طسٓمٓ
Tâ, sîn, mîm.
Tâ, Sin, Mim.
Tâ. Sin. Mim.
The Poets · Mekkî · 227 âyet · Nüzul sırası 47
The Surah takes its name from verse 224 in which the word Ash-Shu`araa' occurs.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
طسٓمٓ
Tâ, sîn, mîm.
Tâ, Sin, Mim.
Tâ. Sin. Mim.
تِلۡكَ ءَايَٰتُ ٱلۡكِتَٰبِ ٱلۡمُبِينِ
Bunlar, apaçık kitabın âyetleridir.
Bunlar, kendi içinde apaçık ve tutarlı olan ve gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koyan ilahi kelamın ayetleridir.
İşte bunlar sana (hakkı bâtıldan) ayırt edici Kitap’ın âyetleridir.
لَعَلَّكَ بَٰخِعࣱ نَّفۡسَكَ أَلَّا يَكُونُواْ مُؤۡمِنِينَ
Sen, inanmıyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin.
(Ey Muhammed!) Onlar inanmıyorlar diye neredeyse kendini tüketeceksin!
(Ey Muhammed!) Sen, O (Mekkeli müşrikler) inanmıyorlar diye neredeyse kendini mahvedeceksin (öyle mi?)
إِن نَّشَأۡ نُنَزِّلۡ عَلَيۡهِم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ ءَايَةࣰ فَظَلَّتۡ أَعۡنَٰقُهُمۡ لَهَا خَٰضِعِينَ
Dilersek onlara gökten bir mucize indiririz de mecbur kalıp boyun eğerler.
Biz (onların zorla iman etmesini) murad etseydik, onlara gökten (dehşet verici) bir mucize indirirdik de ona (toptan) boyun eğmek zorunda kalırlardı (ancak bunu doğru bulmadık).
Eğer Biz dileseydik, o (müşriklerin) üzerine gökten bir mûcize indirirdik, onlar da o (mûcizeye) toptan boyun eğerlerdi.
وَمَا يَأۡتِيهِم مِّن ذِكۡرࣲ مِّنَ ٱلرَّحۡمَٰنِ مُحۡدَثٍ إِلَّا كَانُواْ عَنۡهُ مُعۡرِضِينَ
Onlara Rahmân'dan hiçbir yeni hatırlatma gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.
Onlar, ne zaman Rahman’dan yeni bir öğüt gelse, kesinlikle ondan yüz çevirirler.
Onlar kendilerine Rahman (olan Allah)’tan gelen her yeni uyarıdan mutlaka yüz çevirdiler.
فَقَدۡ كَذَّبُواْ فَسَيَأۡتِيهِمۡ أَنۢبَٰٓؤُاْ مَا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَهۡزِءُونَ
Nitekim Kur'ân'ı da yalanladılar. Ama alay edip durdukları şeyin haberleri yakında onlara gelecektir.
Onlar (Allah’tan gelen ayetleri) yalanladılar. Fakat alay konusu ettikleri şeyin (azap) haberleri ile yakında yüz yüze gelecekler.
Üstelik (bir de onu) yalanladılar. Fakat hafife aldıkları şeylerin haberleri, onlara çok yakında gelecektir.
أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ إِلَى ٱلۡأَرۡضِ كَمۡ أَنۢبَتۡنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوۡجࣲ كَرِيمٍ
Yeryüzüne bir bakmazlar mı? Orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirdik.
Onlar, yeryüzüne hiç bakmazlar mı? Biz orada her çeşitten nice güzel bitkiler çıkarmışız?
Onlar, yeryüzünde Bizim, ne kadar (güzel ve) yararlı, bitki (ve canlı) türleri yarattığımızı görmediler mi?
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ
Şüphesiz bunda yaratıcının varlığına dair kesin delil vardır; ama çoğu iman etmezler.
Şüphesiz bunların her birinde (Allah’ın kudretine işaret eden, merhametini gözler önüne seren apaçık) bir delil vardır. Fakat yine de onların çoğu inanmamakta diretiyor.
Şüphesiz bunda, (insanlar için) bir ibret vardır; ama onların çoğu (hâlâ) inanmadılar.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Şüphesiz senin Rabbin, mutlak galip ve sonsuz merhamet sahibidir.
Muhakkak ki senin Rabbin, elbette O, mutlak galiptir, çok merhametlidir.
Şüphesiz senin Rabbin O, çok şerefli, pek merhametli olan (Allah)’tır.
وَإِذۡ نَادَىٰ رَبُّكَ مُوسَىٰٓ أَنِ ٱئۡتِ ٱلۡقَوۡمَ ٱلظَّٰلِمِينَ
10,11. Hani Rabbin Mûsâ'ya, “O zâlimler topluluğuna, Firavun'un kavmine git! Hâlâ sakınmayacaklar mı onlar?” diye seslenmişti.
11-12.Hani Rabbin, Musa’ya seslenmişti: “Zulmetmekte olan kavme git! Firavunun toplumuna git. Hâlâ Allah’a karşı gelmekten sakınmayacaklar mı (diye sor)?”
Bir zamanlar Rabbin Mûsa’ya: “O zâlimler topluluğuna git.” diye seslendi.
قَوۡمَ فِرۡعَوۡنَۚ أَلَا يَتَّقُونَ
10,11. Hani Rabbin Mûsâ'ya, “O zâlimler topluluğuna, Firavun'un kavmine git! Hâlâ sakınmayacaklar mı onlar?” diye seslenmişti.
11-12.Hani Rabbin, Musa’ya seslenmişti: “Zulmetmekte olan kavme git! Firavunun toplumuna git. Hâlâ Allah’a karşı gelmekten sakınmayacaklar mı (diye sor)?”
“-(Yani) Firavun’un toplumuna.- Onlar (kötülüklerden) hâlâ sakınmayacaklar mı?” (diye seslendi.)
قَالَ رَبِّ إِنِّيٓ أَخَافُ أَن يُكَذِّبُونِ
Mûsâ şöyle dedi: “Ey Rabbim! Doğrusu, beni yalanlamalarından korkuyorum.”
Musa, şöyle dedi: “Ey Rabbim! Onların beni yalanlamalarından korkuyorum.
Mûsa: “Ey Rabbim! Doğrusu, beni yalanlamalarından korkuyorum.” dedi.
وَيَضِيقُ صَدۡرِي وَلَا يَنطَلِقُ لِسَانِي فَأَرۡسِلۡ إِلَىٰ هَٰرُونَ
“Bu durumda içim daralır, dilim dönmez. Onun için Hârûn'a da peygamberlik ver!”
(Bundan dolayı) içim daralır, akıcı konuşamam. Onun için, Harun’a da resullük ver (ve onu bana yardımcı yap)!
(Ve devamla): “(Sonra) içim daralır, dilim dönmez, onun için Hârûn’a da elçilik ver.”
وَلَهُمۡ عَلَيَّ ذَنۢبࣱ فَأَخَافُ أَن يَقۡتُلُونِ
“Onlara karşı benim bir suçum var. Beni öldürmelerinden korkuyorum.”
Bir de (genç yaşımda Kıpti’nin ölümüne sebep olduğumdan dolayı) onların bana isnat ettikleri bir suç var. Bu yüzden onların beni öldürmelerinden de korkuyorum.”
“(Bir de ben,) onlara göre suçluyum. (Bundan dolayı) beni öldürmelerinden korkuyorum.” (dedi.)
قَالَ كَلَّاۖ فَٱذۡهَبَا بِـَٔايَٰتِنَآۖ إِنَّا مَعَكُم مُّسۡتَمِعُونَ
Allah şöyle buyurdu: “Hayır! Asla endişe etme! İkiniz, mucizelerimizle gidiniz. Şüphesiz biz, sizinle beraberiz, işitmekteyiz.”
Allah buyurdu ki: “Hayır (korkma)! İkinizde mesajlarımızla gidiniz. Çünkü (yapacağınız çağrıyı) izlemek ve (konuşulanları) dinlemek için Biz de sizinle beraber olacağız.”
Allah: “(Seni) asla (öldüremezler!) İkiniz birden mûcizelerimizi (onlara) götürün. Şüphesiz, Biz sizinle beraberiz, (olan her şeyi) işitiyoruz.” buyurdu.
فَأۡتِيَا فِرۡعَوۡنَ فَقُولَآ إِنَّا رَسُولُ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
16,17. “Firavun'a gidiniz: ‘Biz, âlemlerin Rabbinin peygamberleriyiz; İsrâiloğullarını bizimle beraber gönder!' deyiniz.”
16-17.Gecikmeksizin Firavun’a gidin ve deyin ki: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını bizimle beraber gönder!”
(Ve devamla Allah): “Haydi ikiniz Firavun’a gidip; ‘gerçekten biz, âlemlerin Rabbi (olan Allah)’ın elçisiyiz’ deyin” (buyurdu.)
أَنۡ أَرۡسِلۡ مَعَنَا بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ
16,17. “Firavun'a gidiniz: ‘Biz, âlemlerin Rabbinin peygamberleriyiz; İsrâiloğullarını bizimle beraber gönder!' deyiniz.”
16-17.Gecikmeksizin Firavun’a gidin ve deyin ki: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını bizimle beraber gönder!”
(Bir de): “İsrail oğullarını bizimle beraber gönder. (deyin)” (buyurdu.)
قَالَ أَلَمۡ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدࣰ ا وَلَبِثۡتَ فِينَا مِنۡ عُمُرِكَ سِنِينَ
18,19. Firavun dedi ki: “Seni küçükken elimizde büyütmedik mi? Yanımızda yıllarca kalmadın mı? Oysa sen sonunda yapacağını yaptın. Sen nankörlerdensin.”
(Firavun:) “Biz seni çocukken yanımızda yetiştirmemiş miydik? Ve sen ömrünün pek çok yılını bizim aramızda geçirmemiş miydin?
(Bunun üzerine Firavun Mûsa’ya): “Çocukken seni himâyemize alıp biz büyütmedik mi? Hayatının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi?” dedi.
وَفَعَلۡتَ فَعۡلَتَكَ ٱلَّتِي فَعَلۡتَ وَأَنتَ مِنَ ٱلۡكَٰفِرِينَ
18,19. Firavun dedi ki: “Seni küçükken elimizde büyütmedik mi? Yanımızda yıllarca kalmadın mı? Oysa sen sonunda yapacağını yaptın. Sen nankörlerdensin.”
Sonunda yapacağını yaptın (insan öldürdün) ve nankör biri olduğunu gösterdin!” dedi.
(Ve devamla): “Sonunda yapacağını yaptın. Sen nankörün birisisin!” (dedi.)
قَالَ فَعَلۡتُهَآ إِذࣰ ا وَأَنَا۠ مِنَ ٱلضَّآلِّينَ
20,21,22. Mûsâ, “O işi, daha ne yaptığımı bilmez biriyken işledim. Bu yüzden sizden korkup kaçtım; sonra, Rabbim bana ilim ve hikmet verip beni peygamberlerden kıldı. Başıma kaktığın bu nimet, İsrâiloğulları'nı kendine köle yapmandan dolayıdır” dedi.
(Musa) dedi ki: “Ben onu, o vakit kendimi kaybetmiş bir hâlde (bir yumruk vurmakla adamın ölebileceğini bilemeden) yaptım.
(Mûsa): “Ama ben, o (adam öldürme) işini bilmeyerek yaptım.” dedi.
فَفَرَرۡتُ مِنكُمۡ لَمَّا خِفۡتُكُمۡ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكۡمࣰ ا وَجَعَلَنِي مِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ
20,21,22. Mûsâ, “O işi, daha ne yaptığımı bilmez biriyken işledim. Bu yüzden sizden korkup kaçtım; sonra, Rabbim bana ilim ve hikmet verip beni peygamberlerden kıldı. Başıma kaktığın bu nimet, İsrâiloğulları'nı kendine köle yapmandan dolayıdır” dedi.
Sizden korktuğum için de hemen aranızdan kaçtım. Derken, Rabbim bana hüküm ve hikmet bahşetti de beni resullerden biri yaptı.
(Devamla): “Sizden korktuğum için de kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet verdi ve beni Peygamberlerden kıldı.”
وَتِلۡكَ نِعۡمَةࣱ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنۡ عَبَّدتَّ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ
20,21,22. Mûsâ, “O işi, daha ne yaptığımı bilmez biriyken işledim. Bu yüzden sizden korkup kaçtım; sonra, Rabbim bana ilim ve hikmet verip beni peygamberlerden kıldı. Başıma kaktığın bu nimet, İsrâiloğulları'nı kendine köle yapmandan dolayıdır” dedi.
Başıma kaktığın o iyilik, İsrailoğullarını kendine köle yapman yüzündendir.”
“(Yani) o nîmet diye başıma kaktığın da İsrâil oğullarını köleleştirmen midir?”1 (dedi.)
قَالَ فِرۡعَوۡنُ وَمَا رَبُّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
Firavun şöyle dedi: “Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir?”
Firavun ona: “Âlemlerin Rabbi ne demektir?” diye sordu.
Firavun: “Âlemlerin Rabbi dediğin (de) nedir?” dedi.
قَالَ رَبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَآۖ إِن كُنتُم مُّوقِنِينَ
Mûsâ şöyle cevap verdi: “Eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız; O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.”
(Musa:) “Eğer gerçekten (doğruyu) öğrenmek ve (onu) yürekten benimsemek istiyorsanız (söyleyeyim;) göklerin, yerin ve bu ikisi arasında var olan her şeyin Rabbi demektir!” diye cevap verdi.
(Mûsa): “Eğer gerçekten inanmak istiyorsanız O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin, Rabbidir.” dedi.
قَالَ لِمَنۡ حَوۡلَهُۥٓ أَلَا تَسۡتَمِعُونَ
Firavun, etrafındakilere, “Duymuyor musunuz?” dedi.
(Firavun,) çevresindekilere: “(Onun ne dediğini) duydunuz mu?” dedi.
(Firavun) çevresindekilere: “Onun dediklerini duyuyor musunuz?” (dedi.)
قَالَ رَبُّكُمۡ وَرَبُّ ءَابَآئِكُمُ ٱلۡأَوَّلِينَ
Mûsâ, “O, sizin de, evvelki atalarınızın da Rabbidir” dedi.
(Ve Musa:) “O sizin de Rabbinizdir, göçüp gitmiş atalarınızın da Rabbidir!” dedi.
(Mûsa): “O, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbidir.” dedi.
قَالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ ٱلَّذِيٓ أُرۡسِلَ إِلَيۡكُمۡ لَمَجۡنُونࣱ
Firavun, “Size gönderilen peygamberiniz kesinlikle delidir” dedi.
(Firavun etrafındakilere:) “Dikkat edin! Size gönderilen bu elçi kesinlikle bir delidir!” dedi.
(Firavun etrafındakilere): “Size gönderilen bu elçiniz, kesinlikle delidir.” dedi.
قَالَ رَبُّ ٱلۡمَشۡرِقِ وَٱلۡمَغۡرِبِ وَمَا بَيۡنَهُمَآۖ إِن كُنتُمۡ تَعۡقِلُونَ
Mûsâ, “ Eğer düşünüp anlarsanız O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir” dedi.
(Musa:) “O, doğunun da batının da ve ikisi arasındaki her şeyin de Rabbidir. Eğer aklınız varsa, anlarsınız” dedi.
(Mûsa): “Eğer düşünme yeteneğiniz varsa O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunan her şeyin Rabbidir.” dedi.
قَالَ لَئِنِ ٱتَّخَذۡتَ إِلَٰهًا غَيۡرِي لَأَجۡعَلَنَّكَ مِنَ ٱلۡمَسۡجُونِينَ
Firavun, “Eğer benden başka tanrı edinirsen, seni kesinlikle hapsederim” dedi.
(Firavun:) “Eğer benden başka bir ilah edinirsen yemin ederim ki, seni hapse attırırım” dedi.
(Firavun): “Eğer benden başkasını ilâh edinirsen, seni hapse attırırım!” dedi.
قَالَ أَوَلَوۡ جِئۡتُكَ بِشَيۡءࣲ مُّبِينࣲ
Mûsâ, “Sana apaçık bir mucize getirirsem de mi?” dedi.
(Musa:) “Sana apaçık bir delil getirmiş olsam da mı?” dedi.
(Mûsa): “Sana (doğruluğumu ispat eden) apaçık bir şey getirsem de mi?” dedi.
قَالَ فَأۡتِ بِهِۦٓ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ
Firavun, “Eğer doğru söylüyorsan, haydi getir onu!” dedi.
(Firavun:) “Eğer doğru sözlü biriysen, haydi, çıkar ortaya o dediğini!” diye cevap verdi.
(Firavun): “Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu!” dedi.
فَأَلۡقَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعۡبَانࣱ مُّبِينࣱ
Bunun üzerine Mûsâ, asasını yere attı. Bir de ne görsünler, asa apaçık koca bir yılan oluverdi.
Bunun üzerine (Musa) asasını bırakıverdi, bir de (ne görsünler) o, açıkça kocaman bir yılan/ejderha oluverdi.
(Bunun üzerine Mûsa) âsâsını bıraktı. Bir de baktılar ki; âsâ gerçek bir yılan (oluvermiş.)
وَنَزَعَ يَدَهُۥ فَإِذَا هِيَ بَيۡضَآءُ لِلنَّٰظِرِينَ
Elini de koynundan çıkardı, bir de ne görsünler; bembeyaz olmuş.
Ve elini (koynundan) çekip çıkardı ki bakanların gözlerini kamaştıracak kadar bembeyaz (olmuş)!
(Sonra) elini (koynundan) çıkardı. Bir de baktılar ki; o da seyredenlere bembeyaz görünüverdi.
قَالَ لِلۡمَلَإِ حَوۡلَهُۥٓ إِنَّ هَٰذَا لَسَٰحِرٌ عَلِيمࣱ
34,35. Firavun çevresindeki ileri gelenlere, “Bu, doğrusu, çok bilgili bir sihirbazdır!” dedi. “Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?”
(Firavun,) çevresindeki ileri gelenlere: “Şüphesiz bu, bilgin bir sihirbazdır.
(Firavun) çevresindeki ileri gelenlere: “Bu, gerçekten çok bilgili bir büyücüdür!” dedi.
يُرِيدُ أَن يُخۡرِجَكُم مِّنۡ أَرۡضِكُم بِسِحۡرِهِۦ فَمَاذَا تَأۡمُرُونَ
34,35. Firavun çevresindeki ileri gelenlere, “Bu, doğrusu, çok bilgili bir sihirbazdır!” dedi. “Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?”
Sizi, yaptığı sihirle, yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne dersiniz?” dedi.
(Ve devamla): “Sizi büyüsüyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor, ne (yapmamı) tavsiye edersiniz?” (dedi.)
قَالُوٓاْ أَرۡجِهۡ وَأَخَاهُ وَٱبۡعَثۡ فِي ٱلۡمَدَآئِنِ حَٰشِرِينَ
36,37,38. İleri gelenler dediler ki, “Onu ve kardeşini alıkoy! Şehirlere haberciler sal! Bütün usta büyücüleri çağırsınlar.” Büyücüler, belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.
(Onlar da:) “Onu ve kardeşini bir süre alıkoy, bu arada, şehirlere haberciler gönder.
36,37. (Firavunun çevresindekiler de): “Onu ve kardeşini oyala ve şehirlere toplayıcılar gönder de sana bütün hünerli büyücüleri, (toplayıp) getirsinler.” dediler.
يَأۡتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمࣲ
36,37,38. İleri gelenler dediler ki, “Onu ve kardeşini alıkoy! Şehirlere haberciler sal! Bütün usta büyücüleri çağırsınlar.” Büyücüler, belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.
Sana bütün usta sihirbazları getirsinler” dediler.
36,37. (Firavunun çevresindekiler de): “Onu ve kardeşini oyala ve şehirlere toplayıcılar gönder de sana bütün hünerli büyücüleri, (toplayıp) getirsinler.” dediler.
فَجُمِعَ ٱلسَّحَرَةُ لِمِيقَٰتِ يَوۡمࣲ مَّعۡلُومࣲ
36,37,38. İleri gelenler dediler ki, “Onu ve kardeşini alıkoy! Şehirlere haberciler sal! Bütün usta büyücüleri çağırsınlar.” Büyücüler, belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.
Böylece sihirbazlar, belli bir günün belirlenen bir vaktinde bir araya getirildiler.
Böylece büyücüler, belirli bir günün belirlenen vaktinde bir araya getirildi.
وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلۡ أَنتُم مُّجۡتَمِعُونَ
Halka, “Siz de toplanıyor musunuz?” denildi.
Ve insanlara da: “Haydi siz de toplanın” denildi.
Halka: “Siz de toplanır mısınız?” denildi.
لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ ٱلسَّحَرَةَ إِن كَانُواْ هُمُ ٱلۡغَٰلِبِينَ
Halk, “Sihirbazlar üstün gelirse, biz de belki onlara uyarız” dediler.
“Üstün gelirlerse herhalde sihirbazlara uyarız” dediler.
(Firavun’un adamları:) “Umarız büyücüler üstün gelir, biz de onlara uyarız.” (dediler.)
فَلَمَّا جَآءَ ٱلسَّحَرَةُ قَالُواْ لِفِرۡعَوۡنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجۡرًا إِن كُنَّا نَحۡنُ ٱلۡغَٰلِبِينَ
41,42. Sihirbazlar geldiklerinde, Firavun'a, “Biz üstün gelirsek, bize bir ödül vereceksin, değil mi?” dediler. Firavun, “Evet, o taktirde siz gözde kimselerden olacaksınız” dedi.
Sihirbazlar geldiklerinde, Firavuna: “Eğer biz üstün gelirsek, gerçekten bize bir ödül var mı?” dediler.
Büyücüler de gelir gelmez Firavuna: “Eğer üstün gelirsek, bize bir mükâfat var mı?” dediler.
قَالَ نَعَمۡ وَإِنَّكُمۡ إِذࣰ ا لَّمِنَ ٱلۡمُقَرَّبِينَ
41,42. Sihirbazlar geldiklerinde, Firavun'a, “Biz üstün gelirsek, bize bir ödül vereceksin, değil mi?” dediler. Firavun, “Evet, o taktirde siz gözde kimselerden olacaksınız” dedi.
(Firavun:) “Elbette, hem o takdirde, gerçekten de bana yakın olanlar arasında yer alacaksınız” dedi.
Firavun: “Evet, hem siz o vakit kesinlikle, benim en yakınlarımdan olacaksınız.” dedi.
قَالَ لَهُم مُّوسَىٰٓ أَلۡقُواْ مَآ أَنتُم مُّلۡقُونَ
43,44,45. Mûsâ onlara: “Ne atacaksanız atın!” dedi. Onlar da iplerini ve değneklerini attılar ve “Firavun'un onuru için elbette bizler galip geleceğiz” dediler. Sonra Mûsâ asasını yere bıraktı. Bir de ne görsünler, onların sihirlerini yutuveriyor.
Musa onlara: “Ne atacaksanız atın!” dedi.
Mûsa onlara: “Ne atacaksanız atın bakalım!” dedi.
فَأَلۡقَوۡاْ حِبَالَهُمۡ وَعِصِيَّهُمۡ وَقَالُواْ بِعِزَّةِ فِرۡعَوۡنَ إِنَّا لَنَحۡنُ ٱلۡغَٰلِبُونَ
43,44,45. Mûsâ onlara: “Ne atacaksanız atın!” dedi. Onlar da iplerini ve değneklerini attılar ve “Firavun'un onuru için elbette bizler galip geleceğiz” dediler. Sonra Mûsâ asasını yere bıraktı. Bir de ne görsünler, onların sihirlerini yutuveriyor.
Bunun üzerine onlar iplerini ve değneklerini attılar ve: “Firavun ’un gücüyle elbette bizler üstün geleceğiz” dediler.
Hemen iplerini ve değneklerini (yere) attılar ve: “Firavunun şerefine! Şüphesiz biz, kesinlikle üstün geleceğiz.” dediler.
فَأَلۡقَىٰ مُوسَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلۡقَفُ مَا يَأۡفِكُونَ
43,44,45. Mûsâ onlara: “Ne atacaksanız atın!” dedi. Onlar da iplerini ve değneklerini attılar ve “Firavun'un onuru için elbette bizler galip geleceğiz” dediler. Sonra Mûsâ asasını yere bıraktı. Bir de ne görsünler, onların sihirlerini yutuveriyor.
Bunun üzerine Musa asasını bırakıverdi. Bir de (gördüler ki) o, bütün uydurduklarını yutuyor!
Sonra Mûsa âsâsını (yere) atınca bir de ne görsünler, onların meydana getirdikleri düzmece şeyleri, yutuyor!
فَأُلۡقِيَ ٱلسَّحَرَةُ سَٰجِدِينَ
46,47,48. Bu durum karşısında sihirbazlar hemen secdeye kapanarak, “Biz, âlemlerin Rabbine inandık” dediler. “Mûsâ'nın ve Hârûn'un Rabbine.”
46-47-48.Bunu gören sihirbazlar secdeye kapanarak: “Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun’un Rabbine iman ettik” dediler.
(Bunu görünce) büyücüler derhal secdeye kapandılar.
قَالُوٓاْ ءَامَنَّا بِرَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
46,47,48. Bu durum karşısında sihirbazlar hemen secdeye kapanarak, “Biz, âlemlerin Rabbine inandık” dediler. “Mûsâ'nın ve Hârûn'un Rabbine.”
46-47-48.Bunu gören sihirbazlar secdeye kapanarak: “Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun’un Rabbine iman ettik” dediler.
47,48. Ve: “Biz âlemlerin Rabbine (yani) Mûsa ve Hârûn’un Rabbine îman ettik.” dediler.
رَبِّ مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ
46,47,48. Bu durum karşısında sihirbazlar hemen secdeye kapanarak, “Biz, âlemlerin Rabbine inandık” dediler. “Mûsâ'nın ve Hârûn'un Rabbine.”
46-47-48.Bunu gören sihirbazlar secdeye kapanarak: “Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun’un Rabbine iman ettik” dediler.
47,48. Ve: “Biz âlemlerin Rabbine (yani) Mûsa ve Hârûn’un Rabbine îman ettik.” dediler.
قَالَ ءَامَنتُمۡ لَهُۥ قَبۡلَ أَنۡ ءَاذَنَ لَكُمۡۖ إِنَّهُۥ لَكَبِيرُكُمُ ٱلَّذِي عَلَّمَكُمُ ٱلسِّحۡرَ فَلَسَوۡفَ تَعۡلَمُونَۚ لَأُقَطِّعَنَّ أَيۡدِيَكُمۡ وَأَرۡجُلَكُم مِّنۡ خِلَٰفࣲ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمۡ أَجۡمَعِينَ
Firavun, “Ben size izin vermeden ona inanıyorsunuz, öyle mi?” diye çıkıştı. “Doğrusu o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Andolsun, yakında bileceksiniz, bana karşı gelip döneklik yapmanız yüzünden ellerinizi ve ayaklarınızı doğrayacağım, hepinizi asacağım” dedi.
Firavun: “Ben size izin vermeden ona inanıyorsunuz, öyle mi?” diye çıkıştı. “Doğrusu o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Andolsun, yakında bileceksiniz, bana karşı gelip döneklik yapmanız yüzünden işlerinizi/mesleklerinizi ellerinizden alacağım, özgürlüğünüzü kısıtlayıp sizi tutuklayacağım ve (daha sonra da ibret olması için) hepinizi asacağım” dedi.
(Firavun, büyücülere): “Ben size izin vermeden siz, o (Mûsa’ya) inandınız ha? Demek ki, size büyüyü öğreten büyüğünüz oymuş. Öyleyse (size yapacağımı yakında) anlayacaksınız. Yemin olsun, sizin hepinizin ellerini ve ayaklarını çaprazlama kestireceğim ve hepinizi astıracağım!” dedi.
قَالُواْ لَا ضَيۡرَۖ إِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ
50,51. İnanan sihirbazlar, “Zararı yok, biz elbette Rabbimize döneceğiz, inananların ilki olmamızdan dolayı, Rabbimizin, günahlarımızı bağışlayacağını umarız” dediler.
(O iman edenler) dediler ki: “Zararı yok, nasıl olsa, biz Rabbimize döndürüleceğiz.
(Büyücüler): “(Sen bize) zarar veremezsin, şüphesiz biz (nasıl olsa) Rabbimize döneceğiz!” dediler.
إِنَّا نَطۡمَعُ أَن يَغۡفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَٰيَٰنَآ أَن كُنَّآ أَوَّلَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ
50,51. İnanan sihirbazlar, “Zararı yok, biz elbette Rabbimize döneceğiz, inananların ilki olmamızdan dolayı, Rabbimizin, günahlarımızı bağışlayacağını umarız” dediler.
Biz (Musa’ya) inananların öncüleri olduğumuz için Rabbimizin kusurlarımızı bağışlayacağını umarız.”
(Ve devamla:) “Biz, îman edenlerin ilki olduğumuz için de Rabbimizin bizim hatalarımızı bağışlayacağını, umuyoruz.” (dediler.)
۞وَأَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنۡ أَسۡرِ بِعِبَادِيٓ إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ
Biz, Mûsâ'ya, “Kullarımı geceleyin yola çıkar; elbette izleneceksiniz” diye bildirdik.
(Arkasından) Musa’ya: “Bana inanan kullarımı geceleyin yola çıkar; (şunu da bilin ki Firavun ve askerleri) mutlaka sizi takip edecekler” diye vahyettik.
Biz Mûsa’ya; kesinlikle takip edilecekleri için (inanan) kullarımı geceleyin yürüyüşe geçirmesini vahyettik.
فَأَرۡسَلَ فِرۡعَوۡنُ فِي ٱلۡمَدَآئِنِ حَٰشِرِينَ
53,54,55,56. Bu arada Firavun, şehirlere, “Doğrusu bunlar, bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır; elbette hepimiz uyanık olmalıyız” diyen haberciler gönderdi.
Firavun bütün şehirlere toplayıcılar (propagandacılar) gönderdi. (Şöyle diyorlardı:)
Firavun, şehirlere (kendi propagandasını yapan) adamlar yolladı.
إِنَّ هَٰٓؤُلَآءِ لَشِرۡذِمَةࣱ قَلِيلُونَ
53,54,55,56. Bu arada Firavun, şehirlere, “Doğrusu bunlar, bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır; elbette hepimiz uyanık olmalıyız” diyen haberciler gönderdi.
“Bunlar, (Musa’ya iman eden İsrailoğulları), muhakkak ki (bize nispetle) başıbozuk bir azınlıktır.
(Onlar insanlara): “(Ey ahâli!) Bu (İsrail oğulları) çok küçük bir topluluktur.”
وَإِنَّهُمۡ لَنَا لَغَآئِظُونَ
53,54,55,56. Bu arada Firavun, şehirlere, “Doğrusu bunlar, bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır; elbette hepimiz uyanık olmalıyız” diyen haberciler gönderdi.
“Böyle olmalarına rağmen, onlar bize kin duyuyorlar, kafa tutuyorlar.”
55,56. “(Fakat) bizi çok kızdırdılar. Biz ise, uyanık bir toplumuz” (dediler.)
وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَٰذِرُونَ
53,54,55,56. Bu arada Firavun, şehirlere, “Doğrusu bunlar, bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır; elbette hepimiz uyanık olmalıyız” diyen haberciler gönderdi.
Biz ise, onların yapacaklarına karşı, iyi donanımlı, uyanık bir topluluğuz.”
55,56. “(Fakat) bizi çok kızdırdılar. Biz ise, uyanık bir toplumuz” (dediler.)
فَأَخۡرَجۡنَٰهُم مِّن جَنَّٰتࣲ وَعُيُونࣲ
57,58,59,60. Bunun üzerine Firavun'un adamlarını bahçelerden, pınar başlarından, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. Böylece onlara İsrâiloğulları'nı mirasçı kıldık. Ancak Firavun'un adamları, güneş doğarken İsrâiloğulları'nın ardına düştüler.
Biz de onları (Firavun ve kavmini yaptıkları yüzünden Mısır’daki) bahçelerden ve pınarlardan sürüp çıkardık.
(Sonunda) Biz de onları, bahçelerden ve pınarlardan, çıkardık.
وَكُنُوزࣲ وَمَقَامࣲ كَرِيمࣲ
57,58,59,60. Bunun üzerine Firavun'un adamlarını bahçelerden, pınar başlarından, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. Böylece onlara İsrâiloğulları'nı mirasçı kıldık. Ancak Firavun'un adamları, güneş doğarken İsrâiloğulları'nın ardına düştüler.
Ve hazinelerden ve güzelim yerlerden ettik.
(Onları) hazinelerden ve yüksek makamlardan (uzaklaştırdık).
كَذَٰلِكَۖ وَأَوۡرَثۡنَٰهَا بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ
57,58,59,60. Bunun üzerine Firavun'un adamlarını bahçelerden, pınar başlarından, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. Böylece onlara İsrâiloğulları'nı mirasçı kıldık. Ancak Firavun'un adamları, güneş doğarken İsrâiloğulları'nın ardına düştüler.
İşte böylece, İsrailoğullarını onlara mirasçı kıldık.
Böylece, (zamanla) bunlara İsrail oğullarını mirasçı yaptık.
فَأَتۡبَعُوهُم مُّشۡرِقِينَ
57,58,59,60. Bunun üzerine Firavun'un adamlarını bahçelerden, pınar başlarından, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. Böylece onlara İsrâiloğulları'nı mirasçı kıldık. Ancak Firavun'un adamları, güneş doğarken İsrâiloğulları'nın ardına düştüler.
(Firavun ve adamları) gün doğarken (Musa ve ashabını yakalamak için) onları takibe koyuldular.
(Ve sonunda Firavun ve adamları) gün doğumunda onların ardına düştüler.
فَلَمَّا تَرَٰٓءَا ٱلۡجَمۡعَانِ قَالَ أَصۡحَٰبُ مُوسَىٰٓ إِنَّا لَمُدۡرَكُونَ
61,62. İki topluluk birbirini gördüğünde, Mûsâ'nın adamları, “İşte yakalandık” dediler. Mûsâ, “Hayır! Rabbim benimle beraberdir, bana elbette bir çıkış yolu gösterecektir” dedi.
İki topluluk birbirini görünce Musa’nın adamları: “Eyvah yakalandık” dediler.
İki topluluk birbirini görünce, Mûsa’-nın arkadaşları: “İşte (şimdi) yakalandık!” dediler.
قَالَ كَلَّآۖ إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهۡدِينِ
61,62. İki topluluk birbirini gördüğünde, Mûsâ'nın adamları, “İşte yakalandık” dediler. Mûsâ, “Hayır! Rabbim benimle beraberdir, bana elbette bir çıkış yolu gösterecektir” dedi.
(Musa:) “Hayır! Rabbim şüphesiz benimle beraberdir, mutlaka bir çıkış yolu gösterecektir” dedi.
Mûsa: “Asla! Şüphesiz Rabbim benimle beraberdir ve bana kesinlikle bir yol gösterecektir.” dedi.
فَأَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنِ ٱضۡرِب بِّعَصَاكَ ٱلۡبَحۡرَۖ فَٱنفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرۡقࣲ كَٱلطَّوۡدِ ٱلۡعَظِيمِ
Bunun üzerine Mûsâ'ya, “Değneğinle denize vur!” diye bildirdik. Deniz ortadan yarıldı; her parçası yüce bir dağ gibi oldu.
O sırada Musa’ya: “Değneğinle denize vur” diye vahyettik. Bunun üzerine (deniz) hemen yarıldı ve her parçası koca bir dağ gibi oldu.
Bunun üzerine Biz, Mûsa’ya: “Âsân ile denize vur!” diye vahyettik. (O da âsâsını vurunca) deniz hemen yarıldı ve her parçası, kocaman bir dağ gibi oldu.
وَأَزۡلَفۡنَا ثَمَّ ٱلۡأٓخَرِينَ
Ötekilerini de oraya yaklaştırdık.
Ötekileri de oraya yaklaştırdık (onlar da yarılan denize girdiler).
Ötekilerini de oraya yaklaştırdık.
وَأَنجَيۡنَا مُوسَىٰ وَمَن مَّعَهُۥٓ أَجۡمَعِينَ
Mûsâ ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık.
Musa ve beraberinde bulunanların hepsini (yarıktan geçirerek) kurtardık.
Mûsa’yı ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık.
ثُمَّ أَغۡرَقۡنَا ٱلۡأٓخَرِينَ
Sonra ötekilerini suda boğduk.
Sonra ötekileri (yaptıkları yüzünden) suda boğduk.
(Onlardan) sonra ötekilerini de suda boğduk.
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ
Şüphesiz bunda bir ders vardır, ama çokları inanmamaktadır.
Şüphesiz bunda (alınacak büyük) bir ders vardır. (Buna rağmen) yine de insanların çoğu (zulme devam ediyor ve) inanmamakta diretiyor.
Şüphesiz bunda, (insanlar için) bir ibret vardır; ama onların çoğu (hâlâ) inanmadılar.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Şüphesiz Rabbin, mutlak galip ve merhamet sahibidir.
Şüphesiz senin Rabbin elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.
(Ey Muhammed!) Şüphesiz senin Rabbin O, çok şerefli (ve) pek merhamet sahibi olan (Allah)’tır.
وَٱتۡلُ عَلَيۡهِمۡ نَبَأَ إِبۡرَٰهِيمَ
69,70,71,72,73,74. Onlara İbrâhim'in kıssasını anlat! İbrâhim, babasına ve ulusuna “nelere tapıyorsunuz?” demişti. Onlar: “Putlara tapıyoruz; onlarla ilgilenip duruyoruz” demişlerdi. İbrâhim: “Çağırdığınız zaman sizi duyarlar mı ve size bir fayda ve zarar verirler mi?” demişti. Onlar: “Ancak, babalarımızı da böyle yaparken bulduk” demişlerdi.
(Ey Resul!) Onlara İbrahîm’in haberini (kıssasını) da anlat!
(Ey Muhammed!) Onlara İbrahim’in kıssasını da naklet.
إِذۡ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوۡمِهِۦ مَا تَعۡبُدُونَ
69,70,71,72,73,74. Onlara İbrâhim'in kıssasını anlat! İbrâhim, babasına ve ulusuna “nelere tapıyorsunuz?” demişti. Onlar: “Putlara tapıyoruz; onlarla ilgilenip duruyoruz” demişlerdi. İbrâhim: “Çağırdığınız zaman sizi duyarlar mı ve size bir fayda ve zarar verirler mi?” demişti. Onlar: “Ancak, babalarımızı da böyle yaparken bulduk” demişlerdi.
Hani o, babasına ve kavmine: “Neye tapıyorsunuz?” demişti.
Bir zamanlar o, babasına ve toplumuna: “Siz neye tapıyorsunuz?” demişti.
قَالُواْ نَعۡبُدُ أَصۡنَامࣰ ا فَنَظَلُّ لَهَا عَٰكِفِينَ
69,70,71,72,73,74. Onlara İbrâhim'in kıssasını anlat! İbrâhim, babasına ve ulusuna “nelere tapıyorsunuz?” demişti. Onlar: “Putlara tapıyoruz; onlarla ilgilenip duruyoruz” demişlerdi. İbrâhim: “Çağırdığınız zaman sizi duyarlar mı ve size bir fayda ve zarar verirler mi?” demişti. Onlar: “Ancak, babalarımızı da böyle yaparken bulduk” demişlerdi.
(Onlar da:) “Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz” demişlerdi.
(Onlar da): “Biz putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya da devam edeceğiz.” dediler.
قَالَ هَلۡ يَسۡمَعُونَكُمۡ إِذۡ تَدۡعُونَ
69,70,71,72,73,74. Onlara İbrâhim'in kıssasını anlat! İbrâhim, babasına ve ulusuna “nelere tapıyorsunuz?” demişti. Onlar: “Putlara tapıyoruz; onlarla ilgilenip duruyoruz” demişlerdi. İbrâhim: “Çağırdığınız zaman sizi duyarlar mı ve size bir fayda ve zarar verirler mi?” demişti. Onlar: “Ancak, babalarımızı da böyle yaparken bulduk” demişlerdi.
İbrahîm: “O putlar, kendilerini imdada çağırdığınızda sesinizi duyuyor mu?
(İbrahim): “(Peki) duâ ettiğiniz zaman onlar sizi hiç işitiyorlar mı?” dedi.
أَوۡ يَنفَعُونَكُمۡ أَوۡ يَضُرُّونَ
69,70,71,72,73,74. Onlara İbrâhim'in kıssasını anlat! İbrâhim, babasına ve ulusuna “nelere tapıyorsunuz?” demişti. Onlar: “Putlara tapıyoruz; onlarla ilgilenip duruyoruz” demişlerdi. İbrâhim: “Çağırdığınız zaman sizi duyarlar mı ve size bir fayda ve zarar verirler mi?” demişti. Onlar: “Ancak, babalarımızı da böyle yaparken bulduk” demişlerdi.
Yahut (ihtiyacınız olduğu zaman) size faydaları olur ya da (kötülük yaptığınız zaman) zararları dokunuyor mu?” diye sordu.
(Ve devamla): “Yahut size fayda ya da zarar verebiliyorlar mı?” (dedi.)
قَالُواْ بَلۡ وَجَدۡنَآ ءَابَآءَنَا كَذَٰلِكَ يَفۡعَلُونَ
69,70,71,72,73,74. Onlara İbrâhim'in kıssasını anlat! İbrâhim, babasına ve ulusuna “nelere tapıyorsunuz?” demişti. Onlar: “Putlara tapıyoruz; onlarla ilgilenip duruyoruz” demişlerdi. İbrâhim: “Çağırdığınız zaman sizi duyarlar mı ve size bir fayda ve zarar verirler mi?” demişti. Onlar: “Ancak, babalarımızı da böyle yaparken bulduk” demişlerdi.
(Onlar da:) “Hayır, ama biz babalarımızı böyle yaparken bulduk” dediler.
(Onlar): “Hayır, ama biz atalarımızı böyle yapar bulduk.” dediler.
قَالَ أَفَرَءَيۡتُم مَّا كُنتُمۡ تَعۡبُدُونَ
75,76,77,78,80,81,82,83. İbrâhim şöyle demişti: “Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum, ancak âlemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Âhiret gününde, yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana ilim ve egemenlik ver ve beni iyiler arasına kat!”
75-76.(İbrahîm:) “Şimdi gördünüz mü, siz ve geçmişteki atalarınız neye kulluk ediyormuşsunuz?” dedi.
75,76. İbrahim: “Hem siz, hem de eski atalarınız nelere kulluk ettiğinizi hiç düşündünüz mü?” dedi.
أَنتُمۡ وَءَابَآؤُكُمُ ٱلۡأَقۡدَمُونَ
75,76,77,78,80,81,82,83. İbrâhim şöyle demişti: “Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum, ancak âlemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Âhiret gününde, yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana ilim ve egemenlik ver ve beni iyiler arasına kat!”
75-76.(İbrahîm:) “Şimdi gördünüz mü, siz ve geçmişteki atalarınız neye kulluk ediyormuşsunuz?” dedi.
75,76. İbrahim: “Hem siz, hem de eski atalarınız nelere kulluk ettiğinizi hiç düşündünüz mü?” dedi.
فَإِنَّهُمۡ عَدُوࣱّ لِّيٓ إِلَّا رَبَّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
75,76,77,78,80,81,82,83. İbrâhim şöyle demişti: “Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum, ancak âlemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Âhiret gününde, yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana ilim ve egemenlik ver ve beni iyiler arasına kat!”
(İbrahîm:) “Şüphesiz ki onlar benim için birer düşmandır. Ancak âlemlerin Rabbi (olan Allah) benim dostumdur.”
(Ve devamla): “(Şunu iyi bilin ki) âlemlerin Rabbi olan (Allah) dışındaki taptıklarınız, benim düşmanımdır.”
ٱلَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهۡدِينِ
75,76,77,78,80,81,82,83. İbrâhim şöyle demişti: “Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum, ancak âlemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Âhiret gününde, yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana ilim ve egemenlik ver ve beni iyiler arasına kat!”
“O (Rab ki), beni yoktan var eden ve bana doğru yolu gösterendir.”
“Beni yaratan ve bana hak yolu gösteren, O (Allah)’tır.”
وَٱلَّذِي هُوَ يُطۡعِمُنِي وَيَسۡقِينِ
75,76,77,78,80,81,82,83. İbrâhim şöyle demişti: “Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum, ancak âlemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Âhiret gününde, yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana ilim ve egemenlik ver ve beni iyiler arasına kat!”
“O, beni yediren (doyuran) ve içirendir.”
“Beni yediren ve içiren O (Allah)’tır.”
وَإِذَا مَرِضۡتُ فَهُوَ يَشۡفِينِ
75,76,77,78,80,81,82,83. İbrâhim şöyle demişti: “Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum, ancak âlemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Âhiret gününde, yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana ilim ve egemenlik ver ve beni iyiler arasına kat!”
“Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.”
“Hastalandığımda bana şifa veren de O (Allah)’tır.”
وَٱلَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحۡيِينِ
75,76,77,78,80,81,82,83. İbrâhim şöyle demişti: “Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum, ancak âlemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Âhiret gününde, yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana ilim ve egemenlik ver ve beni iyiler arasına kat!”
“Ve beni öldürecek, sonra (da) beni diriltecek olan, yine O’dur.”
“Beni (dünyada) öldürecek, (âhirette) diriltecek olan da O (Allah)’tır.”
وَٱلَّذِيٓ أَطۡمَعُ أَن يَغۡفِرَ لِي خَطِيٓـَٔتِي يَوۡمَ ٱلدِّينِ
75,76,77,78,80,81,82,83. İbrâhim şöyle demişti: “Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum, ancak âlemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Âhiret gününde, yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana ilim ve egemenlik ver ve beni iyiler arasına kat!”
“Büyük hesap günü günahlarımı bağışlayacağını umduğum yine O’dur.”
“Ve din günü günâhlarımı bağışlamasını umduğum da O (Allah)’tır.” dedi.
رَبِّ هَبۡ لِي حُكۡمࣰ ا وَأَلۡحِقۡنِي بِٱلصَّٰلِحِينَ
75,76,77,78,80,81,82,83. İbrâhim şöyle demişti: “Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum, ancak âlemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Âhiret gününde, yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana ilim ve egemenlik ver ve beni iyiler arasına kat!”
“Ey Rabbim! Bana (doğruyla eğrinin ne olduğuna) hükmedebilme bilgi ve yeteneğini bağışla ve beni dürüst ve erdemli insanların arasına kat!”
(İbrahim Allah’a yönelerek): “Ey Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyi kullar arasına kat.”
وَٱجۡعَل لِّي لِسَانَ صِدۡقࣲ فِي ٱلۡأٓخِرِينَ
84,84,86,87,88,89. “Sonraki nesiller arasında benim doğrulukla anılmamı sağla. Beni nimet cennetine vâris olaylardan eyle. Babamı da bağışla; o, doğrusu şaşırmışlardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalple gelenden başkasına mal ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni utandırma!”
“Benden sonra gelecek ümmetler içinde, hayırla anılmayı bana nasip et!”
“Bana, benden sonrakiler içerisinde, güzel bir şekilde anılmak nasip eyle!”
وَٱجۡعَلۡنِي مِن وَرَثَةِ جَنَّةِ ٱلنَّعِيمِ
84,84,86,87,88,89. “Sonraki nesiller arasında benim doğrulukla anılmamı sağla. Beni nimet cennetine vâris olaylardan eyle. Babamı da bağışla; o, doğrusu şaşırmışlardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalple gelenden başkasına mal ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni utandırma!”
“Beni nimetlerinle dolu cennetin mirasçılarından kıl!”
“Beni nîmetlerle donatılmış cennetin mirasçılarından kıl.”
وَٱغۡفِرۡ لِأَبِيٓ إِنَّهُۥ كَانَ مِنَ ٱلضَّآلِّينَ
84,84,86,87,88,89. “Sonraki nesiller arasında benim doğrulukla anılmamı sağla. Beni nimet cennetine vâris olaylardan eyle. Babamı da bağışla; o, doğrusu şaşırmışlardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalple gelenden başkasına mal ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni utandırma!”
“Babamı da bağışla (ona tevbe ve hidayet nasip eyle)! Çünkü o gerçekten yolunu şaşıranlardandır.”
“Babamı da bağışla, çünkü o yolunu şaşıranlardandır.”
وَلَا تُخۡزِنِي يَوۡمَ يُبۡعَثُونَ
84,84,86,87,88,89. “Sonraki nesiller arasında benim doğrulukla anılmamı sağla. Beni nimet cennetine vâris olaylardan eyle. Babamı da bağışla; o, doğrusu şaşırmışlardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalple gelenden başkasına mal ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni utandırma!”
“(İnsanların) diriltilecekleri gün beni rezil etme!”
“(İnsanların) dirilecekleri gün, beni utandırma.”
يَوۡمَ لَا يَنفَعُ مَالࣱ وَلَا بَنُونَ
84,84,86,87,88,89. “Sonraki nesiller arasında benim doğrulukla anılmamı sağla. Beni nimet cennetine vâris olaylardan eyle. Babamı da bağışla; o, doğrusu şaşırmışlardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalple gelenden başkasına mal ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni utandırma!”
“O gün ne malın bir faydası olur ne de evlâdın.
“O gün ki; ne mal fayda verir, ne de oğullar!”
إِلَّا مَنۡ أَتَى ٱللَّهَ بِقَلۡبࣲ سَلِيمࣲ
84,84,86,87,88,89. “Sonraki nesiller arasında benim doğrulukla anılmamı sağla. Beni nimet cennetine vâris olaylardan eyle. Babamı da bağışla; o, doğrusu şaşırmışlardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalple gelenden başkasına mal ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni utandırma!”
(O gün) yalnızca Allah’ın huzuruna kötülükten korunmuş bir kalple çıkanlar (kurtulacaklardır)!”
“Ancak Allah’a (şirkten/küfürden) arınmış bir gönülle gelenler hariç.” (diye duâ etti.)
وَأُزۡلِفَتِ ٱلۡجَنَّةُ لِلۡمُتَّقِينَ
90,91. O gün cennet, Allah'a karşı saygılı olanlara yaklaştırılır. Cehennem de azgınlar için ortaya çıkarılır.
(O gün) Cennet, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara yaklaştırılacak.
(O gün) cennet, Allah’tan hakkıyla sakınanlara yaklaştırılır.
وَبُرِّزَتِ ٱلۡجَحِيمُ لِلۡغَاوِينَ
90,91. O gün cennet, Allah'a karşı saygılı olanlara yaklaştırılır. Cehennem de azgınlar için ortaya çıkarılır.
Cehennem de azgınların (Allah’tan başka varlıkları ilah edinenlerin) karşısına çıkarılacaktır.
Cehennem de sapkınlar için sergilenir.
وَقِيلَ لَهُمۡ أَيۡنَ مَا كُنتُمۡ تَعۡبُدُونَ
92,93,94,95. Onlara, “Allah'tan başka taptıklarınız nerededir? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?” denilir. Onlar, azgınlar ve İblis'in adamları tepe taklak hepsi oraya atılırlar.
Onlara şöyle seslenilecek: “tapınıp durduklarınız hani nerededir?”
Ve Onlara: “(Hani) nerede o kulluk ettikleriniz?” denilir.
مِن دُونِ ٱللَّهِ هَلۡ يَنصُرُونَكُمۡ أَوۡ يَنتَصِرُونَ
92,93,94,95. Onlara, “Allah'tan başka taptıklarınız nerededir? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?” denilir. Onlar, azgınlar ve İblis'in adamları tepe taklak hepsi oraya atılırlar.
“Allah’tan başka ilah edindiğiniz putlar şimdi size yardım edebiliyorlar ya da kendilerini kurtarabiliyorlar mı?”
“(Yani) Allah’ı bir yana bırakarak (kulluk ettiğiniz o ilâhlar) şimdi size yardım edebiliyorlar mı, ya da kendilerini (bari) kurtarabiliyorlar mı?” (denilir.)
فَكُبۡكِبُواْ فِيهَا هُمۡ وَٱلۡغَاوُۥنَ
92,93,94,95. Onlara, “Allah'tan başka taptıklarınız nerededir? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?” denilir. Onlar, azgınlar ve İblis'in adamları tepe taklak hepsi oraya atılırlar.
Onlar ve azgınlar, tepe taklak oraya atılırlar.
94,95. O (ilahlaştırılanlar) sapkınlar ve iblisin askerleri, topluca o (cehenneme) tepe takla, üst üste, atılırlar.
وَجُنُودُ إِبۡلِيسَ أَجۡمَعُونَ
92,93,94,95. Onlara, “Allah'tan başka taptıklarınız nerededir? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?” denilir. Onlar, azgınlar ve İblis'in adamları tepe taklak hepsi oraya atılırlar.
Ve İblisin orduları da hep birlikte (cehenneme atılır).
94,95. O (ilahlaştırılanlar) sapkınlar ve iblisin askerleri, topluca o (cehenneme) tepe takla, üst üste, atılırlar.
قَالُواْ وَهُمۡ فِيهَا يَخۡتَصِمُونَ
96,97,98,99,100,101,102. Cehennemde putlarıyla çekişerek şöyle derler: “Vallahi, biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; biz apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Şimdi ne şefaatçimiz ne de bir dostumuz vardır. Keşke geriye dönüşümüz olsa da inananlardan olsak.”
Orada onlar (taptıklarıyla) çekişerek şöyle diyecekler:
Orada (hepsi) birbirleriyle çekişerek, şöyle derler:
تَٱللَّهِ إِن كُنَّا لَفِي ضَلَٰلࣲ مُّبِينٍ
96,97,98,99,100,101,102. Cehennemde putlarıyla çekişerek şöyle derler: “Vallahi, biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; biz apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Şimdi ne şefaatçimiz ne de bir dostumuz vardır. Keşke geriye dönüşümüz olsa da inananlardan olsak.”
“Allah’a Andolsun ki biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz.
“Vallahi gerçekten de biz, apaçık bir sapkınlık içerisindeydik.”
إِذۡ نُسَوِّيكُم بِرَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
96,97,98,99,100,101,102. Cehennemde putlarıyla çekişerek şöyle derler: “Vallahi, biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; biz apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Şimdi ne şefaatçimiz ne de bir dostumuz vardır. Keşke geriye dönüşümüz olsa da inananlardan olsak.”
Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi ile bir tutuyorduk.”
“(Ey ilâhlarımız!) Çünkü biz, sizi âlemlerin Rabbine eşit tutuyorduk.”
وَمَآ أَضَلَّنَآ إِلَّا ٱلۡمُجۡرِمُونَ
96,97,98,99,100,101,102. Cehennemde putlarıyla çekişerek şöyle derler: “Vallahi, biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; biz apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Şimdi ne şefaatçimiz ne de bir dostumuz vardır. Keşke geriye dönüşümüz olsa da inananlardan olsak.”
“Bizi yoldan çıkaran, o suçlulardan başkası değildi.”
“Bizi bu günâhkârlardan başkası saptırmadı.”
فَمَا لَنَا مِن شَٰفِعِينَ
96,97,98,99,100,101,102. Cehennemde putlarıyla çekişerek şöyle derler: “Vallahi, biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; biz apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Şimdi ne şefaatçimiz ne de bir dostumuz vardır. Keşke geriye dönüşümüz olsa da inananlardan olsak.”
100.101.“İşte bu yüzden artık bizim için ne şefaatçiler var ne de yakın bir dost.”
100,101. “Şimdi bizim ne bir arka çıkanımız var. Ne de bir candan dostumuz”.
وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمࣲ
96,97,98,99,100,101,102. Cehennemde putlarıyla çekişerek şöyle derler: “Vallahi, biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; biz apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Şimdi ne şefaatçimiz ne de bir dostumuz vardır. Keşke geriye dönüşümüz olsa da inananlardan olsak.”
100.101.“İşte bu yüzden artık bizim için ne şefaatçiler var ne de yakın bir dost.”
100,101. “Şimdi bizim ne bir arka çıkanımız var. Ne de bir candan dostumuz”.
فَلَوۡ أَنَّ لَنَا كَرَّةࣰ فَنَكُونَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ
96,97,98,99,100,101,102. Cehennemde putlarıyla çekişerek şöyle derler: “Vallahi, biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; biz apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Şimdi ne şefaatçimiz ne de bir dostumuz vardır. Keşke geriye dönüşümüz olsa da inananlardan olsak.”
“Ah keşke (dünyaya) bir kere daha dönebilsek de Mü’minlerden olabilsek.”
“Keşke (dünyaya) bir daha dönebilsek de Müslümanlardan olabilsek!”
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ
103,104. Bunda şüphesiz bir ders vardır, ama çoğu inanmamaktadır. Doğrusu Rabbin, güçlüdür, acıyandır.
Şüphesiz bu anlatılanlarda (alınacak büyük) bir ders vardır. (Buna rağmen) yine de onların çoğu inanmamakta diretiyor.
Şüphesiz bu (İbrahim kıssasında, insanlar için) bir ibret vardır ama onların çoğu, (hâlâ) inanmadılar.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
103,104. Bunda şüphesiz bir ders vardır, ama çoğu inanmamaktadır. Doğrusu Rabbin, güçlüdür, acıyandır.
Ve yine kuşku yok ki, senin Rabbin güçlüdür ve merhametlidir.
Şüphesiz senin Rabbin O çok şerefli, pek merhametli olan (Allah)’tır.
كَذَّبَتۡ قَوۡمُ نُوحٍ ٱلۡمُرۡسَلِينَ
Nûh kavmi de peygamberleri yalanladı.
Nuh’un kavmi de resulleri yalanladı.
Nûh toplumu da Peygamberleri yalanladılar.
إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ
106,107,108,109,110. Kardeşleri Nûh onlara şöyle demişti: “Sakınmaz mısınız? Bakın ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Artık, Allah'a saygı duyun ve bana itaat edin. Hem bunun için sizden dünyevî bir karşılık da istemiyorum. Benim karşılığımı verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir. Onun için, Allah'a saygı duyun ve bana itaat edin!”
Kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: “(Allah’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?”
Kardeşleri Nûh, onlara: “(Allah’tan) hakkıyla sakınmayacak mısınız?” dedi.
إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينࣱ
106,107,108,109,110. Kardeşleri Nûh onlara şöyle demişti: “Sakınmaz mısınız? Bakın ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Artık, Allah'a saygı duyun ve bana itaat edin. Hem bunun için sizden dünyevî bir karşılık da istemiyorum. Benim karşılığımı verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir. Onun için, Allah'a saygı duyun ve bana itaat edin!”
“Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir resulüm.
(Ve devamla): “Ben, size (gönderilen) güvenilir bir Peygamberim.”
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
106,107,108,109,110. Kardeşleri Nûh onlara şöyle demişti: “Sakınmaz mısınız? Bakın ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Artık, Allah'a saygı duyun ve bana itaat edin. Hem bunun için sizden dünyevî bir karşılık da istemiyorum. Benim karşılığımı verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir. Onun için, Allah'a saygı duyun ve bana itaat edin!”
Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!”
“(Allah’tan) hakkıyla sakının ve bana itaat edin.”
وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
106,107,108,109,110. Kardeşleri Nûh onlara şöyle demişti: “Sakınmaz mısınız? Bakın ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Artık, Allah'a saygı duyun ve bana itaat edin. Hem bunun için sizden dünyevî bir karşılık da istemiyorum. Benim karşılığımı verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir. Onun için, Allah'a saygı duyun ve bana itaat edin!”
“Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi takdir etmek ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”
“Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım, ancak âlemlerin Rabbi olan (Allah)’a aittir.”
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
106,107,108,109,110. Kardeşleri Nûh onlara şöyle demişti: “Sakınmaz mısınız? Bakın ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Artık, Allah'a saygı duyun ve bana itaat edin. Hem bunun için sizden dünyevî bir karşılık da istemiyorum. Benim karşılığımı verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir. Onun için, Allah'a saygı duyun ve bana itaat edin!”
“O halde, Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!”
“(Allah’tan) hakkıyla sakının ve bana itaat edin.” (dedi.)
۞قَالُوٓاْ أَنُؤۡمِنُ لَكَ وَٱتَّبَعَكَ ٱلۡأَرۡذَلُونَ
Kavmi, Nûh'a şöyle dedi: “Sana, düşük seviyeli kimseler tâbi olup dururken, biz sana iman eder miyiz hiç!”
Dediler ki: “Sana hep sıradan kimseler uymuş iken, biz sana inanır mıyız hiç?”
Onlar da: “Sana aşağılık kimseler uyup dururken, biz hiç sana îman eder miyiz?” dediler.
قَالَ وَمَا عِلۡمِي بِمَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ
112,113,114,115. Nûh dedi ki: “Onların yaptıkları hakkında bilgim yoktur. Onların hesabı Rabbime aittir, düşünsenize! Ben iman edenleri kovacak değilim. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”
(Nuh) dedi ki: “Onların öteden beri yaptıkları hakkında benim bir bilgim yok.
Nûh: “Onların yaptıkları hakkında benim bir bilgim yoktur.” dedi.
إِنۡ حِسَابُهُمۡ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّيۖ لَوۡ تَشۡعُرُونَ
112,113,114,115. Nûh dedi ki: “Onların yaptıkları hakkında bilgim yoktur. Onların hesabı Rabbime aittir, düşünsenize! Ben iman edenleri kovacak değilim. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”
Onlar hakkında yargıda bulunmak bana değil, sadece Rabbime düşer. Keşke bu gerçeğin bilincinde olsanız!”
(Ve devamla): “Eğer anlarsanız onların hesabı ancak Rabbime aittir.”
وَمَآ أَنَا۠ بِطَارِدِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ
112,113,114,115. Nûh dedi ki: “Onların yaptıkları hakkında bilgim yoktur. Onların hesabı Rabbime aittir, düşünsenize! Ben iman edenleri kovacak değilim. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”
“Ben inananları kovacak değilim.”
“Hem ben, îman edenleri kovamam.”
إِنۡ أَنَا۠ إِلَّا نَذِيرࣱ مُّبِينࣱ
112,113,114,115. Nûh dedi ki: “Onların yaptıkları hakkında bilgim yoktur. Onların hesabı Rabbime aittir, düşünsenize! Ben iman edenleri kovacak değilim. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”
“Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”
“Ben ancak açık bir uyarıcıyım.” (dedi)
قَالُواْ لَئِن لَّمۡ تَنتَهِ يَٰنُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمَرۡجُومِينَ
Dediler ki: “Ey Nûh! Vazgeçmezsen iyi bil ki, taşlanmışlardan olacaksın!”
(Onlar:) “Ey Nuh! Eğer bu dediklerinden vazgeçmezsen taşa tutulup öldürülenlerden olacaksın!” dediler.
(İnanmayanlar da): “Ey Nûh! Eğer bu işten vazgeçmezsen, seni kesinlikle taşlayarak öldürürüz.” dediler.
قَالَ رَبِّ إِنَّ قَوۡمِي كَذَّبُونِ
117,118. Nûh, “Ey Rabbim! Kavmim beni yalanladı, benimle onların arasında sen hüküm ver! Beni ve beraberimdeki inananları kurtar!” dedi.
(Nuh,) şöyle yakardı: “Ey Rabbim! Kavmim beni yalanlıyor.
(Nuh): “Ey Rabbim! Toplumum beni yalanladı.” dedi.
فَٱفۡتَحۡ بَيۡنِي وَبَيۡنَهُمۡ فَتۡحࣰ ا وَنَجِّنِي وَمَن مَّعِيَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ
117,118. Nûh, “Ey Rabbim! Kavmim beni yalanladı, benimle onların arasında sen hüküm ver! Beni ve beraberimdeki inananları kurtar!” dedi.
Artık onlarla benim aramda sen hükmet! Beni ve benimle birlikte olan inananları kurtar!”
(Devamla): “Artık benimle onların arasını nasıl ayırt edeceksen et de beni ve beraberimdeki mü’minleri kurtar!” (dedi.)
فَأَنجَيۡنَٰهُ وَمَن مَّعَهُۥ فِي ٱلۡفُلۡكِ ٱلۡمَشۡحُونِ
119,120,121,122. Bunun üzerine onu ve beraberinde olanları dolu bir gemi içinde taşıyarak kurtardık. Sonra geride kalanları suda boğduk. Doğrusu, bunda ders vardır, ama çoğu inanmamaktadır. Rabbin, şüphesiz güçlüdür, merhamet sahibidir.
Bunun üzerine biz, onu da beraberindekileri de o yüklü gemi ile kurtardık.
(Bunun üzerine) Biz, onu ve beraberindekileri, o yüklü gemide (taşıyarak) kurtardık.
ثُمَّ أَغۡرَقۡنَا بَعۡدُ ٱلۡبَاقِينَ
119,120,121,122. Bunun üzerine onu ve beraberinde olanları dolu bir gemi içinde taşıyarak kurtardık. Sonra geride kalanları suda boğduk. Doğrusu, bunda ders vardır, ama çoğu inanmamaktadır. Rabbin, şüphesiz güçlüdür, merhamet sahibidir.
Sonra da geride kalanları (yaptıkları yüzünden) suda boğduk.
Sonra da o (geminin) dışında kalanları suda boğduk.
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ
119,120,121,122. Bunun üzerine onu ve beraberinde olanları dolu bir gemi içinde taşıyarak kurtardık. Sonra geride kalanları suda boğduk. Doğrusu, bunda ders vardır, ama çoğu inanmamaktadır. Rabbin, şüphesiz güçlüdür, merhamet sahibidir.
Şüphesiz bunda (alınacak büyük) bir ders vardır. (Buna rağmen) yine de onların çoğu inanmamakta diretiyor.
Şüphesiz bu (Nuh kıssasında, insanlar için) bir ibret vardır ama onların çoğu, (hâlâ) inanmadılar.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
119,120,121,122. Bunun üzerine onu ve beraberinde olanları dolu bir gemi içinde taşıyarak kurtardık. Sonra geride kalanları suda boğduk. Doğrusu, bunda ders vardır, ama çoğu inanmamaktadır. Rabbin, şüphesiz güçlüdür, merhamet sahibidir.
Ve yine kuşku yok ki, senin Rabbin üstün iradeli ve merhametlidir.
Şüphesiz senin Rabbin O çok şerefli, pek merhametli olan (Allah)’tır.
كَذَّبَتۡ عَادٌ ٱلۡمُرۡسَلِينَ
‘Âd kavmi de peygamberlerini yalanladı.
Âd kavmi de resulleri yalanladı.
Âd (toplumu) da Peygamberleri yalanladı.
إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ هُودٌ أَلَا تَتَّقُونَ
Kardeşleri Hûd, onlara şöyle dedi: “Allah'ın emirlerine karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”
Hani kardeşleri Hûd, onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?
Kardeşleri Hûd onlara: “(Allah’tan) hakkıyla sakınmayacak mısınız?” dedi.
إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينࣱ
“Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.”
Şüphesiz ben, size gönderilmiş güvenilir bir resulüm.
(Ve devamla): “Ben, size (gönderilen) güvenilir bir Peygamberim.”
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
“Allah'tan sakının ve bana itaat edin!”
Öyle ise Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
“(Allah’tan) hakkıyla sakının ve bana itaat edin.”
وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
“Ben bundan dolayı sizden hiçbir karşılık istemiyorum. Benim karşılığımı ancak âlemlerin Rabbi verecektir.”
Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi takdir etmek ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”
“Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım, ancak âlemlerin Rabbi olan (Allah)’a aittir.” (dedi.)
أَتَبۡنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ ءَايَةࣰ تَعۡبَثُونَ
“Sizler her yüksek yerde övündüğünüz büyük bir köşk mü dikeceksiniz?”
“Sizler her yüksek tepede gösteriş amaçlı bir anıt (tapınak) dikerek boş işlerle mi uğraşacaksınız?”
(Ve devamla): “Siz her tepeye bir anıt dikerek, hep böyle boş şeylerle mi uğraşıyorsunuz?”
وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمۡ تَخۡلُدُونَ
“Ebedî kalacağınız ümidiyle saraylar mı edineceksiniz?”
“İçlerinde ebedî yaşama ümidiyle sağlam yapılar mı edineceksiniz?”
“(Dünyada) ebedî kalacağınızı umarak bir takım sanayiler mi kuruyorsunuz.”
وَإِذَا بَطَشۡتُم بَطَشۡتُمۡ جَبَّارِينَ
“Yakaladığınızda, zorbalar gibi yakalıyorsunuz.”
“Elinize her (fırsat) geçirdiğinizde, (başkalarının hukukuna) tecavüz edip zorbalık (mı) yapacaksınız?”
“(Bir toplumu) yakaladığınız zaman da üzerlerine zorbalar gibi çullanıyorsunuz?”
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
“Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin!”
“Artık, Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!”
“(Allah’tan) hakkıyla sakının ve bana itaat edin.”
وَٱتَّقُواْ ٱلَّذِيٓ أَمَدَّكُم بِمَا تَعۡلَمُونَ
“Size bildiğiniz nimetleri veren Allah'tan sakının!”
“Düşünebileceğiniz bütün (nimetleri) size sağlayan (Allah’)ın (azabından) sakının.”
“Düşünebileceğiniz her şeyi size bol bol veren, Allah’tan hakkıyla sakının.”
أَمَدَّكُم بِأَنۡعَٰمࣲ وَبَنِينَ
“Size evcil hayvanlar ve oğullar verdi.”
13-134.“(O,) Size hayvanlar, çocuklar (vererek) yardım etti. Bağlar bahçeler ve pınarlar (lütfetti).”
“O (Allah) size bol bol davarlar ve oğullar verdi.”
وَجَنَّٰتࣲ وَعُيُونٍ
“Bahçeler ve pınarlar verdi.”
13-134.“(O,) Size hayvanlar, çocuklar (vererek) yardım etti. Bağlar bahçeler ve pınarlar (lütfetti).”
“Bahçeler ve pınarlar da. (verdi.)”
إِنِّيٓ أَخَافُ عَلَيۡكُمۡ عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيمࣲ
“Ben hakkınızda büyük bir günün azabından korkarım” dediğinde;
“Doğrusu, ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum.”
“Doğrusu ben, o büyük günün size çatacak olan azabından, sizin adınıza korkuyorum.” (dedi.)
قَالُواْ سَوَآءٌ عَلَيۡنَآ أَوَعَظۡتَ أَمۡ لَمۡ تَكُن مِّنَ ٱلۡوَٰعِظِينَ
Onlar, “Senin ögüt vermen de vermemen de bizim için birdir”;
(Onlar) dediler ki: “Sen öğüt versen de öğüt vermesen de bizim için birdir (alışkanlıklarımızdan vazgeçmeyeceğiz).”
(Onlar da): “(Ey Hûd!) Sen bize öğüt versen de vermesen de bizim için fark etmez.” dediler.
إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا خُلُقُ ٱلۡأَوَّلِينَ
“Bu dediklerin eskilerin yalanlarından başka bir şey değildir.”
“Bizim bu (durumumuz), öncekilerin geleneklerinden başka bir şey değildir.
(Devamla) “bu, önceki (toplumların) uydurmalarından başka bir şey değildir.”
وَمَا نَحۡنُ بِمُعَذَّبِينَ
138,139. “Biz yaptıklarımızdan dolayı ceza görmeyeceğiz” deyip onu yalanladılar. Biz de onları helâk ettik. Bunda kesinlikle bir ders vardır. Onların çoğu inanmamış olsa da.
Biz azaba uğratılacak da değiliz.”
“Ve biz, (bu yüzden) azaba uğratılacak da değiliz.” (dediler.)
فَكَذَّبُوهُ فَأَهۡلَكۡنَٰهُمۡۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ
138,139. “Biz yaptıklarımızdan dolayı ceza görmeyeceğiz” deyip onu yalanladılar. Biz de onları helâk ettik. Bunda kesinlikle bir ders vardır. Onların çoğu inanmamış olsa da.
Böylece onu (Hud’u) yalanladılar; biz de (yaptıkları yüzünden) kendilerini helak ettik. Şüphesiz bunda alınacak bir ders vardır, fakat (buna rağmen) onların çoğu iman etmekte diretiyor.
(Hemen) onu yalanladılar ve Biz de onları derhâl helâk ettik. Şüphesiz bu (Hûd kıssasında, insanlar için) bir ibret vardır ama onların çoğu (hâlâ) inanmadılar.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Şüphesiz senin Rabbin çok güçlüdür; çok merhametlidir.
Ve yine kuşku yok ki senin Rabbin, mutlak galiptir, çok merhametlidir.
Şüphesiz senin Rabbin, O çok şerefli, pek merhametli olan (Allah)’tır.
كَذَّبَتۡ ثَمُودُ ٱلۡمُرۡسَلِينَ
Semûd kavmi de peygamberlerini yalanladı.
Semûd (kavmi) de, resulleri yalanladı.
Semûd (toplumu) da Peygamberleri yalanladılar.
إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ صَٰلِحٌ أَلَا تَتَّقُونَ
Kardeşleri Sâlih, onlara, “Allah'ın emirlerine karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” demişti.
Hani kardeşleri Salih, onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”
Kardeşleri Salih onlara: “(Allah’tan) hakkıyla sakınmayacak mısınız?” dedi.
إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينࣱ
“Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.”
“Ben size gönderilmiş güvenilir bir resulüm.
(Ve devamla): “Ben, size (gönderilen) güvenilir bir Peygamberim.”
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
“Allah'tan sakının ve bana itaat edin!”
Öyle ise Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!”
“(Allah’tan) hakkıyla sakının ve bana itaat edin.”
وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
“Ben bundan dolayı sizden hiçbir karşılık istemiyorum. Benim karşılığımı ancak âlemlerin Rabbi verecektir.”
“Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi takdir etmek ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”
“Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âlem-lerin Rabbi olan (Allah)’a aittir.” (dedi.)
أَتُتۡرَكُونَ فِي مَا هَٰهُنَآ ءَامِنِينَ
“Burada güven içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?”
146-147-148. “Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde, ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında güven içinde kendi halinize bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?
(Ve devamla): “(Sanki) siz, bu (bulunduğunuz) yerde güven içerisinde bırakılacak mısınız?”
فِي جَنَّٰتࣲ وَعُيُونࣲ
“Bahçelerin ve pınarların içerisinde.”
146-147-148. “Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde, ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında güven içinde kendi halinize bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?
“(Yani) bahçelerde ve pınarlarda,”
وَزُرُوعࣲ وَنَخۡلࣲ طَلۡعُهَا هَضِيمࣱ
“Ekinler, salkımlı hurma ağaçları arasında.”
146-147-148. “Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde, ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında güven içinde kendi halinize bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?
“Ekinlerin ve salkımları olgunlaşmış hurmalıkların arasında?”
وَتَنۡحِتُونَ مِنَ ٱلۡجِبَالِ بُيُوتࣰ ا فَٰرِهِينَ
“Sevinçle dağlarda evler yaparak?”
“Bir de dağları maharetle oyup alımlı köşkler yapacağınızı (mı sanıyorsunuz)?”
“Ve siz, (bir de) dağlardan ustaca evler yontuyorsunuz.”
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
“Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin!”
“Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!”
“(Allah’tan) hakkıyla sakının ve bana itaat edin.”
وَلَا تُطِيعُوٓاْ أَمۡرَ ٱلۡمُسۡرِفِينَ
“Aşırı gidenlerin emrine uymayın!”
“Yeryüzünde azıtmışların çağrısına uymayın!”
151,152. “O, yeryüzünde bozgunculuk yapıp (hiçbir bozukluğu) düzeltmeyerek haddi aşanların emrine uymayın.” (dedi.)
ٱلَّذِينَ يُفۡسِدُونَ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَا يُصۡلِحُونَ
“Onlar, yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar da insanların iyiliğine çalışmıyorlar” dediğinde;
“Onlar barışa karşı durup fesat çıkarırlar”
151,152. “O, yeryüzünde bozgunculuk yapıp (hiçbir bozukluğu) düzeltmeyerek haddi aşanların emrine uymayın.” (dedi.)
قَالُوٓاْ إِنَّمَآ أَنتَ مِنَ ٱلۡمُسَحَّرِينَ
Onlar şöyle dediler: “Şüphesiz sen sadece büyülenenlerden birisin.”
Semûdoğulları dediler ki: “Sen ancak büyülenmiş kişilerdensin.”
(Onlar da): “Sen, kesinlikle büyülenmişsin!” (dediler.)
مَآ أَنتَ إِلَّا بَشَرࣱ مِّثۡلُنَا فَأۡتِ بِـَٔايَةٍ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ
“Sen de bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bize bir mucize getir!” dediler.
“Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bize bir mucize getir!”
(Ve devamla): “Sen ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, (haydi) bize bir mûcize getir.” (dediler.)
قَالَ هَٰذِهِۦ نَاقَةࣱ لَّهَا شِرۡبࣱ وَلَكُمۡ شِرۡبُ يَوۡمࣲ مَّعۡلُومࣲ
Sâlih ise şöyle dedi: “İşte, mucize bu dişi devedir. Belirli bir gün onun da, sizin de su içme hakkınız vardır.”
(Salih,) şöyle dedi: “İşte bir dişi deve! Onun (belli bir gün) su içme hakkı var, sizin de belli bir gün su içme hakkınız vardır.”
(Salih): “İşte (o mûcize) bu dişi devedir. Su içme hakkı belirli bir gün onun ve belirli bir gün de sizindir.” dedi.
وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوٓءࣲ فَيَأۡخُذَكُمۡ عَذَابُ يَوۡمٍ عَظِيمࣲ
“Ona bir kötülük yapmayınız! Aksi takdirde başınıza büyük bir felaket gelir.”
“Sakın ona bir kötülük dokundurmayın! Sonra büyük bir günün azabı sizi yakalar.”
“Sakın ona bir kötülük yapmayın, yoksa sizi büyük bir günün azabı, yok eder.” (dedi.)
فَعَقَرُوهَا فَأَصۡبَحُواْ نَٰدِمِينَ
Buna rağmen onlar deveyi kestiler, ama sonunda pişman oldular.
157-158.Derken onu kestiler, fakat (çok geçmeden) pişman oldular. Sonunda azap onları yakaladı. Şüphesiz bunda (alınacak büyük) bir ders vardır. (Buna rağmen) yine de onların çoğu iman etmekte diretiyor.
(Buna rağmen) o (deveyi) öldürdüler ve hemen pişman oldular.
فَأَخَذَهُمُ ٱلۡعَذَابُۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ
Çünkü felâket başlarına geldi. Onların çoğu inanmamış olsa da, bunda kesinlikle bir ders vardır.
157-158.Derken onu kestiler, fakat (çok geçmeden) pişman oldular. Sonunda azap onları yakaladı. Şüphesiz bunda (alınacak büyük) bir ders vardır. (Buna rağmen) yine de onların çoğu iman etmekte diretiyor.
(Bunun üzerine) azap onları derhal yok etti. Şüphesiz bu (Salih kıssasında, insanlar için) bir ibret vardır, ama onların çoğu (hâlâ) inanmadılar.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Şüphesiz senin Rabbin çok güçlüdür; çok merhametlidir.
Şüphesiz senin Rabbin, mutlak galiptir, çok merhametlidir.
Şüphesiz senin Rabbin O çok şerefli, pek merhametli olan (Allah)’tır.
كَذَّبَتۡ قَوۡمُ لُوطٍ ٱلۡمُرۡسَلِينَ
Lût kavmi de peygamberleri yalanladı.
Lût kavmi de resulleri yalanladı.
Lût (toplumu) da Peygamberleri yalanladılar.
إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ لُوطٌ أَلَا تَتَّقُونَ
161,162,163,164. Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: “Allah'ın emirlerine karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Şüphesiz ben, size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin! Ben, bundan dolayı sizden hiçbir karşılık istemiyorum. Benim karşılığımı ancak âlemlerin Rabbi verecektir.
Hani kardeşleri Lût, onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”
Kardeşleri Lût onlara: “(Allah’tan) hakkıyla sakınmayacak mısınız?” dedi.
إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينࣱ
161,162,163,164. Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: “Allah'ın emirlerine karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Şüphesiz ben, size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin! Ben, bundan dolayı sizden hiçbir karşılık istemiyorum. Benim karşılığımı ancak âlemlerin Rabbi verecektir.
“Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir resulüm.
(Ve devamla): “Ben, size (gönderilen) güvenilir bir Peygamberim.”
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
161,162,163,164. Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: “Allah'ın emirlerine karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Şüphesiz ben, size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin! Ben, bundan dolayı sizden hiçbir karşılık istemiyorum. Benim karşılığımı ancak âlemlerin Rabbi verecektir.
Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!”
“(Allah’tan) hakkıyla sakının ve bana itaat edin.”
وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
161,162,163,164. Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: “Allah'ın emirlerine karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Şüphesiz ben, size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin! Ben, bundan dolayı sizden hiçbir karşılık istemiyorum. Benim karşılığımı ancak âlemlerin Rabbi verecektir.
“Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi takdir etmek ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”
“Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım, ancak âlemlerin Rabbi olan (Allah)’a aittir.”
أَتَأۡتُونَ ٱلذُّكۡرَانَ مِنَ ٱلۡعَٰلَمِينَ
165,166. Allah'ın sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıp da, erkeklerle mi cinsel ilişkiye giriyorsunuz? Doğrusu siz sapık bir toplumsunuz.”
165-166.“Rabbinizin, sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıyor da insanlar arasından erkeklere mi yanaşıyorsunuz? Siz gerçekten haddi aşan bir topluluksunuz.”
“Siz, insanlardan erkeklere mi yaklaşıyorsunuz.”
وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمۡ رَبُّكُم مِّنۡ أَزۡوَٰجِكُمۚ بَلۡ أَنتُمۡ قَوۡمٌ عَادُونَ
165,166. Allah'ın sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıp da, erkeklerle mi cinsel ilişkiye giriyorsunuz? Doğrusu siz sapık bir toplumsunuz.”
165-166.“Rabbinizin, sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıyor da insanlar arasından erkeklere mi yanaşıyorsunuz? Siz gerçekten haddi aşan bir topluluksunuz.”
“(Hem de) Rabbinizin sizler için eşlerinizde yarattığını bırakarak! Doğrusu siz, insanlıktan çıkmış bir toplumsunuz.” (dedi.)
قَالُواْ لَئِن لَّمۡ تَنتَهِ يَٰلُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمُخۡرَجِينَ
Onlar şöyle dediler: “Ey Lût! Bizi kınamaya bir son vermezsen, kesinlikle sürgün edilenlerden olacaksın.”
Dediler ki: “Ey Lût! (İşimize karışmaktan) vazgeçmezsen (bu şehirden) mutlaka kovulacaksın!”
(Onlar da): “Ey Lût! Eğer sen (bu davadan) vazgeçmezsen, (şunu iyi bil ki) kovulanlardan olacaksın!” dediler.
قَالَ إِنِّي لِعَمَلِكُم مِّنَ ٱلۡقَالِينَ
168,169. Lût, “Ben kesinlikle, yaptığınız bu işe kızanlardanım. Ey Rabbim! Beni ve ailemi onların yaptıklarından kurtar!” dedi.
Lût dedi ki: “Doğrusu ben sizin bu sapık davranışınızdan tiksinenlerdenim.”
(Lût): “(Doğrusu) ben, sizin bu işinizden nefret ediyorum.” dedi.
رَبِّ نَجِّنِي وَأَهۡلِي مِمَّا يَعۡمَلُونَ
168,169. Lût, “Ben kesinlikle, yaptığınız bu işe kızanlardanım. Ey Rabbim! Beni ve ailemi onların yaptıklarından kurtar!” dedi.
“Ey Rabbim! Beni ve ailemi onların yaptıkları çirkin işten kurtar!”
(Ve devamla): “Ey Rabbim! Beni ve ailemi, onların yaptıklarından kurtar.” dedi.
فَنَجَّيۡنَٰهُ وَأَهۡلَهُۥٓ أَجۡمَعِينَ
170,171. Bunun üzerine biz de onu ve helâk olanların içerisinde kalan bir kocakarı dışında bütün ailesini kurtardık.
170.171.Bunun üzerine biz de onu ve geri kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın hariç bütün ailesini kurtardık.
Biz de onu ve ailesinin hepsini kurtardık.
إِلَّا عَجُوزࣰ ا فِي ٱلۡغَٰبِرِينَ
170,171. Bunun üzerine biz de onu ve helâk olanların içerisinde kalan bir kocakarı dışında bütün ailesini kurtardık.
170.171.Bunun üzerine biz de onu ve geri kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın hariç bütün ailesini kurtardık.
Ancak geride kalan yaşlı karı(sı bunun) dışında (kaldı).
ثُمَّ دَمَّرۡنَا ٱلۡأٓخَرِينَ
172,173. Sonra diğerlerini yerle bir ettik. Üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Ne kötü bir yağmurdu, o uyarılanların yağmuru!
Sonra (Lut’un karısıyla) diğerlerini helâk ettik.
Sonra geride kalanların hepsini helâk ettik.
وَأَمۡطَرۡنَا عَلَيۡهِم مَّطَرࣰ اۖ فَسَآءَ مَطَرُ ٱلۡمُنذَرِينَ
172,173. Sonra diğerlerini yerle bir ettik. Üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Ne kötü bir yağmurdu, o uyarılanların yağmuru!
Üzerlerine (dehşetli) bir yağmur yağdırdık. Uyarıldığı halde yola gelmeyenlerin yağmuru ne kötüdür.
Ve üzerlerine çok şiddetli bir (azap) yağmuru yağdırdık. (Uyarılanların) yağmuru gerçekten ne kötü bir yağmurdur!
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ
174,175. Bunda kesinlikle bir ders vardır. Onların çoğu inanmamış olsa da. Şüphesiz senin Rabbin çok güçlüdür; çok merhametlidir.
Şüphesiz bunda (alınacak büyük) bir ders vardır. (Buna rağmen) yine de onların çoğu inanmamakta diretiyor.
Şüphesiz bu (Lût kıssasında, insanlar için) bir ibret vardır ama onların çoğu (hâlâ) inanmadılar.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
174,175. Bunda kesinlikle bir ders vardır. Onların çoğu inanmamış olsa da. Şüphesiz senin Rabbin çok güçlüdür; çok merhametlidir.
Ve yine kuşku yok ki, senin Rabbin, mutlak galiptir, çok merhametlidir.
Şüphesiz senin Rabbin O çok şerefli, pek merhametli olan (Allah)’tır.
كَذَّبَ أَصۡحَٰبُ لۡـَٔيۡكَةِ ٱلۡمُرۡسَلِينَ
Eyke halkı da peygamberleri yalanladı.
Eyke halkı da resulleri yalanladı.
Eyke (toplumu) de Peygamberleri yalanladılar.
إِذۡ قَالَ لَهُمۡ شُعَيۡبٌ أَلَا تَتَّقُونَ
Onlara Şu‘ayb şunları söyledi: “Allah'ın emirlerine karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”
Hani Şuayb, onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”
Şuayb, onlara: “(Allah’tan) hakkıyla sakınmayacak mısınız?” dedi.
إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينࣱ
“Şüphesiz ben, size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.”
“Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir resulüm.
(Ve devamla): “Ben, size (gönderilen) güvenilir bir Peygamberim.”
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
“Allah'tan korkun ve bana itaat edin.”
Artık, Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!”
“(Allah’tan) hakkıyla sakının ve bana itaat edin.”
وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
“Ben, bundan dolayı sizden hiçbir karşılık istemiyorum. Benim karşılığımı ancak âlemlerin Rabbi verecektir.”
“Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi takdir etmek ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”
“Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım, ancak âlemlerin Rabbi olan (Allah)’a aittir.”
۞أَوۡفُواْ ٱلۡكَيۡلَ وَلَا تَكُونُواْ مِنَ ٱلۡمُخۡسِرِينَ
“Ölçüyü ve tartıyı eksiksiz yapınız! İnsanların hakkını kısanlardan olmayınız!”
“Ölçüyü tam yapın. Eksik verenlerden olmayın.
“Ölçüyü tam yapın ve eksik tartanlardan olmayın.”
وَزِنُواْ بِٱلۡقِسۡطَاسِ ٱلۡمُسۡتَقِيمِ
“Doğru terazi ile tartınız!”
Doğru terazi ile tartın.
“Ve dosdoğru terazi ile tartın.”
وَلَا تَبۡخَسُواْ ٱلنَّاسَ أَشۡيَآءَهُمۡ وَلَا تَعۡثَوۡاْ فِي ٱلۡأَرۡضِ مُفۡسِدِينَ
“İnsanların eşyalarını eksiltmeyiniz! Yeryüzünde kesinlikle bozgunculuk yapmayınız!”
İnsanların mallarına düşük değer biçmeyin! Yeryüzünde kargaşa çıkarıp düzeni bozmayın!”
“Ve İnsanların mallarına haksızlık etmeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak fesat çıkartmayın.”
وَٱتَّقُواْ ٱلَّذِي خَلَقَكُمۡ وَٱلۡجِبِلَّةَ ٱلۡأَوَّلِينَ
“Sizi ve sizden önceki nesilleri yaratandan sakınınız!”
“Sizi ve sizden önceki nesilleri yaratana karşı gelmekten sakının!”
Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allah)’tan hakkıyla sakının.” (dedi.)
قَالُوٓاْ إِنَّمَآ أَنتَ مِنَ ٱلۡمُسَحَّرِينَ
Onlar şöyle dediler: “Sen sadece büyülenenlerden birisin.”
Onlar şöyle dediler: “Sen ancak büyülenmişlerdensin!”
Onlar da): “Sen, kesinlikle büyülenmişsin!” dediler.
وَمَآ أَنتَ إِلَّا بَشَرࣱ مِّثۡلُنَا وَإِن نَّظُنُّكَ لَمِنَ ٱلۡكَٰذِبِينَ
“Sen de sırf bizim gibi bir insansın. Senin kesinlikle yalancılardan olduğunu sanıyoruz.”
“Sen sadece bizim gibi bir insansın. Biz senin yalancılardan olduğunu düşünüyoruz.”
(Ve devamla): “Sen ancak bizim gibi bir insansın. Şunu iyi bil ki biz, senin kesinlikle yalancılardan biri olduğunu zannediyoruz.”
فَأَسۡقِطۡ عَلَيۡنَا كِسَفࣰ ا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ
“Haydi, eğer doğru söyleyenlerden isen üzerimize gökten bir kütle düşür!” dediler.
“Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi gökten üzerimize bir parça düşür (de görelim)!”
“Eğer doğru söyleyenlerden isen (haydi) göğü tepemize parça parça düşür de (görelim.” dediler.)
قَالَ رَبِّيٓ أَعۡلَمُ بِمَا تَعۡمَلُونَ
Şu‘ayb, “Rabbim, sizin ne yaptığınızı daha iyi bilir” dedi.
(Bunun üzerine Şuayb:) “Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir” dedi.
Şuayb: “Rabbim, sizin yaptıklarınızı çok iyi bilir.” dedi.
فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمۡ عَذَابُ يَوۡمِ ٱلظُّلَّةِۚ إِنَّهُۥ كَانَ عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيمٍ
Bunun üzerine onu yalanladılar. Derken o gölge gününün çetin azabı onları yakıp yok etti. Şüphesiz o, korkunç bir günün azabı idi.
(Eykeliler) Şuayb’ı yalanladılar. Bunun üzerine o gölge gününün azabı onları bastırıverdi. Gerçekten ne dehşet gündü o felaket günü!
Onlar, onu yalanladılar, gölge gününün azabı da kendilerini yok etti. Gerçekten o çok büyük bir günün azabı idi!
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةࣰۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ
Çoğu inanmamış olsa da bunda kesinlikle bir ders vardır.
Şüphesiz bunda (alınacak büyük) bir ders vardır. (Buna rağmen) yine de onların çoğu iman etmediler.
Şüphesiz bu (Şuayb kıssasında, insanlar için) bir ibret vardır ama onların çoğu hâlâ) inanmadılar.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Şüphesiz senin Rabbin çok güçlüdür; çok merhametlidir.
Ve kuşku yok ki, senin Rabbin üstün iradeli ve merhametlidir.
Şüphesiz senin Rabbin O, çok şerefli, pek merhametli olan (Allah)’tır.
وَإِنَّهُۥ لَتَنزِيلُ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
Şüphesiz Kur'ân, âlemlerin Rabbinin indirmesidir.
Hiç kuşkusuz Kur’an, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.
Şüphesiz bu (Kur’an,) âlemlerin Rabbi tarafından indirildi.
نَزَلَ بِهِ ٱلرُّوحُ ٱلۡأَمِينُ
193,194,195. Kur'ân'ı, Rûhulemîn/Cebrâil, uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, senin kalbine indirmiştir.
(Ey Muhammed!) Onu, güvenilir Ruh (adıyla da bilinen ve daha önceki bütün peygamberlere ilâhî mesajı getirmiş olan vahiy meleği Cebrail) indirmiştir.
Onu Rûhu’l-Emin (Cebrâil) indirdi.
عَلَىٰ قَلۡبِكَ لِتَكُونَ مِنَ ٱلۡمُنذِرِينَ
193,194,195. Kur'ân'ı, Rûhulemîn/Cebrâil, uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, senin kalbine indirmiştir.
194-195.Uyaran nebilerden olman için onu açık ve anlaşılır bir Arapça ile senin kalbine indirmiştir.
Uyarıcılardan olasın diye, (onu) senin gönlüne (indirdi.)
بِلِسَانٍ عَرَبِيࣲّ مُّبِينࣲ
193,194,195. Kur'ân'ı, Rûhulemîn/Cebrâil, uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, senin kalbine indirmiştir.
194-195.Uyaran nebilerden olman için onu açık ve anlaşılır bir Arapça ile senin kalbine indirmiştir.
(Hem de) apaçık, Arapça bir dille.
وَإِنَّهُۥ لَفِي زُبُرِ ٱلۡأَوَّلِينَ
Kur'ân, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardır.
Şüphesiz bu (Kur’an’daki mesajlar), önceki (peygamber)lerin hikmet yüklü kitaplarında da yer almaktadır.
Şüphesiz o (Kur’an’ın zikri), daha önceki (Peygamber)lerin kitaplarında da vardır.
أَوَلَمۡ يَكُن لَّهُمۡ ءَايَةً أَن يَعۡلَمَهُۥ عُلَمَٰٓؤُاْ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ
İsrâiloğullarının bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir delil değil midir?
İsrailoğullarına mensup âlimlerin bunu bilmeleri onlar için delil olarak yeterli değil miydi?
İsrâil oğulları (arasındaki birçok) bilginin onu bilmesi de onlar için bir delil değil midir?
وَلَوۡ نَزَّلۡنَٰهُ عَلَىٰ بَعۡضِ ٱلۡأَعۡجَمِينَ
198,199. Biz, Kur'ân'ı Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de bunu onlara o okusaydı, yine ona iman etmezlerdi.
198-199.Eğer biz Kur’an’ı yabancı (ana dili Arapça olmayan) birisine indirseydik de bunu onlara o okusaydı, yine ona iman etmezlerdi.
Eğer Biz onu Arap olmayan birisine indirseydik de,
فَقَرَأَهُۥ عَلَيۡهِم مَّا كَانُواْ بِهِۦ مُؤۡمِنِينَ
198,199. Biz, Kur'ân'ı Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de bunu onlara o okusaydı, yine ona iman etmezlerdi.
198-199.Eğer biz Kur’an’ı yabancı (ana dili Arapça olmayan) birisine indirseydik de bunu onlara o okusaydı, yine ona iman etmezlerdi.
Bunu onlara o okusaydı, (onlar) yine de ona inanmazlardı.
كَذَٰلِكَ سَلَكۡنَٰهُ فِي قُلُوبِ ٱلۡمُجۡرِمِينَ
200,201. Onu, günahkârların kalplerine böyle soktuk. Bu yüzden, acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.
İşte böylece biz o Kur’an’ı (kendi dilleriyle okuyarak), o günahkârların kalplerine soktuk.
İşte bu böyledir. (Ayrıca) Biz o (Kur’-an’ı), günâhkârların kalplerine soktuk.
لَا يُؤۡمِنُونَ بِهِۦ حَتَّىٰ يَرَوُاْ ٱلۡعَذَابَ ٱلۡأَلِيمَ
200,201. Onu, günahkârların kalplerine böyle soktuk. Bu yüzden, acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.
Ama onlar yine de o can yakıcı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.
(Fakat) onlar, acıklı azabı görünceye kadar ona (açıkça) îman etmezler.
فَيَأۡتِيَهُم بَغۡتَةࣰ وَهُمۡ لَا يَشۡعُرُونَ
O azap onlara ansızın gelir. Onlar hiç farkedemezler.
İşte, hiç farkında olmadıkları bir sırada, o azap ansızın kendilerine gelecek
Hâlbuki bu (azap) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverir.
فَيَقُولُواْ هَلۡ نَحۡنُ مُنظَرُونَ
“Acaba bize mühlet verilir mi?” derler.
Ve o zaman: “Acaba bize mühlet verilecek mi?” diye soracaklar.
O zaman onlar:“(İman etmemiz için) bize bir süre tanınır mı (acaba)?” derler.
أَفَبِعَذَابِنَا يَسۡتَعۡجِلُونَ
Onlar, azabımızın çabuk gelmesini mi istiyorlar?
(Buna rağmen) hala bizim azabımızın çabuklaşmasını mı istiyorlar?
(Onlar) azabımızın çabucak gelmesini (hâlâ) istiyorlar mı?
أَفَرَءَيۡتَ إِن مَّتَّعۡنَٰهُمۡ سِنِينَ
Hiç düşündün mü; onları yıllarca dünya nimetleri içerisinde yaşatsak,
205-206.Ne dersin? Biz onları yıllarca yaşatsak da sonra tehdit edildikleri o azap başlarına gelse,
205,206. Diyelim ki Biz, onları yıllarca yaşatsak, sonra da tehdit edilmekte oldukları (azap) başlarına gelse!
ثُمَّ جَآءَهُم مَّا كَانُواْ يُوعَدُونَ
Sonra da kendilerine uyarıldıkları azap gelse;
205-206.Ne dersin? Biz onları yıllarca yaşatsak da sonra tehdit edildikleri o azap başlarına gelse,
205,206. Diyelim ki Biz, onları yıllarca yaşatsak, sonra da tehdit edilmekte oldukları (azap) başlarına gelse!
مَآ أَغۡنَىٰ عَنۡهُم مَّا كَانُواْ يُمَتَّعُونَ
Bekletilmiş olmaları kendilerine ne fayda verecek?
Kendilerine vaktiyle verilmiş olan fırsatlar onlara hiçbir fayda sağlamaz.
Kendilerine verilen nîmetlerin onlara hiçbir faydası olmayacaktır.
وَمَآ أَهۡلَكۡنَا مِن قَرۡيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنذِرُونَ
Biz hiçbir memleketi, kendilerine uyarıcılar göndermeden yok etmedik.
208-209.Biz, hiçbir memleketi uyarıcılar göndermedikçe helâk etmedik. Bu, bir hatırlatmadır. Yoksa biz kimseye zulmederek haksızlık etmeyiz.
Biz, uyarmadığımız hiçbir memleketi, asla helâk etmedik.
ذِكۡرَىٰ وَمَا كُنَّا ظَٰلِمِينَ
Bu, bir uyarıdır. Biz, asla hiçbir kimseye haksızlık yapmayız.
208-209.Biz, hiçbir memleketi uyarıcılar göndermedikçe helâk etmedik. Bu, bir hatırlatmadır. Yoksa biz kimseye zulmederek haksızlık etmeyiz.
(Onlar) mutlaka uyarıldılar ve Biz asla zulmetmedik.
وَمَا تَنَزَّلَتۡ بِهِ ٱلشَّيَٰطِينُ
Kur'ân'ı şeytanlar indirmemiştir.
210-211-212. O Kur’an’ı şeytanlar indirmemiştir. Bu onların harcı da değildir; zaten, buna güçleri de yetmez. Çünkü onların vahyi işitmeleri engellenmiştir.
Ve o (Kur’an’ı) şeytanlar indirmedi.
وَمَا يَنۢبَغِي لَهُمۡ وَمَا يَسۡتَطِيعُونَ
Bu, ne onlara düşer, ne de ona güç yetirebilirler.
210-211-212. O Kur’an’ı şeytanlar indirmemiştir. Bu onların harcı da değildir; zaten, buna güçleri de yetmez. Çünkü onların vahyi işitmeleri engellenmiştir.
Ve bu onların harcı değildir ve buna onların güçleri de yetmez.
إِنَّهُمۡ عَنِ ٱلسَّمۡعِ لَمَعۡزُولُونَ
Çünkü şeytanlar, kulak hırsızlığından uzak tutulmuşlardır.
210-211-212. O Kur’an’ı şeytanlar indirmemiştir. Bu onların harcı da değildir; zaten, buna güçleri de yetmez. Çünkü onların vahyi işitmeleri engellenmiştir.
Çünkü onların vahyi işitmeleri de kesinlikle engellenmiştir.
فَلَا تَدۡعُ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَ فَتَكُونَ مِنَ ٱلۡمُعَذَّبِينَ
Artık Allah'la birlikte hiçbir tanrıya kulluk etme! Aksi takdirde cezalandırılanlardan olursun.
Öyle ise sakın Allah ile beraber başka bir ilâha kulluk etme/başvurma! Sonra azaba uğratılanlardan olursun!
(Ey Muhammed!) Sakın Allah ile beraber başka bir ilâha dua etme! Sonra azap edilenlerden olursun!
وَأَنذِرۡ عَشِيرَتَكَ ٱلۡأَقۡرَبِينَ
Yakın akrabalarını uyar!
“Artık yakınlarından başlayarak (erişebildiğin) herkesi uyar!”
214,215. Ve (önce) akrabalarının en yakınlarını uyar. Ve sana uyan mü’minlere kanadını ger.
وَٱخۡفِضۡ جَنَاحَكَ لِمَنِ ٱتَّبَعَكَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ
Sana uyan müminlere karşı son derece alçakgönüllü ol!
Sana uyan mü’minlere kol kanat ger!
214,215. Ve (önce) akrabalarının en yakınlarını uyar. Ve sana uyan mü’minlere kanadını ger.
فَإِنۡ عَصَوۡكَ فَقُلۡ إِنِّي بَرِيٓءࣱ مِّمَّا تَعۡمَلُونَ
Eğer yakın akrabaların sana karşı gelirlerse, onlara “Yaptıklarınızdan uzağım” de!
(Müslüman oldukları halde eski hal ve yaşayışlarına devam ederek) sana karşı gelirlerse: “Ben sizin yaptıklarınızdan sorumlu değilim” de.
Şâyet sana karşı gelirlerse: “Ben, kesinlikle sizin yaptıklarınızdan uzağım.” de.
وَتَوَكَّلۡ عَلَى ٱلۡعَزِيزِ ٱلرَّحِيمِ
217,218,219. Namaza kalktığında ve secde edenlerle birlikte dolaştığında seni gören güçlü ve merhametli olan Allah'a güven!
Ve bu yolda, çok acıyıp esirgeyen O yüceler yücesine güven!
217,218. Sen O çok şerefli, pek merhametli olan (Allah)’a tevekkül et. (Zira) O (Allah) nerede olursan ol seni görür.
ٱلَّذِي يَرَىٰكَ حِينَ تَقُومُ
217,218,219. Namaza kalktığında ve secde edenlerle birlikte dolaştığında seni gören güçlü ve merhametli olan Allah'a güven!
O (Allah) ki, nerede olursan ol seni (Allah için ayakta kalmaya çalışırken) görüyor.
217,218. Sen O çok şerefli, pek merhametli olan (Allah)’a tevekkül et. (Zira) O (Allah) nerede olursan ol seni görür.
وَتَقَلُّبَكَ فِي ٱلسَّٰجِدِينَ
217,218,219. Namaza kalktığında ve secde edenlerle birlikte dolaştığında seni gören güçlü ve merhametli olan Allah'a güven!
Saygı ile secde edenler arasında yer aldığını da (görüyor).
Ve senin secde eden (mü’min)ler arasında dolaşmanı da (görür).
إِنَّهُۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ
Şüphesiz O, her şeyi duyar; her şeyi bilir.
Hiç kuşkusuz O, (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
Çünkü (her şeyi) hakkıyla işiten (ve) bilen O (Allah)’tır.
هَلۡ أُنَبِّئُكُمۡ عَلَىٰ مَن تَنَزَّلُ ٱلشَّيَٰطِينُ
“Şeytanların ise kime ineceğini size haber vereyim mi?”
Size o şeytani güçlerin kime indiğini haber vereyim mi?
(Ey insanlar!) Şeytanların kime indiğini size haber vereyim mi?
تَنَزَّلُ عَلَىٰ كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمࣲ
“Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üstüne inerler.”
Onlar nerede kendi kendini aldatan bir günahkâr ve yalancı varsa ona iner.
Onlar, günâhtan korkmayan sahtekârlara inerler.
يُلۡقُونَ ٱلسَّمۡعَ وَأَكۡثَرُهُمۡ كَٰذِبُونَ
“Bunlar, şeytanlara kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar.”
Onlar da şeytanlara kulak verirler. Onların çoğu ise yalancıdır.
Onlar da çoğu yalancı olan (şeytanlara) kulak verirler.
وَٱلشُّعَرَآءُ يَتَّبِعُهُمُ ٱلۡغَاوُۥنَ
“Şairlere gelince, onlara da sapıklar uyarlar.”
(İslam karşıtı) şairler var ya, bunların peşine de sapkınlarla azgınlar düşer!
Şairler(e gelince), onlara da hep azgınlar uyar.
أَلَمۡ تَرَ أَنَّهُمۡ فِي كُلِّ وَادࣲ يَهِيمُونَ
225,226. “Onların her vadide başı boş dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?”
Görmez misin onların her sahada (hayallerin peşinde) şaşkın şaşkın dolaştıklarını.
Onların vadilerde şaşkın şaşkın dolaştıklarını görmedin mi?
وَأَنَّهُمۡ يَقُولُونَ مَا لَا يَفۡعَلُونَ
225,226. “Onların her vadide başı boş dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?”
Ve yapamayacakları şeyleri söyleyip durduklarını?
Ve onlar, yapmayacakları şeyleri söylerler.
إِلَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ وَذَكَرُواْ ٱللَّهَ كَثِيرࣰ ا وَٱنتَصَرُواْ مِنۢ بَعۡدِ مَا ظُلِمُواْۗ وَسَيَعۡلَمُ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓاْ أَيَّ مُنقَلَبࣲ يَنقَلِبُونَ
Ancak iman edip iyi işler yapanlar, Allah'ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğradıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Zulmedenler hangi devrimle devrileceklerini bileceklerdir.
Yalnız iman edip erdemli davranışlar ortaya koyanlar, Allah’ı çokça ananlar ve zulme uğradıklarında zalimlere karşı koyanlar böyle değildirler. Zalimler, ne acı bir akıbetle yüz yüze geleceklerini yakında anlayacaklardır.
Ancak (Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlar, Allah’ı çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar bunu dışındadır. Zâlimler nasıl bir devrime uğrayıp devrileceklerini pek yakında bilecekler!