يسٓ
Yâ, sîn.
Yâ, Sîn.
Yâ Sîn.
Ya Sin · Mekkî · 83 âyet · Nüzul sırası 41
The Surah takes its name from the two letters of the alphabet with which it begins. It is written in English as Yasin, Ya-sin or Yaseen.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يسٓ
Yâ, sîn.
Yâ, Sîn.
Yâ Sîn.
وَٱلۡقُرۡءَانِ ٱلۡحَكِيمِ
Hikmetlerle dolu Kur'ân'a yemin olsun.
2-3-4. (Ey Muhammed!) Hikmet dolu Kur’an’a yemin olsun ki, sen elbette dosdoğru bir yol üzere gönderilen (nebi)lerdensin.
Hikmetli (tartışmasız tek doğru) Kur’an’a yemin olsun ki;
إِنَّكَ لَمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ
Kesinlikle sen gönderilmiş peygamberlerdensin.
2-3-4. (Ey Muhammed!) Hikmet dolu Kur’an’a yemin olsun ki, sen elbette dosdoğru bir yol üzere gönderilen (nebi)lerdensin.
(Ey Muhammed!) Sen kesinlikle (Allah’ın gönderdiği) Peygamberlerden (birisi)sin.
عَلَىٰ صِرَٰطࣲ مُّسۡتَقِيمࣲ
Dosdoğru bir yol üzerindesin.
2-3-4. (Ey Muhammed!) Hikmet dolu Kur’an’a yemin olsun ki, sen elbette dosdoğru bir yol üzere gönderilen (nebi)lerdensin.
(Sen tam) hak yol üzerindesin.
تَنزِيلَ ٱلۡعَزِيزِ ٱلرَّحِيمِ
Bu Kur'ân, güçlü ve merhamet sahibi Allah tarafından indirilmiştir.
5-6.Bu (Kur’an, yakın) ataları (ve kendileri) uyarılmadığı için doğru ile eğrinin ne olduğundan habersiz kalmış bir toplumu uyarman için, mutlak güç sahibi, rahmeti bol olan (Allah tarafından) sana indirilmiştir.
(Sen,) çok güçlü ve çok merhametli olan (Allah)’ın gönderdiği bir elçisin.
لِتُنذِرَ قَوۡمࣰ ا مَّآ أُنذِرَ ءَابَآؤُهُمۡ فَهُمۡ غَٰفِلُونَ
Ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir/Ataları uyarıldıkları halde gaflet içinde olan bir toplumu uyarman için indirilmiştir.
5-6.Bu (Kur’an, yakın) ataları (ve kendileri) uyarılmadığı için doğru ile eğrinin ne olduğundan habersiz kalmış bir toplumu uyarman için, mutlak güç sahibi, rahmeti bol olan (Allah tarafından) sana indirilmiştir.
(Ve Sen) babaları uyarıldığı halde, kendileri bundan gafil kalmış bir topluluğu, uyarmak için (gönderildin).
لَقَدۡ حَقَّ ٱلۡقَوۡلُ عَلَىٰٓ أَكۡثَرِهِمۡ فَهُمۡ لَا يُؤۡمِنُونَ
Andolsun ki, onların çoğu gafletlerinin cezasını hak etmişlerdir. Çünkü onlar iman etmiyorlar.
Andolsun ki, onların çoğu üzerine (inkârda diretmeleri ve isyana devam etmeleri yüzünden) o söz (azap emri) hak olmuştur. Artık onlar (uyarsan da uyarmasan da) iman etmezler.
Yemin olsun onların çoğu hakkındaki “artık onlar inanmayacaklar” sözü doğru çıkmıştır.
إِنَّا جَعَلۡنَا فِيٓ أَعۡنَٰقِهِمۡ أَغۡلَٰلࣰ ا فَهِيَ إِلَى ٱلۡأَذۡقَانِ فَهُم مُّقۡمَحُونَ
Biz, onların boyunlarına, çenelerine kadar dayanacak olan demir halkalar geçirdik. Bu yüzden başları yukarı kalkıktır.
Biz, (kötü niyet ve eylemlerinden dolayı) onların boyunlarına çenelere kadar dayanan halkalar geçirdik. Bu sebeple başları (ve burunları) yukarıya kalkıktır (küstahça böbürlenmeleri yüzünden Hakka boyun eğmezler).
Gerçekten Biz, o (inanmayan)ların boyunlarına, çenelerine kadar (dayanan) demir halkalar geçirdik de; bu yüzden başları yukarı, gözleri aşağı, somurtup dururlar.
وَجَعَلۡنَا مِنۢ بَيۡنِ أَيۡدِيهِمۡ سَدࣰّ ا وَمِنۡ خَلۡفِهِمۡ سَدࣰّ ا فَأَغۡشَيۡنَٰهُمۡ فَهُمۡ لَا يُبۡصِرُونَ
Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onları çepeçevre kuşattık. Artık göremezler.
Biz, onların (âdeta) önlerine bir set ve arkalarına bir set koyduk, böylece onları her taraftan kuşattık. Artık onlar (gerçekleri) görmezler.
Biz onların önlerinden ve arkalarından birer set çekerek (basiretlerini) örtüverdik de onlar (bu yüzden Hakkı) görmezler.
وَسَوَآءٌ عَلَيۡهِمۡ ءَأَنذَرۡتَهُمۡ أَمۡ لَمۡ تُنذِرۡهُمۡ لَا يُؤۡمِنُونَ
Onları uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar.
Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.
Sen, onları uyarsan da uyarmasan da fark etmez; artık onlar, asla inanmayacaklar.
إِنَّمَا تُنذِرُ مَنِ ٱتَّبَعَ ٱلذِّكۡرَ وَخَشِيَ ٱلرَّحۡمَٰنَ بِٱلۡغَيۡبِۖ فَبَشِّرۡهُ بِمَغۡفِرَةࣲ وَأَجۡرࣲ كَرِيمٍ
Sen ancak, Kur'ân'a uyan ve görmeden Rahmân'a saygı duyan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini bir af ve güzel bir ödülle müjdele.
Sen ancak Zikr’e (Kur’an’a) uyan ve insan kavrayışının ötesinde bulunmasına rağmen Rahman (olan Allah’) a yürekten saygı duyan kişiyi uyarabilirsin. İşte o kimseyi bir bağışlanma ve güzel bir mükâfatla müjdele!
Sen, ancak Kur’an’a uyan ve görmeden, Rahman olan (Allah’)a (karşı) saygı duyan kimseyi, uyarırsın. İşte o kimseyi, bir bağışlanma ve üstün bir mükâfatla (cennetle) müjdele.
إِنَّا نَحۡنُ نُحۡيِ ٱلۡمَوۡتَىٰ وَنَكۡتُبُ مَا قَدَّمُواْ وَءَاثَٰرَهُمۡۚ وَكُلَّ شَيۡءٍ أَحۡصَيۡنَٰهُ فِيٓ إِمَامࣲ مُّبِينࣲ
Şüphesiz ölüleri ancak biz diriltiriz. Onların yaptıkları her işi ve bıraktıkları her eseri yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta kaydederiz.
Şüphesiz biz, ölüyü yeniden hayata döndüreceğiz ve onların gelecek için yaptıkları her türlü (eylemi) ve geride bıraktıkları bütün (iyi ve kötü) işleri kayda geçireceğiz. Zira biz, her şeyin kaydını tarifsiz ve emsali olmayan bir ana bellekte tutuyoruz.
Şüphesiz ölüleri (âhirette) sadece Biz, diriltiriz ve onların hayatta yaptıklarını da arkalarında bıraktıklarını da sadece Biz yazarız. Ve zâten Biz o her şeyi, (bunları) açıklayan ana kitap (olan levh-i mahfuz’a, önceden) kaydettik.
وَٱضۡرِبۡ لَهُم مَّثَلًا أَصۡحَٰبَ ٱلۡقَرۡيَةِ إِذۡ جَآءَهَا ٱلۡمُرۡسَلُونَ
Onlara o ülke halkını örnek ver. Hani, oraya peygamberler gelmişti.
(Ey Resûl!) Onlara, elçilerin geldiği o şehir halkını örnek ver.
Sen o (kâfirlere) kendilerine elçiler gelen şehir halkının örneğini ver.
إِذۡ أَرۡسَلۡنَآ إِلَيۡهِمُ ٱثۡنَيۡنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزۡنَا بِثَالِثࣲ فَقَالُوٓاْ إِنَّآ إِلَيۡكُم مُّرۡسَلُونَ
Hani biz onlara iki peygamber göndermiştik, onları yalanlamışlardı. Bunun üzerine biz, üçüncü bir peygamberle destek vermiştik. Şöyle demişlerdi: “Biz, size gönderilen peygamberleriz.”
Biz onlara iki (elçi) gönderdik, onları yalanladılar. Bunun üzerine (onları), üçüncü bir (elçi) ile destekledik. Bu (elçi)ler: “Bakın, biz size (Allah tarafından) gönderilen elçileriz” dediler.
Biz (onlara) iki (elçi) gönderdik. Fakat onlar, ikisini de yalanladılar. Biz de (o iki elçiyi) bir üçüncüyle güçlendirdik. Ve (o üç elçi): “Şüphesiz biz, size gönderilmiş elçileriz.” deyince;
قَالُواْ مَآ أَنتُمۡ إِلَّا بَشَرࣱ مِّثۡلُنَا وَمَآ أَنزَلَ ٱلرَّحۡمَٰنُ مِن شَيۡءٍ إِنۡ أَنتُمۡ إِلَّا تَكۡذِبُونَ
Ülke halkı dedi ki: “Siz, bizim gibi birer insandan başka şey değilsiniz. Rahmân hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz!”
Onlar şöyle dediler: “Siz de ancak bizim gibi insansınız. Rahman, hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.”
(Onlar da): “Siz, bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsiniz, Rahman (olan Allah) (sizinle) herhangi bir şey indirmedi. Siz sadece yalan söylüyorsunuz” dediler.
قَالُواْ رَبُّنَا يَعۡلَمُ إِنَّآ إِلَيۡكُمۡ لَمُرۡسَلُونَ
Peygamberler dediler ki: “Rabbimiz biliyor ki, biz size gönderilmiş peygamberleriz.”
(Elçiler ise:) “Rabbimiz biliyor ki, hakikaten biz, (Allah tarafından) size gönderilmiş elçileriz.
(O elçiler de): “Bizim gerçekten size gönderilmiş elçiler olduğumuzu Rabbimiz biliyor.”
وَمَا عَلَيۡنَآ إِلَّا ٱلۡبَلَٰغُ ٱلۡمُبِينُ
“Bize düşen, açık bir tebliğden başka bir şey değildir.”
Bizim üzerimize düşen, yalnızca apaçık tebliğdir” dediler.
“Bizim görevimiz (Rabbimizin dinini size) açık bir şekilde duyurmaktan başka bir şey değildir.” dediler.
قَالُوٓاْ إِنَّا تَطَيَّرۡنَا بِكُمۡۖ لَئِن لَّمۡ تَنتَهُواْ لَنَرۡجُمَنَّكُمۡ وَلَيَمَسَّنَّكُم مِّنَّا عَذَابٌ أَلِيمࣱ
Ülke halkı şöyle dedi: “Sizin yüzünüzden uğursuzlukla karşılaştık, biz sizi uğursuzluk sebebi saymaktayız. Eğer bu işe son vermezseniz, sizi mutlaka taşlayacağız. Bizden size acıklı bir azap kesinlikle dokunacaktır.”
(Bunun üzerine şehirliler) dediler ki: “Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer bu işe bir son vermezseniz, sizi öldüresiye taşa tutar ve sizi keyfimizce şiddetli bir biçimde cezalandırırız.”
Onlar: “Doğrusu biz, sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer (bu söylediklerinize) bir son vermezseniz, sizi kesinlikle taşlayarak öldüreceğiz ve mutlaka bizden size, çok acıklı bir işkence de gelecektir.” dediler.
قَالُواْ طَٰٓئِرُكُم مَّعَكُمۡ أَئِن ذُكِّرۡتُمۚ بَلۡ أَنتُمۡ قَوۡمࣱ مُّسۡرِفُونَ
Peygamberler dediler ki: “Uğursuzluk şüphesiz sizinle beraberdir. Size öğüt verildi diye mi bütün bunlar? Hayır, siz savurganlığa ve aşırılığa sapmış bir topluluksunuz.”
Elçiler de: “Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildiği için mi (uğursuzluğa uğruyorsunuz)? Hayır, siz, haddi aşan bir kavimsiniz!” dediler.
(O elçiler de): “Uğursuzluğunuz sizin kendinizdedir. (Siz) uyarıldığınızdan dolayı mı (uğursuzluğa uğradığınızı zannediyorsunuz?) Hayır, bilakis siz, ölçüyü kaçıran bir toplum olduğunuzdan dolayı (uğursuzluğa uğradınız.)” dediler.
وَجَآءَ مِنۡ أَقۡصَا ٱلۡمَدِينَةِ رَجُلࣱ يَسۡعَىٰ قَالَ يَٰقَوۡمِ ٱتَّبِعُواْ ٱلۡمُرۡسَلِينَ
Şehrin en kültürlü adamlarından biri koşarak gelip şöyle dedi: “Ey topluluk, bu peygamberlere uyunuz!”
Derken şehrin en ileri gelenlerinden bir adam koşarak gelip şöyle dedi: “Ey topluluk, bu elçilere uyunuz!”
Şehrin en saygın kimselerinden bir adam koşarak geldi ve: “Ey kavmim! Elçilere uyun.” dedi. (Ve şöyle devam etti:)
ٱتَّبِعُواْ مَن لَّا يَسۡـَٔلُكُمۡ أَجۡرࣰ ا وَهُم مُّهۡتَدُونَ
“Sizden herhangi bir ücret istemeyenlere uyunuz! Onlar doğruyu ve güzeli bulanlardır.”
“(Vazifelerine karşılık) sizden hiçbir ücret istemeyen (bu) kimselere uyun! Onlar doğru yoldadır.”
“Sizden ücret istemeyen hak yolu bulmuş şu kimselere uyun.”
وَمَالِيَ لَآ أَعۡبُدُ ٱلَّذِي فَطَرَنِي وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ
“Beni yokken yaratana ne diye kulluk etmeyecek mişim ben? Sizler de O'na döndürüleceksiniz.”
“Hem ben, ne diye beni yaratana kulluk etmeyeyim. Oysa siz de yalnızca O’na döndürüleceksiniz.”
“Hem ben, beni yaratana niçin kulluk etmeyecekmişim? (Sonunda) zâten siz de Ona döndürüleceksiniz.”
ءَأَتَّخِذُ مِن دُونِهِۦٓ ءَالِهَةً إِن يُرِدۡنِ ٱلرَّحۡمَٰنُ بِضُرࣲّ لَّا تُغۡنِ عَنِّي شَفَٰعَتُهُمۡ شَيۡـࣰٔ ا وَلَا يُنقِذُونِ
“O'ndan başka tanrılar mı edineyim ben? Eğer Rahmân bana bir zorluk dilerse, onların şefaati/yardımı benden hiçbir şeyi savamaz; beni kurtaramazlar.”
“O’ndan başka ilâhlar mı edineyim? Eğer Rahman bana bir zarar vermek istese, onların arka çıkması bana hiçbir fayda sağlamaz ve (onlar) beni kurtaramazlar.”
“Ben, Ondan başka ilâhlar edinir miyim hiç? Eğer Rahman (olan Allah) bana bir zarar dileyecek olsa, o ilâhlar şefâatleriyle bana bir fayda sağlayamadıkları gibi, beni (o zarardan) kurtaramazlar bile.”
إِنِّيٓ إِذࣰ ا لَّفِي ضَلَٰلࣲ مُّبِينٍ
“Bu durumda ben elbette ki açık bir sapıklığın içine düşerim.”
“(Eğer böyle yaparsam) o vakit ben mutlaka açık bir sapıklık içinde olurum.”
24,25. “İşte o zaman ben, gerçekten tam bir sapkınlık içine düşmüş olurum. (Ey Peygamberler!) Şüphesiz ben, sizin Rabbinize îman ettim, işte beni duyun.”
إِنِّيٓ ءَامَنتُ بِرَبِّكُمۡ فَٱسۡمَعُونِ
“Ben sizin Rabbinize iman ettim, artık beni dinleyiniz!”
“Doğrusu ben sizin Rabbinize inandım. Gelin, beni dinleyin!”
24,25. “İşte o zaman ben, gerçekten tam bir sapkınlık içine düşmüş olurum. (Ey Peygamberler!) Şüphesiz ben, sizin Rabbinize îman ettim, işte beni duyun.”
قِيلَ ٱدۡخُلِ ٱلۡجَنَّةَۖ قَالَ يَٰلَيۡتَ قَوۡمِي يَعۡلَمُونَ
26,27. “Gir cennete!” denilecek. Bu adam dedi ki: “Âh, keşke kavmim, Rabbim'in beni affedip ikram edilenlerden kıldığını bir bilebilseydi!”
26-27.(Kavmi tarafından taşlanarak ölüme giden o kimseye:) “Cennete gir” denildi. (O da:) “Keşke, Rabbimin beni bağışladığını ve cennetle ikram edilenlerden kıldığını kavmim bilseydi!” dedi.
(Âhirette) Ona: “Cennete gir” denildi. O da: “Keşke benim kavmim de bir bilseydi”,
بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي وَجَعَلَنِي مِنَ ٱلۡمُكۡرَمِينَ
26,27. “Gir cennete!” denilecek. Bu adam dedi ki: “Âh, keşke kavmim, Rabbim'in beni affedip ikram edilenlerden kıldığını bir bilebilseydi!”
26-27.(Kavmi tarafından taşlanarak ölüme giden o kimseye:) “Cennete gir” denildi. (O da:) “Keşke, Rabbimin beni bağışladığını ve cennetle ikram edilenlerden kıldığını kavmim bilseydi!” dedi.
“Rabbimin beni bağışladığını ve beni (cennette) ağırlananlardan kıldığını.” dedi.
۞وَمَآ أَنزَلۡنَا عَلَىٰ قَوۡمِهِۦ مِنۢ بَعۡدِهِۦ مِن جُندࣲ مِّنَ ٱلسَّمَآءِ وَمَا كُنَّا مُنزِلِينَ
Biz onun ardından kavmi üzerine gökten bir ordu indirmedik, indirecek de değildik.
Ve o(nun öldürülmesin)den sonra kavminin üzerine (onları yok etmek için) gökten bir ordu indirmedik, indirme gereği de duymadık.
Kendisin(in ölümün)den sonra, kavminin üzerine (onları helâk etmek için) gökten bir ordu indirmedik; indirecek de değildik.
إِن كَانَتۡ إِلَّا صَيۡحَةࣰ وَٰحِدَةࣰ فَإِذَا هُمۡ خَٰمِدُونَ
Olan, sadece korkunç titreşimli bir sesti. Bir anda sönüverdiler.
Sadece korkunç bir ses oldu, hemen sönüp gittiler (onlardan hiçbir eser kalmadı).
(Onların helâkine) yalnızca bir tek çığlık (yetti) ve onlar, anında sönüverdiler.
يَٰحَسۡرَةً عَلَى ٱلۡعِبَادِۚ مَا يَأۡتِيهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَهۡزِءُونَ
Yazık şu kullara! Kendilerine gelen her peygamberle mutlaka alay ederlerdi.
Yazıklar olsun şu kullara ki, kendilerine ne zaman bir resul gelecek olsa, onu alaya alırlardı.
Kendilerine bir Peygamber gelir gelmez, derhâl onunla alay eden kullara yazıklar olsun!
أَلَمۡ يَرَوۡاْ كَمۡ أَهۡلَكۡنَا قَبۡلَهُم مِّنَ ٱلۡقُرُونِ أَنَّهُمۡ إِلَيۡهِمۡ لَا يَرۡجِعُونَ
Görmediler mi, kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettik. Onlar artık bir daha bunlara dönmeyecekler.
Görmedi mi onlar, kendilerinden evvel nice nesilleri helâk etmişiz; gidenlerin de hiçbiri onlara geri dönmemiş.
(O alay edenler,) kendilerinden önce nice milletleri helâk ettiğimizi ve onların, bir daha kendilerine dönmediklerini hiç görmediler mi?
وَإِن كُلࣱّ لَّمَّا جَمِيعࣱ لَّدَيۡنَا مُحۡضَرُونَ
Ancak, onların hepsi huzurumuzda hazır bulundurulacaklardır.
Onların hepsi de mutlaka toplanıp (hesap için) huzurumuza çıkarılacaktır.
Çünkü onların hepsi (canları istese de istemese de) huzurumuza toplanıp (âhirette hesaba çekilmek üzere) getirilmişlerdir.
وَءَايَةࣱ لَّهُمُ ٱلۡأَرۡضُ ٱلۡمَيۡتَةُ أَحۡيَيۡنَٰهَا وَأَخۡرَجۡنَا مِنۡهَا حَبࣰّ ا فَمِنۡهُ يَأۡكُلُونَ
Ölü toprak, onlar için bir delildir. Biz, ona can veririz ve ondan başak çıkartırız da onlar ondan yerler.
(İnsanın yeniden yaratılmasına) bir delil de şudur ki, (bitki örtüsü tamamen kuruyup) ölmüş olan yeryüzünü (yeniden) diriltiyor ve oradan canlıların besin kaynağı olan (çeşitli) ekinler çıkarıyoruz.
(Buna inanmayanlara yağmurlarla) dirilttiğimiz, yedikleri (şeylerin tohum) tanelerini çıkarttığımız ölü toprak, en büyük bir mûcizedir.
وَجَعَلۡنَا فِيهَا جَنَّٰتࣲ مِّن نَّخِيلࣲ وَأَعۡنَٰبࣲ وَفَجَّرۡنَا فِيهَا مِنَ ٱلۡعُيُونِ
34,35. Orada hurma ve üzüm bağları meydana getirdik ve pınarlar akıttık ki meyvelerinden ve ürettiklerinden yesinler. Hiç şükretmezler mi?
34-35.Ürünlerinden ve kendi elleriyle yaptıklarından yesinler diye biz orada hurmalıklardan ve üzüm bağlarından nice bahçeler var ettik; (onların) içlerinde de pınarlar fışkırttık. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
Biz, o (ölü toprakta) içlerinden pınarlar fışkırttığımız, hurma ve üzüm bahçeleri de yarattık.
لِيَأۡكُلُواْ مِن ثَمَرِهِۦ وَمَا عَمِلَتۡهُ أَيۡدِيهِمۡۚ أَفَلَا يَشۡكُرُونَ
34,35. Orada hurma ve üzüm bağları meydana getirdik ve pınarlar akıttık ki meyvelerinden ve ürettiklerinden yesinler. Hiç şükretmezler mi?
34-35.Ürünlerinden ve kendi elleriyle yaptıklarından yesinler diye biz orada hurmalıklardan ve üzüm bağlarından nice bahçeler var ettik; (onların) içlerinde de pınarlar fışkırttık. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
O (toprağın) ürünlerinden ve (mahsullerden) kendi elleriyle yaptıklarından yesinler diye... Hâlâ şükretmeyecekler mi?
سُبۡحَٰنَ ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلۡأَزۡوَٰجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنۢبِتُ ٱلۡأَرۡضُ وَمِنۡ أَنفُسِهِمۡ وَمِمَّا لَا يَعۡلَمُونَ
Bitkilerden, kendilerinden ve daha henüz bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah, her türlü eksiklikten uzaktır.
Yerin bitirdiği bitkilerden, (hayvanlardan) insanların (bizzat) kendilerinden ve (evrende birbirini tamamlayan daha) bilemedikleri (nice) şeylerden, bütün çiftleri yaratan (Allah’)ın şanı ne yücedir!
(İşte böylece) yerde bitenlerden, (erkek ve kadın olarak) kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah, çok) yücedir.
وَءَايَةࣱ لَّهُمُ ٱلَّيۡلُ نَسۡلَخُ مِنۡهُ ٱلنَّهَارَ فَإِذَا هُم مُّظۡلِمُونَ
Gece de onlar için bir delildir. Gündüzü ondan soyup alırız, birden onlar karanlıkta kalıverirler.
Gece de onlar için (Allah’ın kudretini kanıtlayan) bir delildir. Gündüzü ondan çıkarırız, bir de bakarsın karanlık içinde kalmışlardır.
(Eğer anlarlarsa,) gündüzü içerisinden soyup-çıkarınca, karanlıklara gömüldükleri gece de onlar için bir mûcizedir.
وَٱلشَّمۡسُ تَجۡرِي لِمُسۡتَقَرࣲّ لَّهَاۚ ذَٰلِكَ تَقۡدِيرُ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡعَلِيمِ
Kendi yörüngesinde seyreden güneş de bir delildir. Bu, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.
Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu da mutlak galip, (her şeyi) hakkıyla bilen (ve yöneten Allah’)ın iradesinin ortaya koyduğu bir düzendir.
Güneş de kendisi için (tespit edilmiş) olan bir yörüngede (kendi etrafında) dönerek akıp gider. Bu üstün ve güçlü olan, her şeyi bilen (Allah’)ın koyduğu bir kanundur.
وَٱلۡقَمَرَ قَدَّرۡنَٰهُ مَنَازِلَ حَتَّىٰ عَادَ كَٱلۡعُرۡجُونِ ٱلۡقَدِيمِ
Aya da safhalar belirledik; sonunda kuru bir hurma dalı gibi olur.
Ay’a da (dünyanın etrafında günlük seyri için) birtakım evreler tayin ettik. O, (her aylık seyrinin) sonunda (eski) hurma salkımının eğri çöpü gibi (hilal olur da geri) döner.
Ay’a gelince, Biz ona da sonunda eski bir hurma dalı gibi olduğu birtakım uğrak yerleri takdir ettik.
لَا ٱلشَّمۡسُ يَنۢبَغِي لَهَآ أَن تُدۡرِكَ ٱلۡقَمَرَ وَلَا ٱلَّيۡلُ سَابِقُ ٱلنَّهَارِۚ وَكُلࣱّ فِي فَلَكࣲ يَسۡبَحُونَ
Ne güneş aya ulaşabilir, ne de gece gündüzün önüne geçebilir. Her biri kendi yörüngesinde hareket eder.
Ne güneş aya erişebilir ne de gece gündüzü yok edebilir. Hepsi uzayda (İlahi yasalar doğrultusunda) bir felekte (yörüngede) akıp giderler.
Kesinlikle güneş aya erişemez, gece de gündüzün önüne geçemez (ve böylece) her biri bir yörüngede yüzüp gider.
وَءَايَةࣱ لَّهُمۡ أَنَّا حَمَلۡنَا ذُرِّيَّتَهُمۡ فِي ٱلۡفُلۡكِ ٱلۡمَشۡحُونِ
Onların nesillerini dolu gemide taşımamız da onlar için bir delildir.
Onların soylarını dolu gemilerde taşımamız da kendileri için (Allah’ın varlığına ve rahmetine) bir delildir.
Onların soylarını, yüklü bir gemide taşımamız da kendileri için (ayrıca bir) mûcizedir.
وَخَلَقۡنَا لَهُم مِّن مِّثۡلِهِۦ مَا يَرۡكَبُونَ
Onun gibi bindikleri binekler yaratmamız da bir delildir.
Biz onlar için, gemiye benzer daha nice binekler yarattık.
Ve Biz, kendilerine binmeleri için bunun benzeri (nice) binitler de yarattık.
وَإِن نَّشَأۡ نُغۡرِقۡهُمۡ فَلَا صَرِيخَ لَهُمۡ وَلَا هُمۡ يُنقَذُونَ
Dilersek onları suda boğarız. Hiçbir kimse de onlara yardım edemez ve kurtarılamazlar da.
Biz istesek onları suda boğarız da kendileri için ne imdat çağrısı yapan olur ne de kurtarılırlar.
Eğer dilersek onları batırıveririz de onların imdadına kimse yetişemez ve kimse de onları (yok olmaktan) kurtaramaz.
إِلَّا رَحۡمَةࣰ مِّنَّا وَمَتَٰعًا إِلَىٰ حِينࣲ
Ancak katımızdan bir rahmet olarak boğmuyor ve belli bir süreye kadar onları yaşatıyoruz.
Ancak bizden bir rahmet olarak bir süreye kadar daha yaşasınlar diye (hayatlarına devam edecekler).
Ancak Bizden bir rahmet gelirse veya (onlar için tarafımızca belirlenmiş, dünyadan) yararlandırma süresi (dolmamışsa) o zaman başka...
وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ٱتَّقُواْ مَا بَيۡنَ أَيۡدِيكُمۡ وَمَا خَلۡفَكُمۡ لَعَلَّكُمۡ تُرۡحَمُونَ
Onlara, “Önünüzdekinden/ahiret azabından ve arkanızdakinden/dünyanın aldatıcılığından sakınınız ki, size merhamet edilebilsin” denildiğinde hiç aldırmazlar.
Onlara: “önünüzden (dünyada Allah’a karşı gelmekten) ve geleceğinizden (ahiret azabından) sakının ki, belki merhamet olunursunuz!” dendiği zaman yüz çevirirler.
Onlara: “Önceden yaptığınız ve halen yapmakta olduğunuz işlerinizde (Allah’tan) korkup sakının, belki o zaman esirgenirsiniz.” denildiğinde (aldırmazlar.)
وَمَا تَأۡتِيهِم مِّنۡ ءَايَةࣲ مِّنۡ ءَايَٰتِ رَبِّهِمۡ إِلَّا كَانُواْ عَنۡهَا مُعۡرِضِينَ
Çünkü Rabblerinin âyetlerinden kendilerine bir âyet gelince, ondan mutlaka yüz çevirmişlerdir.
Ne zaman kendilerine Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelse, ondan yüz çevirir (ve bunun yerine kendilerinin ve atalarının uydurduğu yolları izler)ler.
O (kâfirlere) Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmeye görsün, mutlaka ondan yüz çevirirler.
وَإِذَا قِيلَ لَهُمۡ أَنفِقُواْ مِمَّا رَزَقَكُمُ ٱللَّهُ قَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لِلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ أَنُطۡعِمُ مَن لَّوۡ يَشَآءُ ٱللَّهُ أَطۡعَمَهُۥٓ إِنۡ أَنتُمۡ إِلَّا فِي ضَلَٰلࣲ مُّبِينࣲ
“Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden, hayra sarfediniz” denildiğinde kâfirler müminlere şöyle der: “Allah'ın dilediği taktirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız? Siz gerçekten apaçık bir sapıklık içindesiniz.”
Onlara: “Allah’ın size verdiği rızıktan başkaları için harcayın” denilince inkâr edenler inananlara: “Allah dileseydi, doyurabileceği bir kimseyi biz mi doyuralım? Siz gerçekten sapıtmış kimselersiniz?” derler.
Ve o (kâfirlere): “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden Allah yolunda harcayın.” denilince o kâfirler, îman edenlere; “Allah’ın dilediği zaman doyurabileceği kimseleri, (şimdi) biz mi doyuracağız? Gerçekten siz, apaçık bir şaşkınlık içerisindesiniz” dediler.
وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هَٰذَا ٱلۡوَعۡدُ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ
Onlar, “Eğer gerçekten doğru söylüyorsanız, bu vaad ettiğiniz kıyamet ne zaman kopacaktır?” derler.
(Bir de şöyle) derler: “Eğer doğru söyleyenlerseniz, bu tehdit (yeniden dirilme ve yargılanma) ne zaman gerçekleşecek?”
Ve (bir de): “Eğer doğru söylüyorsanız (şu tehdit edip durduğunuz) azap ne zaman gerçekleşecek.” diyorlar.
مَا يَنظُرُونَ إِلَّا صَيۡحَةࣰ وَٰحِدَةࣰ تَأۡخُذُهُمۡ وَهُمۡ يَخِصِّمُونَ
Onlar, birbirleriyle çekişip dururken kendilerini ansızın yakalayacak bir sesten başka bir şey beklemiyorlar.
Onlar, birbirleriyle çekişip dururlarken (aslında) kendilerini ansızın yakalayacak bir sesi bekliyorlar (fakat farkında değiller)!
Onlar, beraberce (müslümanlara) düşmanlık yaparlarken, sadece kendilerini tek çığlıkla (yokedecek) helâkin gelmesini bekliyorlar.
فَلَا يَسۡتَطِيعُونَ تَوۡصِيَةࣰ وَلَآ إِلَىٰٓ أَهۡلِهِمۡ يَرۡجِعُونَ
İşte o anda ne vasiyet edebilirler, ne de ailelerine dönebilirler.
Artık (o zaman) ne birbirlerine tavsiyede bulunabilecekler ne de ailelerine dönebilecekler!
(İşte o zaman) artık ne bir vasiyette bulunabilirler, ne de evlerine dönebilirler.
وَنُفِخَ فِي ٱلصُّورِ فَإِذَا هُم مِّنَ ٱلۡأَجۡدَاثِ إِلَىٰ رَبِّهِمۡ يَنسِلُونَ
Sûr'a üfürülünce bir de bakarsın ki onlar bulundukları yerden kalkıp, koşarak Rabblerine giderler.
Ve (sonra yeniden diriliş) Sur’una üfürülünce, mevzilerinden çıkıp Rablerine koşacaklar.
(Onlar, kıyamet günü) sur’a üfürülünce; bir de bakarlar ki kabirlerinden (diriltilip) Rablerine doğru (dalgalar halinde) akın ediyorlar.
قَالُواْ يَٰوَيۡلَنَا مَنۢ بَعَثَنَا مِن مَّرۡقَدِنَاۜۗ هَٰذَا مَا وَعَدَ ٱلرَّحۡمَٰنُ وَصَدَقَ ٱلۡمُرۡسَلُونَ
İşte o zaman, “Vah bize, kim bizi bulunduğumuz yerden kaldırdı? Rahmân'ın vaad ettiği buymuş. Peygamberler doğru söylemiş” derler.
Şöyle diyecekler: “Vay başımıza gelene! Bizi bulunduğunuz yerden (ölüm uykumuzdan) kim diriltti? Bu, Rahman’ın vaad ettiği şeydir. Demek resuller doğru söylemişler.”
(İşte o zaman): “Vay bizim halimize, kabirlerimizden bizi kim kaldırdı?” derler. (Onlara): “Bu Rahman (olan Allah)’ın vadettiği şeydir, Peygamberler (size) doğru söylemişlerdi.” denilir.
إِن كَانَتۡ إِلَّا صَيۡحَةࣰ وَٰحِدَةࣰ فَإِذَا هُمۡ جَمِيعࣱ لَّدَيۡنَا مُحۡضَرُونَ
Olan, müthiş bir sesten ibarettir. Bunun üzerine onların hepsi hemen huzurumuzda hazır bulunurlar.
Sadece korkunç bir ses/patlama olur. Bir de bakarsın, hepsi birden toplanıp huzurumuzda hazır olmuşlardır.
O (kıyamet,) bir tek çığlıktan başka bir şey değildir; bir de bakarlar ki; hepsi huzurumuzda toplanmışlardır.
فَٱلۡيَوۡمَ لَا تُظۡلَمُ نَفۡسࣱ شَيۡـࣰٔ ا وَلَا تُجۡزَوۡنَ إِلَّا مَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ
İşte o gün hiçbir kimseye herhangi bir haksızlık yapılmayacaktır. Siz ancak yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz.
(Ve onlara şöyle denilecek:) “Artık bugün hiç kimseye en küçük bir haksızlık edilmeyecek. Sadece yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz.”
İşte bu (kıyamet) günü hiç kimseye asla zulmedilmez ve size de yaptıklarınızın karşılığı, tam olarak verilir.
إِنَّ أَصۡحَٰبَ ٱلۡجَنَّةِ ٱلۡيَوۡمَ فِي شُغُلࣲ فَٰكِهُونَ
O gün cennetlikler, gerçekten nimetler içinde sefa sürerler.
“Kuşkusuz cenneti hak edenler, bugün yaptıkları her şeyden hoşnut olacaklar.”
Bugün cennettekiler, kazanç sağlayan bir meşguliyet içerisindedirler.
هُمۡ وَأَزۡوَٰجُهُمۡ فِي ظِلَٰلٍ عَلَى ٱلۡأَرَآئِكِ مُتَّكِـُٔونَ
Onlar ve eşleri, gölgeler altında koltuklara yaslanacaklardır.
Onlar ve eşleri sedirler üzerinde mutlu bir şekilde yatıp uzanacaklar.
Onlar ve eşleri gölgeler altındaki tahtlara kurulurlar.
لَهُمۡ فِيهَا فَٰكِهَةࣱ وَلَهُم مَّا يَدَّعُونَ
Orada onlar için her çeşit meyve vardır. Bütün istekleri yerine getirilir.
Orada her tür refaha sahip olacaklar ve arzuladıkları her şey onlara sunulacak.
Orada onlara meyveler ve istedikleri her şey vardır.
سَلَٰمࣱ قَوۡلࣰ ا مِّن رَّبࣲّ رَّحِيمࣲ
Onlara, merhametli Rabbin söylediği selâm vardır.
(Bütün bunlardan daha üstün bir nîmet olarak,) Sonsuz Merhamet Sahibi olan Rab’(lerin)den, kendilerine bir “Selâm” sözü vardır.
Bir de çok merhametli olan Rabb’tan onlara sözlü “selâm” (vardır).
وَٱمۡتَٰزُواْ ٱلۡيَوۡمَ أَيُّهَا ٱلۡمُجۡرِمُونَ
“Ey günahkârlar! Bugün şöyle ayrılın!”
(İnkârcılara ise şöyle denecek:) “Ey suçlular! Ayrılın bugün!”
(Âhirette günâhkârlara Allah): “Ey günâhkârlar! Bugün siz (şöyle) bir yana ayrılın (bakalım.)” der. (ve devam ederek:)
۞أَلَمۡ أَعۡهَدۡ إِلَيۡكُمۡ يَٰبَنِيٓ ءَادَمَ أَن لَّا تَعۡبُدُواْ ٱلشَّيۡطَٰنَۖ إِنَّهُۥ لَكُمۡ عَدُوࣱّ مُّبِينࣱ
“Ey Âdemoğulları! ‘Size şeytana tapmayınız; çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır' demedim mi?”
“Ey Âdemoğulları! Ben size demedim mi, şeytana kulluk etmeyin, o sizin apaçık düşmanınızdır!
“Ey Âdemoğulları! Ben size (Peygamberlerim aracılığı ile) şeytana kulluk etmeyin, çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır demedim mi?”
وَأَنِ ٱعۡبُدُونِيۚ هَٰذَا صِرَٰطࣱ مُّسۡتَقِيمࣱ
“Bana kulluk ediniz, doğru yol budur, demedim mi?”
Bana kulluk edin, doğru yol budur” diye.
(Ayrıca) “sadece Bana kulluk edin, hak yol budur.”
وَلَقَدۡ أَضَلَّ مِنكُمۡ جِبِلࣰّ ا كَثِيرًاۖ أَفَلَمۡ تَكُونُواْ تَعۡقِلُونَ
Yemin olsun, şeytan içinizden birçok nesli saptırmıştı. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
“Andolsun ki, o (şeytan) sizden pek çok nesli saptırmıştı. (Bunu gördüğünüz halde) neden aklınızı kullanmadınız?”
“Yemin olsun o, sizden birçok insan kuşağını saptırdı. Siz aklınızı hiç kullanmıyor muydunuz?”
هَٰذِهِۦ جَهَنَّمُ ٱلَّتِي كُنتُمۡ تُوعَدُونَ
“İşte, bu size vaad edilen cehennemdir.”
“İşte bu (dünyada iken elçilerim tarafından) uyarıldığınız cehennem.”
“İşte, size vâdedilen cehennemdir burası...”
ٱصۡلَوۡهَا ٱلۡيَوۡمَ بِمَا كُنتُمۡ تَكۡفُرُونَ
“İnkârınız sebebiyle bugün oraya giriniz.”
“İnkâr etmenize (ve inatla fesat çıkarmanıza) karşılık bugün girin bakalım oraya!”
“İnkâr etmenize karşılık olmak üzere, bugün buraya girin (bakalım).” (diye buyurur.)
ٱلۡيَوۡمَ نَخۡتِمُ عَلَىٰٓ أَفۡوَٰهِهِمۡ وَتُكَلِّمُنَآ أَيۡدِيهِمۡ وَتَشۡهَدُ أَرۡجُلُهُم بِمَا كَانُواْ يَكۡسِبُونَ
O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.
O gün biz onların ağızlarını mühürleyeceğiz. Elleri bize konuşacak, ayakları da (hayatta iken) yapmış oldukları her şeye tanıklık edecek.
(İşte) bu (kıyamet) günü Biz onların ağızlarını mühürleriz de (dünyada) yaptıklarını Bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.
وَلَوۡ نَشَآءُ لَطَمَسۡنَا عَلَىٰٓ أَعۡيُنِهِمۡ فَٱسۡتَبَقُواْ ٱلصِّرَٰطَ فَأَنَّىٰ يُبۡصِرُونَ
Dileseydik, onların gözlerini tamamen kör ederdik. O zaman yola koyulmak isterler, ama nasıl görecekler!
Eğer (insanların doğru ile yanlışı ayırt edememelerini) dilemiş olsaydık, onları görüp anlama melekesinden yoksun bırakırdık da (doğru) yoldan hep şaşarlardı. Fakat (o zaman) onlar (gerçeği) nasıl göreceklerdi?
Eğer dileseydik, gözlerini kör ederdik, böylece onlar da îmana gelmek için yarışırlar, fakat (yollarını) bir türlü göremezlerdi.
وَلَوۡ نَشَآءُ لَمَسَخۡنَٰهُمۡ عَلَىٰ مَكَانَتِهِمۡ فَمَا ٱسۡتَطَٰعُواْ مُضِيࣰّ ا وَلَا يَرۡجِعُونَ
Dileseydik, oldukları yerde onların şekillerini değiştirirdik de, ne ileriye gitmeye güçleri yeterdi; ne geri gelmeye!
Yine eğer (doğru ile yanlış arasında seçim yapma özgürlüğünden yoksun olmalarını) dileseydik, onları kesinlikle farklı bir tabiatta yaratırdık. Ve bulundukları yerde (sabitleştirirdik de) ne bir adım ileri gidebilir (ve herhangi bir arzularını gerçekleştirebilir), ne de önceki hallerine (ve ayrıldıkları yerlere geri) dönebilirlerdi.
Eğer (yine) dileseydik onları oldukları yerde bir başka kalıba sokardık. Böylece ne ileri gidebilir, ne de geri dönebilirlerdi.
وَمَن نُّعَمِّرۡهُ نُنَكِّسۡهُ فِي ٱلۡخَلۡقِۚ أَفَلَا يَعۡقِلُونَ
Kime uzun ömür verirsek biz, onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç akıllarını kullanmıyorlar mı?
Biz kime uzun ömür verirsek, onu yaratılış itibariyle tersine çeviririz (yaşlandıkça güç ve yeteneklerini azaltırız). Hala akıllarını kullan(arak bütün bu anlatılanlardan ders al)mayacaklar mı?
Kimin ömrünü (yaşlandırarak) uzatırsak, onu yaratılışta (ihtiyarlatarak) tersine çeviririz. (Kâfirler bunu) hâlâ anlayamayacaklar mı?
وَمَا عَلَّمۡنَٰهُ ٱلشِّعۡرَ وَمَا يَنۢبَغِي لَهُۥٓۚ إِنۡ هُوَ إِلَّا ذِكۡرࣱ وَقُرۡءَانࣱ مُّبِينࣱ
Biz peygambere şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. O kitap, ancak Allah'tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur'ân'dır.
Biz, o (nebiy)e şiir öğretmedik. Bu, ona yakışmaz da. Ona vahyedilen ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır.
Biz o (Peygambere) şiir öğretmedik. (Zâten) onun buna ihtiyacı da yok. Ona (indirilen,) apaçık (Allah kelâmı olan) bir öğüt ve Kur’an’dan başka bir şey değildir.
لِّيُنذِرَ مَن كَانَ حَيࣰّ ا وَيَحِقَّ ٱلۡقَوۡلُ عَلَى ٱلۡكَٰفِرِينَ
Diri olanları uyarabilsin ve kâfirlere ceza hak olsun diye.
(Bu Kur’an, hakikati görenleri, kalben ve bedenen) diri olanları uyarması ve inkârcılar hakkındaki Allah’ın gerekçeli hükmünün gerçekleşmesi için indirilmiştir.
(Bu Kur’an) diri olanları (aklı, duygusu olanları) gafletten uyandırmak ve inkâr edenlere azabın hak olması için (indirilmiştir).
أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّا خَلَقۡنَا لَهُم مِّمَّا عَمِلَتۡ أَيۡدِينَآ أَنۡعَٰمࣰ ا فَهُمۡ لَهَا مَٰلِكُونَ
Kendi kudretimizle onlara evcil hayvanlar yarattığımızı, onların da bunlara sahip olduklarını görmezler mi?
Görmediler mi ki, biz onlar için, kudretimizin eseri olan hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar.
(O kâfirler) bizzat ellerimizle, kendileri için yarattığımız ve kendilerinin de sahipleri bulundukları, nice hayvanları görmüyorlar mı?
وَذَلَّلۡنَٰهَا لَهُمۡ فَمِنۡهَا رَكُوبُهُمۡ وَمِنۡهَا يَأۡكُلُونَ
Bu hayvanları onların emrine verdik. Onların bir kısmını binek olarak kullanırlar, bir kısmını da gıda olarak yerler.
Onları kendilerine boyun eğdirdik. Onların bazısını binek olarak kullanırlar, bazısını(n etinden) besin olarak yerler.
Biz kendilerine, o (hayvanların) bir kısmını binekler, bir kısmını da yiyecek olarak boyun eğdirdik.
وَلَهُمۡ فِيهَا مَنَٰفِعُ وَمَشَارِبُۚ أَفَلَا يَشۡكُرُونَ
Bu hayvanlarda onlar için nice faydalar vardır ve içecekleri vardır. Hâlâ şükretmezler mi?
Onlar için bu hayvanlarda (daha pek çok) yararlar ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
O (hayvanlarda) kendileri için daha nice yararlanılacak (şeyler) ve (süt gibi) nice içecekler vardır. Onlar hâlâ şükretmeyecekler mi?
وَٱتَّخَذُواْ مِن دُونِ ٱللَّهِ ءَالِهَةࣰ لَّعَلَّهُمۡ يُنصَرُونَ
Oysa onlar, kendilerine yardım etsinler diye Allah'tan başka tanrılar edinirler.
(Ama bunca nimete rağmen) belki kendilerine yardım edilir diye Allah’la beraber (O’ndan) başka ilahlar edindiler.
(Şükretmedikleri gibi, tuttular bir de) Yardım göreceklerini umarak, Allah’tan başka ilâhlar edindiler.
لَا يَسۡتَطِيعُونَ نَصۡرَهُمۡ وَهُمۡ لَهُمۡ جُندࣱ مُّحۡضَرُونَ
Tanrıları onlara yardım edemezler. Aksine onlar tanrılarının “hazır ol” vaziyetindeki askerleridir.
Oysa o (kulluk ettikleri) onlara yardım edemezler. (Aksine) kendileri, o ilahlara hizmet eden hazır askerler durumundadır.
Hâlbuki o ilâhlar, onlara yardım edemezler aksine onlar, o ilâhlar için hazırlanmış askerlerdir.
فَلَا يَحۡزُنكَ قَوۡلُهُمۡۘ إِنَّا نَعۡلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعۡلِنُونَ
O halde, onların sözleri sakın seni üzmesin. Şüphesiz biz, onların gizlemekte olduklarını da, açığa vurduklarını da biliyoruz.
(Ey Resul!) Öyleyse onların sözü seni üzmesin! Çünkü biz, onların (içlerinde) gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyoruz.
Onların sözleri, seni hüzünlendirmesin. Gerçekten Biz onların sakladıklarını da açığa vurduklarını da biliyoruz.
أَوَلَمۡ يَرَ ٱلۡإِنسَٰنُ أَنَّا خَلَقۡنَٰهُ مِن نُّطۡفَةࣲ فَإِذَا هُوَ خَصِيمࣱ مُّبِينࣱ
İnsan görmez mi ki, biz onu nutfeden/meni ve yumurtadan yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş.
İnsan, bizim kendisini bir damla sudan (spermden) yarattığımızı görmedi mi ki, kalkmış (bize) apaçık bir düşman kesilmiştir.
İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı bilmiyor mu? da şimdi Bize açıktan açığa düşman kesiliyor.
وَضَرَبَ لَنَا مَثَلࣰ ا وَنَسِيَ خَلۡقَهُۥۖ قَالَ مَن يُحۡيِ ٱلۡعِظَٰمَ وَهِيَ رَمِيمࣱ
Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve “Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diyor.
Kendi yaratılışını unutarak ve “çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diyerek bize örnek vermeye kalkışmıştır.
Kendi yaratılışını unutup, “şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diyerek Bize bir de örnek vermeye kalkıyor.
قُلۡ يُحۡيِيهَا ٱلَّذِيٓ أَنشَأَهَآ أَوَّلَ مَرَّةࣲۖ وَهُوَ بِكُلِّ خَلۡقٍ عَلِيمٌ
De ki: “Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı çok iyi bilir.”
De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her türlü yaratmayı bilir.”
(Ey Muhammed! O kâfirlere): “Onları (her şeyi) ilk defa yaratan (Allah) diriltecek. Çünkü O yaratmanın her türlüsünü en iyi bilendir,”
ٱلَّذِي جَعَلَ لَكُم مِّنَ ٱلشَّجَرِ ٱلۡأَخۡضَرِ نَارࣰ ا فَإِذَآ أَنتُم مِّنۡهُ تُوقِدُونَ
“Size, yemyeşil ağaçtan ateş çıkaran O'dur. Siz ondan ateş yakarsınız.”
O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz.
“(Hatta) O size yeşil ağaçtan sürekli yakıp durduğunuz ateşi de yaratandır,”
أَوَلَيۡسَ ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ بِقَٰدِرٍ عَلَىٰٓ أَن يَخۡلُقَ مِثۡلَهُمۚ بَلَىٰ وَهُوَ ٱلۡخَلَّٰقُ ٱلۡعَلِيمُ
“Gökleri ve yeri yaratanın onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet yeter. Çünkü O, her şeyi yaratandır; her şeyi bilendir.”
Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratamaz mı? Elbette ki yaratır. O, (her şeyi) hakkıyla yaratandır, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
“Gökleri ve yeri yaratanın, onların bir benzerini yaratmağa gücü yetmez mi? Elbette yeter! (Çünkü) O (her şeyi) mükemmel yaratandır, bilendir,”
إِنَّمَآ أَمۡرُهُۥٓ إِذَآ أَرَادَ شَيۡـًٔا أَن يَقُولَ لَهُۥ كُن فَيَكُونُ
“O, bir şeyi yaratmak istediği zaman, O'nun işi, sadece o şeye ‘ol' demektir; o da hemen oluşmaya başlar.”
Bir şey(in olmasını) istediği zaman, O’nun buyruğu sadece: “Ol” demektir (olmasını dilemektir) ve (böylece) o şey hemen oluş sürecine girer.
“(Eğer O Allah) bir şeyi yaratmak isterse Onun işi, ona sadece: ‘ol’ demesidir; o da hemen oluverir,”
فَسُبۡحَٰنَ ٱلَّذِي بِيَدِهِۦ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيۡءࣲ وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ
“Her şeyin mülkiyeti elinde olan Allah, bütün noksanlıklardan uzaktır. Siz yalnız O'na döndürüleceksiniz.”
Her şeyin hükümranlığı elinde olan (Allah’)ın şanı ne yücedir. Ve hepiniz ancak O’na döndürüleceksiniz!
“Her şeyin hükümranlığı (ve mülkü) elinde bulunan (Allah’ın) şânı, yücedir ve (hepiniz) sonunda Ona döndürüleceksiniz.” de.