ses, kıskıvrak yakalayıverdi. Böylece onları çerçöp yığını hâline getirdik. Zalimler topluluğu, Allah’ın rahmetinden uzak olsun!
(Derken,) o korkunç ses, onları gerçekten yakalayıverdi. (Böylece) Biz de onları çör çöp haline getiriverdik. (Sonunda) o zâlimler topluluğu, defoldu gitti.
ثُمَّ أَنشَأۡنَا مِنۢ بَعۡدِهِمۡ قُرُونًا ءَاخَرِينَ
Sonra onların ardından başka nesiller getirdik.
Sonra onların arkalarından (Salih, Lût ve Şuayb’ın kavimleri gibi) başka kavimler dünyaya getirdik.
Sonra onların ardından başka nesiller de yarattık.
مَا تَسۡبِقُ مِنۡ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسۡتَـٔۡخِرُونَ
Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.
Hiçbir ümmet/millet kendi süresini ne öne alabilir ve ne de geciktirebilir.
Hiç bir ümmet, kendi ecelini öne de alamaz, geriye de bırakamaz.
ثُمَّ أَرۡسَلۡنَا رُسُلَنَا تَتۡرَاۖ كُلَّ مَا جَآءَ أُمَّةࣰ رَّسُولُهَا كَذَّبُوهُۖ فَأَتۡبَعۡنَا بَعۡضَهُم بَعۡضࣰ ا وَجَعَلۡنَٰهُمۡ أَحَادِيثَۚ فَبُعۡدࣰ ا لِّقَوۡمࣲ لَّا يُؤۡمِنُونَ
Sonra birbiri peşinden peygamberlerimizi gönderdik. Her ümmete peygamberi geldikçe onu hep yalanladılar. Onları birbiri peşinden yok edip, hepsini birer efsaneye çevirdik. İnanmayan millete lanet olsun!
Sonra arka arkaya resullerimizi gönderdik. Hangi ümmete resul geldiyse onu yalanladılar. Biz de onları (yaptıkları yüzünden) birbiri ardından helâk ettik ve onları birer (ibretlik) efsane yaptık. İnanmayanlar toplumu, Allah’ın rahmetinden uzak olsun!
Sonra, Peygamberlerimizi ardı ardına gönderdik (ama) her ümmet, kendisine gelen Peygamberini yalanladı. Biz de onları peş peşe helâk edip hepsini birer ibret kıssaları haline getirdik. (Sonunda) o inanmayan toplumlar da defolup gittiler.
ثُمَّ أَرۡسَلۡنَا مُوسَىٰ وَأَخَاهُ هَٰرُونَ بِـَٔايَٰتِنَا وَسُلۡطَٰنࣲ مُّبِينٍ
45,46. Sonra Mûsâ ve kardeşi Hârûn'u, Firavun ve ileri gelenlerine âyetlerimizle ve kesin delillerimizle gönderdik. Kibirlendiler ve zaten büyüklük taslayan bir topluluktular.
45-46.Sonra Musa ve (kardeşi) Harun’u ayetlerimizle ve apaçık bir delille Firavun ile kodamanlarına gönderdik. Fakat onlar iman etmeyi kibirlerine yediremediler. Zaten onlar büyüklük taslayan bir zümre idi.
45,46. Daha sonra Mûsa ve kardeşi Hârûn’u da firavuna ve onun ileri gelenlerine mûcizelerimizle ve apaçık bir delil olan (Tevrâtla) gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Zâten onlar kendilerini beğenmiş kimselerdi.
إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ وَمَلَإِيْهِۦ فَٱسۡتَكۡبَرُواْ وَكَانُواْ قَوۡمًا عَالِينَ
45,46. Sonra Mûsâ ve kardeşi Hârûn'u, Firavun ve ileri gelenlerine âyetlerimizle ve kesin delillerimizle gönderdik. Kibirlendiler ve zaten büyüklük taslayan bir topluluktular.
45-46.Sonra Musa ve (kardeşi) Harun’u ayetlerimizle ve apaçık bir delille Firavun ile kodamanlarına gönderdik. Fakat onlar iman etmeyi kibirlerine yediremediler. Zaten onlar büyüklük taslayan bir zümre idi.
45,46. Daha sonra Mûsa ve kardeşi Hârûn’u da firavuna ve onun ileri gelenlerine mûcizelerimizle ve apaçık bir delil olan (Tevrâtla) gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Zâten onlar kendilerini beğenmiş kimselerdi.
فَقَالُوٓاْ أَنُؤۡمِنُ لِبَشَرَيۡنِ مِثۡلِنَا وَقَوۡمُهُمَا لَنَا عَٰبِدُونَ
Bu yüzden dediler ki: “Kavimleri bize kölelik ederken, bizim gibi olan bu iki adama inanır mıyız?”
Dediler ki: “Kendi kavimleri (olan İsrailoğulları) bize kölelik ederlerken şimdi kalkıp bizim gibi beşer olan bu iki adama mı inanacağız?”
Onlar hemen: “Kavimleri bize kölelik eden, bizim gibi şu iki insana mı inanacağız (yani)?” dediler.
فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُواْ مِنَ ٱلۡمُهۡلَكِينَ
Böylece onları yalanladılar ve bu sebeple helâk edilenlerden oldular.
Böylece ikisini de yalanladılar, bu yüzden de yıkıma uğrayanlardan oldular.
Böylece o ikisini yalanladılar ve helâk edilenlerden oldular.
وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡكِتَٰبَ لَعَلَّهُمۡ يَهۡتَدُونَ
Andolsun biz Mûsâ'ya, belki onlar yola gelirler diye kitabı verdik.
(Daha sonra İsrailoğulları) doğru yolu bulsunlar diye Musa’ya kitabı (Tevrat’ı) verdik.
Yemin olsun ki, Mûsa’ya kitabı, onlar hak yolu bulsunlar diye Biz verdik.
وَجَعَلۡنَا ٱبۡنَ مَرۡيَمَ وَأُمَّهُۥٓ ءَايَةࣰ وَءَاوَيۡنَٰهُمَآ إِلَىٰ رَبۡوَةࣲ ذَاتِ قَرَارࣲ وَمَعِينࣲ
Meryem oğlunu ve annesini de bir ders kıldık; onları yerleşmeye elverişli, suyu bulunan bir tepeye yerleştirdik.
Meryem’in oğlunu (İsa’yı) da annesiyle bir sembol kıldık ve her ikisini de oturmaya elverişli, akarsulu yüksek bir yere yerleştirdik.
Biz, Meryem’in oğlunu ve annesini tek bir mûcize kıldık ve ikisini barınmaya elverişli ve akarsuyu olan bir tepeye yerleştirdik.
يَٰٓأَيُّهَا ٱلرُّسُلُ كُلُواْ مِنَ ٱلطَّيِّبَٰتِ وَٱعۡمَلُواْ صَٰلِحًاۖ إِنِّي بِمَا تَعۡمَلُونَ عَلِيمࣱ
Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyiniz, iyi işler yapınız; doğrusu ben yaptıklarınızı bilirim.
Ey Resuller! Temiz olan şeylerden yiyin, güzel ve erdemli işler yapın! Gerçekten ben yaptıklarınızı hakkıyla bilenim.
Ey Peygamberler! Güzel ve temiz olan şeylerden yiyin ve (inandığınız) iyi işleri yaşayın. Gerçekten Ben yaptıklarınızı çok iyi bilirim.
وَإِنَّ هَٰذِهِۦٓ أُمَّتُكُمۡ أُمَّةࣰ وَٰحِدَةࣰ وَأَنَا۠ رَبُّكُمۡ فَٱتَّقُونِ
Şüphesiz bu insanlar bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana itaat ediniz.
İşte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir (tevhid dini, bütün nebilerde tek bir dindir). Öyle ise emirlerime uygun yaşayıp azabımdan sakının!
İşte (sizin de içerisinde olduğunuz) şu ümmet, tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse Benden hakkıyla sakının.
فَتَقَطَّعُوٓاْ أَمۡرَهُم بَيۡنَهُمۡ زُبُرࣰ اۖ كُلُّ حِزۡبِۭ بِمَا لَدَيۡهِمۡ فَرِحُونَ
Ama insanlar, aralarındaki inanç bağını keserek kendi aralarında parça parça oldular. Her grup kendilerinde bulunan ile sevinip böbürlenmektedirler.
Fakat insanlar bu inanç birliğini yıkarak çeşitli gruplara ayrıldılar. Her grup kendi inanç sistemi ile övündü.
Fakat insanlar, din konusunda aralarında bölük pörçük oldular. Her grup da kendi elinde kalanla sevinmeye başladı.
فَذَرۡهُمۡ فِي غَمۡرَتِهِمۡ حَتَّىٰ حِينٍ
Onları bir süreye kadar, gaflet ve sapıklıkları ile baş başa bırak!
(Ey Resul!) Sen onları bir zamana kadar, gaflet ve şaşkınlıklarıyla baş başa bırak!
Şimdi sen onları, belli bir süreye kadar kendi sapkınlıkları ile baş başa bırak!
أَيَحۡسَبُونَ أَنَّمَا نُمِدُّهُم بِهِۦ مِن مَّالࣲ وَبَنِينَ
55,56. Kendilerine mal ve çocuklar vererek, onlara iyiliklerde bulunmaya acele ettiğimizi mi sanıyorlar? Hayır, farkında değiller.
55-56.Kendilerine verdiğimiz mal ve evlatlarla onlara iyilik için can attığımızı mı sanıyorlar? Hayır, onlar ne yaptıklarının farkında değiller!
Onlar mal ve çocuk vererek, kendilerine yardım ettiğimizi mi zannediyorlar?
نُسَارِعُ لَهُمۡ فِي ٱلۡخَيۡرَٰتِۚ بَل لَّا يَشۡعُرُونَ
55,56. Kendilerine mal ve çocuklar vererek, onlara iyiliklerde bulunmaya acele ettiğimizi mi sanıyorlar? Hayır, farkında değiller.
55-56.Kendilerine verdiğimiz mal ve evlatlarla onlara iyilik için can attığımızı mı sanıyorlar? Hayır, onlar ne yaptıklarının farkında değiller!
Hâlbuki Biz, (din göndererek) onların iyiliğine koşuyoruz. Fakat onlar, işin farkında değiller.
إِنَّ ٱلَّذِينَ هُم مِّنۡ خَشۡيَةِ رَبِّهِم مُّشۡفِقُونَ
57,58,59. Rablerine olan saygıdan dolayı kötülükten sakınanlar, Rablerinin âyetlerine inananlar, Rablerine ortak koşmayanlar,
57-58-59. Rablerine olan saygılarından dolayı kötülükten sakınanlar ve Rablerinin ayetlerine inananlar. Rablerine ortak koşmazlar.
Gerçekten, Rablerine saygılarından dolayı titreyenler,
وَٱلَّذِينَ هُم بِـَٔايَٰتِ رَبِّهِمۡ يُؤۡمِنُونَ
57,58,59. Rablerine olan saygıdan dolayı kötülükten sakınanlar, Rablerinin âyetlerine inananlar, Rablerine ortak koşmayanlar,
57-58-59. Rablerine olan saygılarından dolayı kötülükten sakınanlar ve Rablerinin ayetlerine inananlar. Rablerine ortak koşmazlar.
Rablerinin âyetlerine îman edenler,
وَٱلَّذِينَ هُم بِرَبِّهِمۡ لَا يُشۡرِكُونَ
57,58,59. Rablerine olan saygıdan dolayı kötülükten sakınanlar, Rablerinin âyetlerine inananlar, Rablerine ortak koşmayanlar,
57-58-59. Rablerine olan saygılarından dolayı kötülükten sakınanlar ve Rablerinin ayetlerine inananlar. Rablerine ortak koşmazlar.
Rablerine asla ortak koşmayanlar,
وَٱلَّذِينَ يُؤۡتُونَ مَآ ءَاتَواْ وَّقُلُوبُهُمۡ وَجِلَةٌ أَنَّهُمۡ إِلَىٰ رَبِّهِمۡ رَٰجِعُونَ
Onlar ki Rablerinin huzuruna çıkacakları korkusuyla kalpleri titreyerek verirler.
60-61.Rablerine döneceklerini bildikleri için, verdiklerini kalpleri ürpererek/gönülden verenler, işte onlardır iyilikte yarışanlar ve bu yarışı önde götürenler.
Ve Rablerinin huzuruna varacaklarından dolayı, yaptıkları ibâdetleri kalpleri titreyerek yapanlar (var ya!)
أُوْلَٰٓئِكَ يُسَٰرِعُونَ فِي ٱلۡخَيۡرَٰتِ وَهُمۡ لَهَا سَٰبِقُونَ
İşte onlar iyilikte yarışırlar.
60-61.Rablerine döneceklerini bildikleri için, verdiklerini kalpleri ürpererek/gönülden verenler, işte onlardır iyilikte yarışanlar ve bu yarışı önde götürenler.
İşte onlar; (Allah’a) hakkıyla kullukta birbirini geçmek için yarışırlar.
وَلَا نُكَلِّفُ نَفۡسًا إِلَّا وُسۡعَهَاۚ وَلَدَيۡنَا كِتَٰبࣱ يَنطِقُ بِٱلۡحَقِّ وَهُمۡ لَا يُظۡلَمُونَ
Biz, herkesi ancak gücü oranında sorumlu tutarız. Katımızda hakikati konuşan bir kitap vardır, onlar haksızlığa uğratılmazlar.
Biz hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazla yük yüklemeyiz. Katımızda, doğruyu söyleyen (ve herkesin yaptıklarının kaydedildiği) bir kitap vardır. (Onun için) onlar haksızlığa uğratılmazlar.
Biz, kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemeyiz ve elimizde kesinlikle doğruyu söyleyen bir de kitap vardır ve on lar (âhirette) asla haksızlığa uğratılmazlar.
بَلۡ قُلُوبُهُمۡ فِي غَمۡرَةࣲ مِّنۡ هَٰذَا وَلَهُمۡ أَعۡمَٰلࣱ مِّن دُونِ ذَٰلِكَ هُمۡ لَهَا عَٰمِلُونَ
Ama, inkârcıların kalpleri bundan habersizdir. Bundan başka onların yapageldikleri işler de vardır.
(Din ve inanç birliğini bozanlara gelince,) onların kalpleri bu (ilahi kayıt işlemine karşı) bütünüyle ciddi bir aymazlık içindedir! Onların bozgunculuktan başka (daha kötü) eylemlere kalkışma (eğilimleri) de vardır ve onlar bu tür eylemlere devam edip gideceklerdir.
Bilakis, onların kalpleri bunlardan gafildir. Üstelik onların, bunların dışında yapmakta oldukları birtakım (kötü) işleri de vardır.
حَتَّىٰٓ إِذَآ أَخَذۡنَا مُتۡرَفِيهِم بِٱلۡعَذَابِ إِذَا هُمۡ يَجۡـَٔرُونَ
Sonunda şımarmış zenginlerini azapla yakaladığımız zaman feryat ederler.
Nihayet (onların) refah ve bolluk içinde olanlarını azapla kıskıvrak yakaladığımız zaman, bakmışsın ki feryat edip duruyorlar.
Sonunda onların en şımarıklarını azapla yakaladığımız zaman bir de bakarsın ki onlar hemen yalvarmaya başlarlar.
لَا تَجۡـَٔرُواْ ٱلۡيَوۡمَۖ إِنَّكُم مِّنَّا لَا تُنصَرُونَ
Onlara şöyle deriz: “Bugün feryat etmeyiniz, doğrusu katımızdan bir yardım göremezsiniz.”
Boşuna feryat edip durmayın bugün! Zira bizden yardım görmeyeceksiniz.
(Onlara o zaman): “Bugün (boşuna) yalvarıp durmayın (çünkü siz,) Bizden asla yardım göremeyeceksiniz...”
قَدۡ كَانَتۡ ءَايَٰتِي تُتۡلَىٰ عَلَيۡكُمۡ فَكُنتُمۡ عَلَىٰٓ أَعۡقَٰبِكُمۡ تَنكِصُونَ
66,67. “Âyetlerim size okunduğunda büyüklük taslayıp, gece ağzınıza geleni söyleyerek ardınıza dönüyordunuz.”
Vaktinde ayetlerimiz size okunduğunda siz onları hiçe sayıyordunuz (onları kabulden yüz çeviriyordunuz).
“Gerçekten Benim âyetlerim size okunurken siz onlara sırt çeviriyordunuz…”
مُسۡتَكۡبِرِينَ بِهِۦ سَٰمِرࣰ ا تَهۡجُرُونَ
66,67. “Âyetlerim size okunduğunda büyüklük taslayıp, gece ağzınıza geleni söyleyerek ardınıza dönüyordunuz.”
(Size bahşettiğim zenginlikle) ona karşı böbürlenerek geceleri toplanıp hezeyanlar savuruyordunuz.
“(Hatta âyetlerime) karşı büyüklük taslayarak geceleyin (Kâbe’nin etrafında toplanıp) ağzınıza geleni söylüyordunuz.” (denilecek.)
أَفَلَمۡ يَدَّبَّرُواْ ٱلۡقَوۡلَ أَمۡ جَآءَهُم مَّا لَمۡ يَأۡتِ ءَابَآءَهُمُ ٱلۡأَوَّلِينَ
Onlar bu Kur'ân'ı hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?
Peki, onlar (Allah’ın) sözünü (Kur’an’ı) anlamaya hiç çalışmadılar mı? Yahut kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen (azap görmeyeceklerine dair) bir şey mi geldi?
Onlar (Allah’ın) sözü olan (Kur’an’ı) anlamak mı istemiyorlar? Yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?
أَمۡ لَمۡ يَعۡرِفُواْ رَسُولَهُمۡ فَهُمۡ لَهُۥ مُنكِرُونَ
Yoksa peygamberlerini henüz tanımadılar da, bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?
Ya da onlar henüz kendi resullerini tanımadılar da o yüzden mi onu inkâr ediyorlar?
Yoksa Peygamberlerini tanıyamadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?
أَمۡ يَقُولُونَ بِهِۦ جِنَّةُۢۚ بَلۡ جَآءَهُم بِٱلۡحَقِّ وَأَكۡثَرُهُمۡ لِلۡحَقِّ كَٰرِهُونَ
Yoksa onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar? Hayır; o, kendilerine hakkı getirmiştir. Onların çoğu ise gerçeklerden hoşlanmamaktadır.
Yoksa “onda delilik var” mı diyorlar? Hayır! O, onlara hakkı getirdi. (Ne var ki) onların pek çoğu Hak’tan hoşlanmamaktadır.
Yahut onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar? Hayır! (Aslında) o, kendilerine gerçekleri getirmiştir. Fakat onların çoğu, gerçeklerden hoşlanmıyor.
وَلَوِ ٱتَّبَعَ ٱلۡحَقُّ أَهۡوَآءَهُمۡ لَفَسَدَتِ ٱلسَّمَٰوَٰتُ وَٱلۡأَرۡضُ وَمَن فِيهِنَّۚ بَلۡ أَتَيۡنَٰهُم بِذِكۡرِهِمۡ فَهُمۡ عَن ذِكۡرِهِم مُّعۡرِضُونَ
Eğer hak, onların arzularına uysaydı, elbette gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik, fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirdiler.
Eğer Hak onların istek ve arzularına uysaydı, muhakkak ki göklerin, yerin ve gökler ile yerde bulunan tüm varlıkların düzeni bozulurdu. Biz onlara şereflerine vesile olacak olan Kur’an’ı ulaştırdık, onlar ise kendilerine şeref verecek bu Kur’an’dan yüz çevirdiler.
Eğer hakkın (sahibi olan Allah,) onların arzularına uyacak olsaydı gökler, yer ve onlarda bulunanlar kesinlikle alt üst olurdu. Hayır! Biz (aslında) onlara içerisinde (gündemlerini oluşturacak) kitaplarını getirdik. Fakat onlar, kendi kitaplarından yüz çeviriyorlar.
أَمۡ تَسۡـَٔلُهُمۡ خَرۡجࣰ ا فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيۡرࣱۖ وَهُوَ خَيۡرُ ٱلرَّٰزِقِينَ
Yoksa sen onlardan bir karşılık mı istiyorsun? Rabbinin vereceği karşılık daha değerlidir. O, rızık verenlerin en iyisidir.
(Ey Resul!) Yoksa sen onlardan (inanmaları için) bir vergi/ücret mi istiyorsun? Rabbinin vergisi daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.
(Ey Muhammed!) Yoksa sen, onlardan bir ücret mi istiyorsun? Oysa Rabbinin sana vereceği ücret, daha üstündür. Çünkü O rızık verenlerin en hayırlısıdır.
وَإِنَّكَ لَتَدۡعُوهُمۡ إِلَىٰ صِرَٰطࣲ مُّسۡتَقِيمࣲ
Sen onları doğru bir yola çağırıyorsun.
Şüphesiz sen onları doğru bir yola çağırıyorsun.
Aslında sen, onları hak yola davet ediyorsun.
وَإِنَّ ٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ بِٱلۡأٓخِرَةِ عَنِ ٱلصِّرَٰطِ لَنَٰكِبُونَ
Ama âhirete inanmayanlar ısrarla yoldan çıkıyorlar.
Fakat ahirete inanmayanlar, ısrarla bu yoldan sapıyorlar.
Ancak âhirete inanmayanlar, ısrarla dosdoğru yoldan sapıyorlar.
۞وَلَوۡ رَحِمۡنَٰهُمۡ وَكَشَفۡنَا مَا بِهِم مِّن ضُرࣲّ لَّلَجُّواْ فِي طُغۡيَٰنِهِمۡ يَعۡمَهُونَ
Biz onlara acısak ve içinde bulundukları sıkıntıyı gidersek, yine de iyice körleşerek azgınlıklarında direnirlerdi.
Eğer onlara acıyarak başlarına gelen herhangi bir beladan kendilerini kurtarsak, saplandıkları inkâr bataklığında azgınlıklarına büsbütün devam edeceklerdi.
Eğer Biz, o (kâfirlere) merhamet edip, (dünyada) içerisinde bulundukları sıkıntılarını giderseydik onlar (yine) azgınlıklarında kalmaya (ısrarla) devam ederlerdi.
وَلَقَدۡ أَخَذۡنَٰهُم بِٱلۡعَذَابِ فَمَا ٱسۡتَكَانُواْ لِرَبِّهِمۡ وَمَا يَتَضَرَّعُونَ
Andolsun ki, biz onları sıkıntıya düşürdük de yine Rablerine boyun eğmediler ve niyazda bulunmadılar.
Andolsun, biz onları azap ile kıskıvrak yakaladık da yine Rablerine boyun eğmediler ve (bağışlanmak için) yalvarıp yakarmadılar.
Yemin olsun, (hatta) onlara azap bile etseydik, yine de Rablerine boyun eğmez ve yalvarmazlardı.
حَتَّىٰٓ إِذَا فَتَحۡنَا عَلَيۡهِم بَابࣰ ا ذَا عَذَابࣲ شَدِيدٍ إِذَا هُمۡ فِيهِ مُبۡلِسُونَ
Sonunda onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımız zaman, ümitsiz kalıverdiler.
Sonunda, üzerlerine azabı şiddetli olan bir kapı açtığımızda, onlar bunun içinde şaşkına dönüp umutlarını kaybettiler.
Sonunda, üzerlerine azabı çok şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bir de bakacaksın ki onlar, o (cehennemde) ümitlerini yitirerek ne yapacaklarını şaşırıp kalacaklar.
وَهُوَ ٱلَّذِيٓ أَنشَأَ لَكُمُ ٱلسَّمۡعَ وَٱلۡأَبۡصَٰرَ وَٱلۡأَفۡـِٔدَةَۚ قَلِيلࣰ ا مَّا تَشۡكُرُونَ
Oysa, sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var eden O'dur. Ne de az şükrediyorsunuz!
Hâlbuki O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri yaratandır. (Buna rağmen) ne kadar az şükrediyorsunuz!
(Ey insanlar!) Sizin için kulaklar, gözler ve gönüller yaratan, O (Allah)’tır. Ne kadar da az şükrediyorsunuz.
وَهُوَ ٱلَّذِي ذَرَأَكُمۡ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَإِلَيۡهِ تُحۡشَرُونَ
Sizi yeryüzünde yaratıp, çoğalmanızı sağlayan O'dur ve O'nun huzurunda toplanacaksınız.
Sizi yeryüzünde yaratıp türeten/yayan O’dur ve O’nun huzurunda (diriltilip) toplanacaksınız.
Sizi yeryüzünde yaratan da O (Allah)’tır. (Sonunda) hepiniz, Onun (huzurunda) toplanacaksınız.
وَهُوَ ٱلَّذِي يُحۡيِۦ وَيُمِيتُ وَلَهُ ٱخۡتِلَٰفُ ٱلَّيۡلِ وَٱلنَّهَارِۚ أَفَلَا تَعۡقِلُونَ
Dirilten de, öldüren de O'dur. Gece ile gündüzün birbiri ardından gelmesi de O'nun eseridir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
O, yaşatandır, öldürendir. Gece ile gündüzün birbirini takip etmesi de O’na aittir. Hâlâ aklınızı işletmeyecek misiniz?
Yaşatan da Odur, öldüren de. Gece ile gündüzün ardı ardına gelişi de Onun bir (kanunu)dur. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
بَلۡ قَالُواْ مِثۡلَ مَا قَالَ ٱلۡأَوَّلُونَ
“Hayır; yine de öncekilerin dediklerini derler.”
(Bütün bunlara rağmen) onlar yine de öncekilerin söyledikleri gibi sözler ettiler.
Buna rağmen onlar, öncekilerin dedikleri gibi dediler.
قَالُوٓاْ أَءِذَا مِتۡنَا وَكُنَّا تُرَابࣰ ا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَبۡعُوثُونَ
82,83. Öncekiler: “Ölüp, toprak ve bir yığın kemik olduğumuzda mı diriltileceğiz? Andolsun ki, biz ve daha önce de babalarımız tehdit edilmişti; bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir” demişlerdi.
Dediler ki: “Gerçekten biz, ölüp toza toprağa karışmış bir iskelet hâline geldikten sonra mı tekrar diriltileceğiz?
(Öncekiler): “Sahi biz, ölüp de bir toprak ve kemik yığını haline gelmişken, gerçekten yeniden diriltileceğiz öyle mi?” demişlerdi.
لَقَدۡ وُعِدۡنَا نَحۡنُ وَءَابَآؤُنَا هَٰذَا مِن قَبۡلُ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّآ أَسَٰطِيرُ ٱلۡأَوَّلِينَ
82,83. Öncekiler: “Ölüp, toprak ve bir yığın kemik olduğumuzda mı diriltileceğiz? Andolsun ki, biz ve daha önce de babalarımız tehdit edilmişti; bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir” demişlerdi.
Yemin olsun ki, bu tehdit şimdi bize yöneltildiği gibi daha önce atalarımıza da yöneltilmişti. Bu eskilerin masallarından başka bir şey değildir.”
(Bunlar da): “Yemin olsun biz de daha önceki atalarımız da bununla tehdit edilmiştik. Bu kesinlikle eskilerin masallarından başka bir şey değildir.” (dediler.)
قُل لِّمَنِ ٱلۡأَرۡضُ وَمَن فِيهَآ إِن كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ
De ki: “Biliyorsanız, dünya ve içinde bulunanlar kimindir?”
De ki: “Eğer biliyorsanız (söyleyin): Yeryüzü ve orada bulunanlar kimindir?”
(Ey Muhammed! Onlara): “Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım) bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?” diye sor.
سَيَقُولُونَ لِلَّهِۚ قُلۡ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ
“Allah'ındır” diyecekler. “Öyleyse düşünmüyor musunuz?” de!
Diyecekler ki: “Allah’ın.” De ki: “O halde ne diye hâlâ düşünüp anlamazsınız?”
Onlar elbette: “Allah’ındır” diyecekler. (Sen de): “Öyleyse siz, hâlâ bunu idrak etmeyecek misiniz?” de.
قُلۡ مَن رَّبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ ٱلسَّبۡعِ وَرَبُّ ٱلۡعَرۡشِ ٱلۡعَظِيمِ
“Yedi göğün Rabbi ve büyük hükümranlık tahtının sahibi kimdir?” de!
De ki: “Peki, kimdir yedi kat göğü yerinde tutan ve yüce kudret tahtında hükümran olan?”
(Ey Muhammed! Onlara): “Yedi göğün Rabbi ve kâinatın (kudret ve hüküm tahtının) Rabbi kimdir?” diye sor.
سَيَقُولُونَ لِلَّهِۚ قُلۡ أَفَلَا تَتَّقُونَ
“Allah'tır” diyecekler. “Öyleyse sakınmıyor musunuz?” de!
“Allah’tır” diyecekler. De ki: “Artık O’na karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?”
Onlar elbette: “(Onlar da) Allah’ındır.” diyecekler. (Sen de): “Öyleyse siz, Ondan hiç korkmuyor musunuz?” de.
قُلۡ مَنۢ بِيَدِهِۦ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيۡءࣲ وَهُوَ يُجِيرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيۡهِ إِن كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ
“Biliyorsanız, her şeyin sahipliği ve idaresi elinde olan, koruyup kollayan fakat kendisi korunup kollanmayan kimdir?” de!
De ki: “Her şeyin yönetimini elinde tutan, koruyup kollayan ama kendisine karşı (kimsenin) korunup kollanamayacağı kimdir? Biliyorsanız, (söyleyin)!”
(Bir de onlara): “Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım,) her şeyin hükümranlığı elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan fakat asla korunmaya (muhtaç olmayan) kimdir?” diye sor.
سَيَقُولُونَ لِلَّهِۚ قُلۡ فَأَنَّىٰ تُسۡحَرُونَ
“Allah'tır” diyecekler. “Öyleyse nasıl büyüleniyorsunuz?” de!
(Sana) “Bu yetki Allah’a aittir” diyecekler. De ki; “O halde nasıl oluyor da yanıltılıyorsunuz?”
Onlar elbette: “Allah’tır.” diyecekler. (Sen de) onlara: “Nasıl (ve nereden) büyüleniyorsunuz?” de.
بَلۡ أَتَيۡنَٰهُم بِٱلۡحَقِّ وَإِنَّهُمۡ لَكَٰذِبُونَ
Doğrusu biz onlara hakkı getirdik; onlar ise yalancılardır.
Aslında biz onlara gerçeği sunduk, fakat onlar hala yalan söylüyorlar.
Aslında Biz, onlara mutlak doğruyu getirdik. Fakat onlar, gerçekten yalan söylüyorlar.
مَا ٱتَّخَذَ ٱللَّهُ مِن وَلَدࣲ وَمَا كَانَ مَعَهُۥ مِنۡ إِلَٰهٍۚ إِذࣰ ا لَّذَهَبَ كُلُّ إِلَٰهِۭ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضࣲۚ سُبۡحَٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ
Allah çocuk edinmemiştir; O'nunla beraber hiçbir tanrı yoktur. Öyle olsaydı her tanrı, kendi yarattığını sevk ve idare eder, onlardan biri diğerine üstün gelmeye çalışırdı. Allah, müşriklerin yakıştırdıkları sıfatlardan uzaktır.
Allah asla evlat edinmemiştir ve O’nun beraberinde bir başka ilah da yoktur. (Olsaydı) o zaman her ilah, kendi yaratıklarını otoritesi altına alıp bir yana gider ve biri öbürüne karşı üstünlük kurmaya çalışırdı. Allah onların bu asılsız yakıştırmalarından uzaktır.
Allah asla çocuk edinmemiştir ve Onunla birlikte başka bir ilâh da yoktur. Eğer böyle olsaydı, her ilâh elbette kendi yarattığını alıp götürürdü ve birbirlerine üstünlük taslamaya çalışırlardı. Allah onların yakıştırdıkları bütün eksikliklerden çok yücedir.
عَٰلِمِ ٱلۡغَيۡبِ وَٱلشَّهَٰدَةِ فَتَعَٰلَىٰ عَمَّا يُشۡرِكُونَ
Allah, gaybı/görünmeyeni ve görüneni de bilendir. O, müşriklerin ortak koştukları şeylerden çok yücedir.
(O,) insanların algı ve tasavvurlarının erişemediği şeyleri de onların akıl ve duyu yoluyla tanıklık edebildikleri şeyleri de bilir. O, müşriklerin koştukları ortaklardan çok yücedir.
O görülmeyeni de görüleni de bilendir ve O, onların ortak koştukları şeylerden çok yücedir.
قُل رَّبِّ إِمَّا تُرِيَنِّي مَا يُوعَدُونَ
93,94. “Ey Rabbim! Eğer onlara vaad edilen azabı bana göstereceksen, beni o zâlimlerin içinde bırakma” de!
De ki: “Ey Rabbim! Onlara vaad edilen o azabı bana mutlaka göstereceksen (ben hayatta iken onları cezalandıracaksan),
93,94. (Ey Muhammed!): “Ey Rabbim! Eğer onların tehdit edildikleri (azaba çarptırıldıklarını) bana mutlaka göstereceksen, ey Rabbim! Bu durumda beni, şu zâlimler topluluğunun içerisinde bırakma.” de.
رَبِّ فَلَا تَجۡعَلۡنِي فِي ٱلۡقَوۡمِ ٱلظَّٰلِمِينَ
93,94. “Ey Rabbim! Eğer onlara vaad edilen azabı bana göstereceksen, beni o zâlimlerin içinde bırakma” de!
Rabbim! Beni o zalimler topluluğu içinde bırakma!”
93,94. (Ey Muhammed!): “Ey Rabbim! Eğer onların tehdit edildikleri (azaba çarptırıldıklarını) bana mutlaka göstereceksen, ey Rabbim! Bu durumda beni, şu zâlimler topluluğunun içerisinde bırakma.” de.
وَإِنَّا عَلَىٰٓ أَن نُّرِيَكَ مَا نَعِدُهُمۡ لَقَٰدِرُونَ
Biz onlara vaad ettiğimizi sana elbette gösterebiliriz.
(Ey Resul!) Bizim onlara vaad ettiğimiz azabı sana göstermeye elbette gücümüz yeter.
Biz onları tehdit ettiğimiz (azabı,) elbette sana gösterme gücüne de sahibiz.
ٱدۡفَعۡ بِٱلَّتِي هِيَ أَحۡسَنُ ٱلسَّيِّئَةَۚ نَحۡنُ أَعۡلَمُ بِمَا يَصِفُونَ
Kötülüğü, en iyi olan ile sav! Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyi çok iyi bilmekteyiz.
(Fakat onlar ne yaparlarsa yapsınlar, sen yine de onların işlediği) kötülüğü, en iyi yol hangisi ise, onunla sav! Biz onların asılsız yakıştırmalarını herkesten iyi biliyoruz.
(Ama sen) o kötülüğü en güzel bir davranışla sav. Çünkü Biz onların asılsız yakıştırmalarını çok iyi biliriz.
وَقُل رَّبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنۡ هَمَزَٰتِ ٱلشَّيَٰطِينِ
De ki: “Rabbim! Kötü insanların kışkırtmalarından sana sığınırım.”
De ki: “Ey Rabbim! Şeytanların vesveselerinden (telkinlerinden) sana sığınırım!
Ve: “Ey Rabbim! Şeytanların (her tür) kışkırtmalarından sana sığınırım.” de.
وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَن يَحۡضُرُونِ
“Tanrım! Yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.”
Ey Rabbim! Onların benim yanımda bulunmalarından da sana sığınırım!”
Ve “Ey Rabbim! Onların Bana yaklaşmalarından da sana sığınırım.” (de.)
حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءَ أَحَدَهُمُ ٱلۡمَوۡتُ قَالَ رَبِّ ٱرۡجِعُونِ
Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında, “Ey Rabbim! Beni geri gönder” der.
Sonunda onlardan biri ölümün eşiğine geldiğinde der ki: “Ya Rabbi, beni geri gönderin!
Sonunda, o (kâfirler)den birine ölüm geldiği zaman: “Ey Rabbim! (Ne olur) beni (dünyaya) geri gönderin.” der.
لَعَلِّيٓ أَعۡمَلُ صَٰلِحࣰ ا فِيمَا تَرَكۡتُۚ كَلَّآۚ إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَآئِلُهَاۖ وَمِن وَرَآئِهِم بَرۡزَخٌ إِلَىٰ يَوۡمِ يُبۡعَثُونَ
“Tâ ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş yapayım.” Hayır! Onun söylediği bu söz, boş laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar süren bir engel vardır.
(Gönderin ki,) arkada bıraktığım yerde iyi bir iş yapayım.” Hayır, hayır! Bu onun söylediği anlamsız bir sözdür. Çünkü dünyadan ayrılanların önünde, (kıyamette) tekrar diriltilecekleri güne kadar (geri gelmelerine mâni olacak) bir berzah vardır.
“(daha önce) ihmâl ettiğim konularda iyi işler işleyeyim.” (der.) Hayır; bu söylediği, sadece kendi lafıdır. Yeniden dirilecekleri güne kadar onların arkalarında (geri dönülmez) bir engel vardır.
فَإِذَا نُفِخَ فِي ٱلصُّورِ فَلَآ أَنسَابَ بَيۡنَهُمۡ يَوۡمَئِذࣲ وَلَا يَتَسَآءَلُونَ
Sûra üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmayacaktır; birbirlerini de arayıp sormazlar.
Ve sonra, (kıyamet için) sura üflendiği zaman, o gün artık ne aralarındaki kan bağları işe yarayacaktır ne de birbirlerine soru sorabileceklerdir.
Sur’a üfürülünce, artık o gün onların aralarında akrabalık bağları da kalmaz, birbirlerini de arayıp soramazlar.
فَمَن ثَقُلَتۡ مَوَٰزِينُهُۥ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡمُفۡلِحُونَ
Sevap tartıları ağır gelenler, işte onlar, mutluluğa erenlerdir.
O zaman kimin tartıları (iyilikleri) ağır gelirse, işte onlar zafere kavuşacaklardır.
Artık (o gün) kimin (sevap) tartısı ağır basarsa onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
وَمَنۡ خَفَّتۡ مَوَٰزِينُهُۥ فَأُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ خَسِرُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ فِي جَهَنَّمَ خَٰلِدُونَ
Tartıları hafif gelenler, işte onlar, kendilerine yazık edenlerdir; çok uzun süreli cehennemde kalacaklardır.
Kimin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini ziyana uğratanlardır. Onlar cehennemde kalacaklardır.
Kimin de (tartmaya değer) bir iyiliği yoksa işte o kendi kendilerine yazık edenler, ebedî olarak cehennemde kalırlar.
تَلۡفَحُ وُجُوهَهُمُ ٱلنَّارُ وَهُمۡ فِيهَا كَٰلِحُونَ
Ateş onların yüzlerini yakar, dişleri sırıtıp kalır.
Ateş, onların yüzlerini yalayarak yakacak, bu yüzden, dudakları kasılacak ve dişleri sırıtacaktır.
onların yüzlerini yakar ve onlar orada, dişleri sırıtmış bir halde kala kalırlar.
أَلَمۡ تَكُنۡ ءَايَٰتِي تُتۡلَىٰ عَلَيۡكُمۡ فَكُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ
“Size âyetlerim okunurdu da, onları yalanlardınız, değil mi?”
(Onlara şöyle denilecek:) “Karşınızda (bu azabı haber veren uyarıcı) ayetlerim okunurken onları yalanlayan sizler değil miydiniz?”
(Allah, onlara): “Size âyetlerim okunur okunmaz, onları yalanlayanlar sizler değil miydiniz?” der.
قَالُواْ رَبَّنَا غَلَبَتۡ عَلَيۡنَا شِقۡوَتُنَا وَكُنَّا قَوۡمࣰ ا ضَآلِّينَ
Derler ki: “Ey Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi; biz, zâlimler topluluğu olduk.”
106-107.(Onlar şöyle) diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz azgınlığımıza yenik düştük ve sapık bir toplum olduk. Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer (tekrar günaha) dönersek şüphesiz kendimize zulmetmiş oluruz.”
(Cehennemlikler de): “Ey Rabbimiz! Biz, kötü arzularımıza yenik düştük ve sapkın bir topluluk olduk.” derler.
رَبَّنَآ أَخۡرِجۡنَا مِنۡهَا فَإِنۡ عُدۡنَا فَإِنَّا ظَٰلِمُونَ
“Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar! Eğer, bir daha ettiklerimize dönersek, artık belli ki biz zâlim insanlarız.”
106-107.(Onlar şöyle) diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz azgınlığımıza yenik düştük ve sapık bir toplum olduk. Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer (tekrar günaha) dönersek şüphesiz kendimize zulmetmiş oluruz.”
(Ve devamla:) “Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkart. Eğer biz, önceki durumumuza tekrar dönersek, işte o zaman gerçekten zulmetmiş oluruz.” (derler.)
قَالَ ٱخۡسَـُٔواْ فِيهَا وَلَا تُكَلِّمُونِ
Allah, “Sinin orada! Benimle konuşmayın!” diyecek.
(Allah buyuracak:) “Kalın kaldığınız yerde! Ve benimle bir daha asla konuşmayın!”
(Allah da onlara): “Kalın kaldığınız yerde! Ve Benimle (bir daha) asla konuşmayın!” der.
إِنَّهُۥ كَانَ فَرِيقࣱ مِّنۡ عِبَادِي يَقُولُونَ رَبَّنَآ ءَامَنَّا فَٱغۡفِرۡ لَنَا وَٱرۡحَمۡنَا وَأَنتَ خَيۡرُ ٱلرَّٰحِمِينَ
109,110. “Çünkü kullarımdan bir topluluk, ‘Ey Rabbimiz! İnandık; bizi bağışla, bize merhamet et, sen çok merhametlisin' derdi de siz ise onlarla dalga geçerdiniz. Öyle ki, bu tavrınız size beni anmayı unutturmuştu. Siz onların yaptıklarına gülüyordunuz.”
“Hani vaktiyle kullarımın bir bölümü: ’Ey Rabbimiz! Biz sana inandık, bizi bağışla, bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın!’ diye dua ediyordu.
(Ve devamla): “Gerçekten Benim kullarımdan, ‘Ey Rabbimiz! (Biz Sana) îman ettik, bizi bağışla ve bize merhamet et, zîrâ Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın’, diyen bir grup vardı (da),”
فَٱتَّخَذۡتُمُوهُمۡ سِخۡرِيًّا حَتَّىٰٓ أَنسَوۡكُمۡ ذِكۡرِي وَكُنتُم مِّنۡهُمۡ تَضۡحَكُونَ
109,110. “Çünkü kullarımdan bir topluluk, ‘Ey Rabbimiz! İnandık; bizi bağışla, bize merhamet et, sen çok merhametlisin' derdi de siz ise onlarla dalga geçerdiniz. Öyle ki, bu tavrınız size beni anmayı unutturmuştu. Siz onların yaptıklarına gülüyordunuz.”
Siz ise onlarla alay ediyordunuz. Bu yaptıklarınız size beni anmayı unutturuyordu. Onlara hep gülüyor (ve onlarla dalga geçiyor)dunuz.
“Siz onlarla, Beni unutacak kadar (fazla) alay ediyor ve onların (durumuna) hep gülüşüp duruyordunuz,”
إِنِّي جَزَيۡتُهُمُ ٱلۡيَوۡمَ بِمَا صَبَرُوٓاْ أَنَّهُمۡ هُمُ ٱلۡفَآئِزُونَ
“Bugün ben onları, sizin zulümlerinize sabretmelerinden dolayı kurtuluşla ödüllendirdim.”
Ama ben (vaktiyle hor gördüğünüz bu insanları) sabretmeleri sebebiyle, bugün mükâfatlandırdım. Şüphesiz onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”
“Bugün Ben sabrettiklerinden dolayı onları mükâfatlandırdım. Doğrusu onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (der.)
قَٰلَ كَمۡ لَبِثۡتُمۡ فِي ٱلۡأَرۡضِ عَدَدَ سِنِينَ
Allah, onlara “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” diye sorar.
(Allah inkârcılara:) “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” diye soracak.
(Allah onlara ayrıca): “Siz, yeryüzünde kaç yıl yaşadınız?” diye sorar.
قَالُواْ لَبِثۡنَا يَوۡمًا أَوۡ بَعۡضَ يَوۡمࣲ فَسۡـَٔلِ ٱلۡعَآدِّينَ
“Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte, sayanlara sor!” derler.
(Onlar:) “Bir gün, ya da günün bir kısmı kadar kaldık, tam olarak hesap tutan (melek)lere sor (bizim gün sayacak halimiz kalmadı)!” diyecekler.
(Onlar da): “Bir gün veya daha az bir süre kaldık, onu sayan (meleklere) sor.” dediler.
قَٰلَ إِن لَّبِثۡتُمۡ إِلَّا قَلِيلࣰ اۖ لَّوۡ أَنَّكُمۡ كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ
Allah şöyle buyurur: “Sadece az bir süre kaldınız; keşke siz bunu bilmiş olsaydınız.”
(Allah, şöyle) buyuracak: “(Dünyada) çok az bir zaman kaldınız. Keşke bunu (daha önce) bilmiş olsaydınız.”
(Allah): “(Orada) çok az kaldınız. Keşke bunu (vaktiyle) bilmiş olsaydınız.” dedi.
أَفَحَسِبۡتُمۡ أَنَّمَا خَلَقۡنَٰكُمۡ عَبَثࣰ ا وَأَنَّكُمۡ إِلَيۡنَا لَا تُرۡجَعُونَ
“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”
“Sizi boşuna yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sanıyorsunuz?”
(Ve devamla): “Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve sizin gerçekten Bize döndürülmeyeceğinizi mi sanmıştınız?” (dedi.)
فَتَعَٰلَى ٱللَّهُ ٱلۡمَلِكُ ٱلۡحَقُّۖ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ ٱلۡعَرۡشِ ٱلۡكَرِيمِ
Allah yüceler yücesi, mutlak hüküm ve egemenlik sahibidir. Nihâî gerçektir. O'ndan başka tanrı yoktur. O, hükümranlık tahtının sahibidir.
Allah yüceler yücesidir, mutlak hüküm sahibidir. O’ndan başka ilah yoktur. Yüce arşın sahibi O’dur!
Egemenliğin ortaksız sahibi ve gerçek olan Allah, her türlü noksanlıktan uzaktır, Ondan başka ilâh yoktur ve yüce Arş’ın sahibi Odur.
وَمَن يَدۡعُ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَ لَا بُرۡهَٰنَ لَهُۥ بِهِۦ فَإِنَّمَا حِسَابُهُۥ عِندَ رَبِّهِۦٓۚ إِنَّهُۥ لَا يُفۡلِحُ ٱلۡكَٰفِرُونَ
Kim, hakkında hiçbir delile sahip olmadığı halde Allah ile beraber başka bir tanrıya taparsa, bunun hesabını Rabbinin huzurunda verecektir. Gerçek şu ki, kâfirler kurtuluşa eremezler.
Kim kanıtlayıcı bir delile dayanmadığı halde Allah’ın yanı sıra başka bir ilaha kulluk ederse onun hesabını Rabbi görecektir. Şüphesiz inkârcılar asla kurtuluşa eremezler
Her kim de Allah ile birlikte başka bir ilâha taparsa -ki onun bu hususta hiçbir delili yoktur- o kimsenin hesabı ancak Rabbinin katındadır. Şüphesiz kâfirler asla kurtuluşa eremezler.
وَقُل رَّبِّ ٱغۡفِرۡ وَٱرۡحَمۡ وَأَنتَ خَيۡرُ ٱلرَّٰحِمِينَ
De ki: “Rabbim! Beni bağışla, bana merhamet et! Sen, merhamet edenlerin en iyisisin.”
De ki: “Ey Rabbim! Bağışla, merhamet et! Çünkü sen merhamet edenlerin en hayırlısısın!”
Ve (Ey Muhammed!): “Ey Rabbim! (Beni) bağışla ve (bana) merhamet et, Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.” de.