حمٓ
Hâ, mîm.
Hâ Mîm.
Hâ, Mîm.
The Smoke · Mekkî · 59 âyet · Nüzul sırası 64
The Surah takes its name from the word dukhan which occurs in verse 10.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
حمٓ
Hâ, mîm.
Hâ Mîm.
Hâ, Mîm.
وَٱلۡكِتَٰبِ ٱلۡمُبِينِ
Açıklayıcı kitaba yemin olsun.
2-3.(Hükümleri) apaçık olan Kitab’a andolsun ki, biz onu (Kur’an’ı) mübarek bir gecede indir(meye başla)dık. Başından beri (insanları) vahiyle uyaran zaten Biziz.
(Hakkı bâtıldan) ayırt edici kitaba yemin olsun;
إِنَّآ أَنزَلۡنَٰهُ فِي لَيۡلَةࣲ مُّبَٰرَكَةٍۚ إِنَّا كُنَّا مُنذِرِينَ
Biz onu, mübarek bir gecede indirmeye başladık. Şüphesiz biz, uyarıcıyız.
2-3.(Hükümleri) apaçık olan Kitab’a andolsun ki, biz onu (Kur’an’ı) mübarek bir gecede indir(meye başla)dık. Başından beri (insanları) vahiyle uyaran zaten Biziz.
Biz, o (Kur’an’ı) kendisiyle insanları uyarmak için gerçekten mübârek bir gecede indirdik.
فِيهَا يُفۡرَقُ كُلُّ أَمۡرٍ حَكِيمٍ
4,5. O gecede katımızdan verdiğimiz bir emirle bütün hikmetli işler belirlenir. Şüphesiz biz peygamberler göndeririz.
O gecede (Kur’an’ın inmeye başlamasıyla) hikmetli ve önemli her iş batıldan ayrılmıştır.
4,5,6. (Ki) her önemli işe tarafımızdan bir emirle o gecede hükmedilir. Rabbinden bir rahmet olarak Peygamberleri gönderen Biziz. İşte O (Allah) hakkıyla işitendir, eksiksiz bilendir.
أَمۡرࣰ ا مِّنۡ عِندِنَآۚ إِنَّا كُنَّا مُرۡسِلِينَ
4,5. O gecede katımızdan verdiğimiz bir emirle bütün hikmetli işler belirlenir. Şüphesiz biz peygamberler göndeririz.
Katımızdan konulan bir yasa gereği, hiç kuşkusuz Biz elçiler göndermekteyiz.
4,5,6. (Ki) her önemli işe tarafımızdan bir emirle o gecede hükmedilir. Rabbinden bir rahmet olarak Peygamberleri gönderen Biziz. İşte O (Allah) hakkıyla işitendir, eksiksiz bilendir.
رَحۡمَةࣰ مِّن رَّبِّكَۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ
Peygamber göndermemiz, Rabbinden olan bir rahmet gereğidir. Şüphesiz Allah her şeyi işitendir; her şeyi bilendir.
Bunu Rabbinden insanlara bir rahmet olarak yapmaktayız. Şüphesiz O, (her şeyi) hakkıyla işiten, (he şeyi) hakkıyla bilendir.
4,5,6. (Ki) her önemli işe tarafımızdan bir emirle o gecede hükmedilir. Rabbinden bir rahmet olarak Peygamberleri gönderen Biziz. İşte O (Allah) hakkıyla işitendir, eksiksiz bilendir.
رَبِّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَآۖ إِن كُنتُم مُّوقِنِينَ
Eğer kesin olarak inanıyorsanız, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.
Eğer kesin olarak inanıyorsanız (bilin ki Allah,) göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.
Eğer gerçekten inanmak istiyorsanız O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir.
لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ يُحۡيِۦ وَيُمِيتُۖ رَبُّكُمۡ وَرَبُّ ءَابَآئِكُمُ ٱلۡأَوَّلِينَ
O'ndan başka tanrı yoktur. O yaşatır ve öldürür. Sizin de, önceki atalarınızın da Rabbidir.
O’ndan başka hiçbir ilah yoktur, diriltir ve öldürür. (O,) sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.
Dirilten ve öldüren tek ilâh, Odur. O sizin de Rabbinizdir geçmiş atalarınızın da Rabbidir.
بَلۡ هُمۡ فِي شَكࣲّ يَلۡعَبُونَ
Doğrusu onlar şüphe içerisinde oynamaktadırlar.
Ama onlar, (ahireti umursamadan) şüphe içinde eğlenip duruyorlar.
Ama onlar bir şüphe içerisinde oyalanıp duruyorlar.
فَٱرۡتَقِبۡ يَوۡمَ تَأۡتِي ٱلسَّمَآءُ بِدُخَانࣲ مُّبِينࣲ
10,11. Artık sen, göğün, insanları bürüyecek apaçık bir duman çıkaracağı günü bekle! Bu, elem verici bir azaptır.
Öyleyse sen, gökyüzünde (son saatin yaklaştığını) haber veren bir duman tabakasının belireceği günü bekle!
10,11. (Ey Muhammed!) Sen, göğün gözle görülecek ve insanları kuşatıverecek bir duman çıkaracağı günü bekle. İşte bu, çok acıklı bir azaptır.
يَغۡشَى ٱلنَّاسَۖ هَٰذَا عَذَابٌ أَلِيمࣱ
10,11. Artık sen, göğün, insanları bürüyecek apaçık bir duman çıkaracağı günü bekle! Bu, elem verici bir azaptır.
Öyle ki; insanları kuşatıp saran, o (duman tabakası) inletici bir azaptır.
10,11. (Ey Muhammed!) Sen, göğün gözle görülecek ve insanları kuşatıverecek bir duman çıkaracağı günü bekle. İşte bu, çok acıklı bir azaptır.
رَّبَّنَا ٱكۡشِفۡ عَنَّا ٱلۡعَذَابَ إِنَّا مُؤۡمِنُونَ
İnsanlar, “Ey Rabbimiz! Bizden bu azabı kaldır. Doğrusu biz artık inanıyoruz” derler.
İnsanlar: “Rabbimiz! Bu azabı bizden kaldır, çünkü biz artık inanıyoruz” diyecekler.
(Duman kendilerini kuşatınca): “Ey Rabbimiz! Şu azabı üzerimizden kaldır. Artık biz, îman ediyoruz.” (derler.)
أَنَّىٰ لَهُمُ ٱلذِّكۡرَىٰ وَقَدۡ جَآءَهُمۡ رَسُولࣱ مُّبِينࣱ
Bu öğüt, kıyamet anında onlara ne fayda sağlar ki? Çünkü daha önce hakikati ortaya apaçık olarak koyan bir peygamber gelmişti.
13-14.Artık onlar nasıl düşünüp öğüt alacaklar? Öğüt alma zamanı geçti. Oysa kendilerine gerçeği açıklayan peygamber de gelmişti. Fakat ondan yüz çevirmişler ve: “Bu (kendisine birtakım şeyler) öğretilmiş delinin biridir!” demişlerdi.
Artık onlara öğüt hiç fayda verir mi? Oysa onlara (önceden) gerçeği açıklayan bir elçi gelmişti.
ثُمَّ تَوَلَّوۡاْ عَنۡهُ وَقَالُواْ مُعَلَّمࣱ مَّجۡنُونٌ
Sonra ondan yüz çevirdiler ve “Bu, öğretilmiş bir delidir!” dediler.
13-14.Artık onlar nasıl düşünüp öğüt alacaklar? Öğüt alma zamanı geçti. Oysa kendilerine gerçeği açıklayan peygamber de gelmişti. Fakat ondan yüz çevirmişler ve: “Bu (kendisine birtakım şeyler) öğretilmiş delinin biridir!” demişlerdi.
Sonra, ondan yüz çevirdiler ve: “Bu, (ya) öğretilmiş (ya da) delidir.” dediler.
إِنَّا كَاشِفُواْ ٱلۡعَذَابِ قَلِيلًاۚ إِنَّكُمۡ عَآئِدُونَ
Biz azabı biraz kaldırırsak, siz yine eski halinize dönersiniz.
Şimdi Biz, az bir süre için (bu) azabı (sizden) kaldıracak olsak, siz hemen eski halinize dönersiniz.
Biz sizden bu azabı yakında kaldıracağız ama siz yine (eski halinize) döneceksiniz.
يَوۡمَ نَبۡطِشُ ٱلۡبَطۡشَةَ ٱلۡكُبۡرَىٰٓ إِنَّا مُنتَقِمُونَ
Fakat biz büyük bir şiddetle vurup yakaladığımız gün, elbette kendilerinden intikam alacağız.
(Bütün suçluları) şiddetli bir hamle ile (cezalandırmak için) yakalayacağımız gün, (onlardan da yaptıklarının cezası olarak) intikam alacağız!
Elbette Biz asıl intikamı, en büyük yakalama günü olan (kıyamet gününde) alacağız.
۞وَلَقَدۡ فَتَنَّا قَبۡلَهُمۡ قَوۡمَ فِرۡعَوۡنَ وَجَآءَهُمۡ رَسُولࣱ كَرِيمٌ
17,18. Andolsun, biz onlardan önce de, Firavun'un toplumunu imtihan etmiştik. Onlara da değerli bir peygamber gelmiş ve şöyle demişti: “Ey Allah'ın kulları! Çağrıma uyarak bana karşı görevinizi yerine getiriniz. Çünkü ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.”
Andolsun, onlardan önce Firavun kavmini sınamıştık. Onlara değerli bir resul (Musa) gelmişti.
Yemin olsun Biz onlardan önce, Firavun’un toplumunu da denedik ve onlara çok değerli bir Peygamber (olan Mûsa) gelmişti.
أَنۡ أَدُّوٓاْ إِلَيَّ عِبَادَ ٱللَّهِۖ إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينࣱ
17,18. Andolsun, biz onlardan önce de, Firavun'un toplumunu imtihan etmiştik. Onlara da değerli bir peygamber gelmiş ve şöyle demişti: “Ey Allah'ın kulları! Çağrıma uyarak bana karşı görevinizi yerine getiriniz. Çünkü ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.”
O resul onlara şöyle demişti: “Allah’ın kullarını (esaretiniz altındaki İsrailoğullarını) bana verin. Çünkü ben size gönderilmiş güvenilir bir resulüm!”
(Mûsa): “Ey Allah’ın kulları! Bana uyun. Gerçekten ben sizin için güvenilir bir Peygamberim.”
وَأَن لَّا تَعۡلُواْ عَلَى ٱللَّهِۖ إِنِّيٓ ءَاتِيكُم بِسُلۡطَٰنࣲ مُّبِينࣲ
“Allah'a karşı baş kaldırmayınız. Çünkü ben size apaçık bir mucize getirdim.”
“Allah’a karşı büyüklük taslamayın! Zira ben size apaçık bir delil/kanıt getiriyorum.”
“Sakın Allah’a karşı büyüklük de taslamayın. Çünkü ben size apaçık bir mûcize getiriyorum.”
وَإِنِّي عُذۡتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمۡ أَن تَرۡجُمُونِ
“Ben, beni taşlamanızdan dolayı benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a sığındım.”
“Şüphesiz ki ben, beni taşlayarak öldürmenizden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığındım.”
“Doğrusu ben, sizin bana hakaret etmenizden benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan (Allah)’a sığındım.”
وَإِن لَّمۡ تُؤۡمِنُواْ لِي فَٱعۡتَزِلُونِ
“Eğer bana inanmıyorsanız, hiç olmazsa yanımdan uzaklaşınız.”
“Bana inanmıyorsanız da benden uzak durun!”
“Eğer bana îman etmiyorsanız, bari yolumdan çekilin.” (demişti).
فَدَعَا رَبَّهُۥٓ أَنَّ هَٰٓؤُلَآءِ قَوۡمࣱ مُّجۡرِمُونَ
Bunun üzerine Mûsâ, bunların suç işleyen bir toplum olduğunu Rabbine arzetti.
(Firavun ve oligarşisi Musa’nın talebini reddedince, Musa:) “Bunlar (gerçekten) günaha batmış bir toplumdur!” diye Rabbine seslendi.
Sonunda (Mûsa) Rabbine “Bunların, gerçekten günâhkâr bir toplum olduklarını” şikâyet etti.
فَأَسۡرِ بِعِبَادِي لَيۡلًا إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ
Allah, “O halde kullarımı geceleyin yola çıkar. Çünkü takip edileceksiniz” dedi.
(Allah şöyle buyurdu:) “O halde kullarımı (İsrailoğullarını) geceleyin yola çıkar, çünkü siz (Firavun ve ordusu tarafından) takip edileceksiniz.”
23,24. (Allah:) “Kullarımı hemen geceleyin yola çıkart. Çünkü siz takip edileceksiniz. Sonra denizi geçerken acele etme. Çünkü onlar, zâten suda boğulacak bir ordudur.” buyurdu.
وَٱتۡرُكِ ٱلۡبَحۡرَ رَهۡوًاۖ إِنَّهُمۡ جُندࣱ مُّغۡرَقُونَ
“Denizi sükûnetle geç/terk et; çünkü onlar boğulacak bir ordudur.”
“Denizi yarıp (ashabını geçirdikten sonra) onu olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar boğulmayı hak etmiş bir ordudur.”
23,24. (Allah:) “Kullarımı hemen geceleyin yola çıkart. Çünkü siz takip edileceksiniz. Sonra denizi geçerken acele etme. Çünkü onlar, zâten suda boğulacak bir ordudur.” buyurdu.
كَمۡ تَرَكُواْ مِن جَنَّٰتࣲ وَعُيُونࣲ
25,26,27. Onlar arkalarında ne bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, zevk ve safasını sürdükleri nice nimetler bırakmışlardı.
25-26-27. Onlar (boğulunca) geride neler bıraktılar neler! Nice bahçeler, pınarlar, çiftlikler, güzel konaklar! Zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler!
25,26,27. Onlar nice bahçeleri ve pınarları, nice ekinleri ve (kendilerince) yüce makamları ve içerisinde safâ sürdükleri nice nîmetleri (arkalarında) bıraktılar.
وَزُرُوعࣲ وَمَقَامࣲ كَرِيمࣲ
25,26,27. Onlar arkalarında ne bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, zevk ve safasını sürdükleri nice nimetler bırakmışlardı.
25-26-27. Onlar (boğulunca) geride neler bıraktılar neler! Nice bahçeler, pınarlar, çiftlikler, güzel konaklar! Zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler!
25,26,27. Onlar nice bahçeleri ve pınarları, nice ekinleri ve (kendilerince) yüce makamları ve içerisinde safâ sürdükleri nice nîmetleri (arkalarında) bıraktılar.
وَنَعۡمَةࣲ كَانُواْ فِيهَا فَٰكِهِينَ
25,26,27. Onlar arkalarında ne bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, zevk ve safasını sürdükleri nice nimetler bırakmışlardı.
25-26-27. Onlar (boğulunca) geride neler bıraktılar neler! Nice bahçeler, pınarlar, çiftlikler, güzel konaklar! Zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler!
25,26,27. Onlar nice bahçeleri ve pınarları, nice ekinleri ve (kendilerince) yüce makamları ve içerisinde safâ sürdükleri nice nîmetleri (arkalarında) bıraktılar.
كَذَٰلِكَۖ وَأَوۡرَثۡنَٰهَا قَوۡمًا ءَاخَرِينَ
Böylece biz de bıraktıklarına başka bir toplumu mirasçı kıldık.
İşte böyle! Onlara başka bir toplumu mirasçı kıldık.
Böylece Biz de bunları başka bir topluma miras olarak verdik.
فَمَا بَكَتۡ عَلَيۡهِمُ ٱلسَّمَآءُ وَٱلۡأَرۡضُ وَمَا كَانُواْ مُنظَرِينَ
Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.
(Onların bu acıklı haline) gökyüzü ve yeryüzü (üzülüp) ağlamadı ve kendilerine mühlet de verilmedi (ve onlar kendi inat ve ihtiraslarıyla beraber boğulup gittiler).
Onlar için gökte de yerde de hiç ağlayan olmadı ve onlara göz bile açtırılmadı.
وَلَقَدۡ نَجَّيۡنَا بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ مِنَ ٱلۡعَذَابِ ٱلۡمُهِينِ
30,31. Andolsun biz, İsrâiloğulları'nı o alçaltıcı azaptan, yani Firavun'dan kurtardık. Çünkü o, aşırı gidenlerden bir zorba idi.
30-31.Andolsun ki biz, İsrailoğullarını o alçaltıcı azaptan, Firavundan kurtardık. Çünkü o, haddi aşan, büyüklük taslayan bir zorba idi.
30,31. İsrâil oğullarını o küçük düşürücü azaptan ve haddi aşan diktatörlerden (birisi) olan Firavundan kesinlikle Biz kurtardık.
مِن فِرۡعَوۡنَۚ إِنَّهُۥ كَانَ عَالِيࣰ ا مِّنَ ٱلۡمُسۡرِفِينَ
30,31. Andolsun biz, İsrâiloğulları'nı o alçaltıcı azaptan, yani Firavun'dan kurtardık. Çünkü o, aşırı gidenlerden bir zorba idi.
30-31.Andolsun ki biz, İsrailoğullarını o alçaltıcı azaptan, Firavundan kurtardık. Çünkü o, haddi aşan, büyüklük taslayan bir zorba idi.
30,31. İsrâil oğullarını o küçük düşürücü azaptan ve haddi aşan diktatörlerden (birisi) olan Firavundan kesinlikle Biz kurtardık.
وَلَقَدِ ٱخۡتَرۡنَٰهُمۡ عَلَىٰ عِلۡمٍ عَلَى ٱلۡعَٰلَمِينَ
Andolsun, biz bilerek İsrâiloğulları'nı çağların insanlarına tercih ettik.
Musa’ya bağlı olan (İsrailoğullarını gönderdiğimiz vahiy ile) o devirdeki diğer bütün insanlara üstün kıldık.
Biz, onları (kendi zamanlarında) bilerek âlemlere üstün kıldık.
وَءَاتَيۡنَٰهُم مِّنَ ٱلۡأٓيَٰتِ مَا فِيهِ بَلَٰٓؤࣱ اْ مُّبِينٌ
Onlara, her birinde açıkça bir sınav olan âyetler verdik.
Biz onlara (denizin yarılması, bulutların gölge yapması, kudret helvası ve bıldırcın gibi) her biri aşikâr bir imtihan vesilesi olan nice ayetler verdik.
Ve Biz onlara içerisinde apaçık bir imtihan bulunan mûcizeler verdik.
إِنَّ هَٰٓؤُلَآءِ لَيَقُولُونَ
34,35,36. Bu yalanlayanlar, kesinlikle şöyle derler: “Ölüm, sadece bizim bir kere ölmemizdir. Biz tekrar diriltilmeyeceğiz. Eğer doğru söylüyorsanız haydi, babalarımızı diriltip getiriniz.”
34-35-36. (Mekkeli müşrikler diyorlar ki:) “Bu (önümüzde bulunan ölüm,) bizim ilk (ve tek) ölümümüzdür. Biz diriltilecek de değiliz. Eğer doğru söyleyenler iseniz atalarımızı getirin (de görelim)!”
Şu (Mekke) kâfirleri de diyorlar ki:
إِنۡ هِيَ إِلَّا مَوۡتَتُنَا ٱلۡأُولَىٰ وَمَا نَحۡنُ بِمُنشَرِينَ
34,35,36. Bu yalanlayanlar, kesinlikle şöyle derler: “Ölüm, sadece bizim bir kere ölmemizdir. Biz tekrar diriltilmeyeceğiz. Eğer doğru söylüyorsanız haydi, babalarımızı diriltip getiriniz.”
34-35-36. (Mekkeli müşrikler diyorlar ki:) “Bu (önümüzde bulunan ölüm,) bizim ilk (ve tek) ölümümüzdür. Biz diriltilecek de değiliz. Eğer doğru söyleyenler iseniz atalarımızı getirin (de görelim)!”
“Bizim ilk ölümümüzden başka (gerçek olan) bir şey yoktur. Biz asla tekrar diriltilecek de değiliz.”
فَأۡتُواْ بِـَٔابَآئِنَآ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ
34,35,36. Bu yalanlayanlar, kesinlikle şöyle derler: “Ölüm, sadece bizim bir kere ölmemizdir. Biz tekrar diriltilmeyeceğiz. Eğer doğru söylüyorsanız haydi, babalarımızı diriltip getiriniz.”
34-35-36. (Mekkeli müşrikler diyorlar ki:) “Bu (önümüzde bulunan ölüm,) bizim ilk (ve tek) ölümümüzdür. Biz diriltilecek de değiliz. Eğer doğru söyleyenler iseniz atalarımızı getirin (de görelim)!”
“Eğer (söyledikleriniz) doğru ise şu halde atalarımızı diriltip, getirin bakalım.”
أَهُمۡ خَيۡرٌ أَمۡ قَوۡمُ تُبَّعࣲ وَٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ أَهۡلَكۡنَٰهُمۡۚ إِنَّهُمۡ كَانُواْ مُجۡرِمِينَ
“Bunlar mı daha üstündür yoksa Tübba‘ kavmi ve onlardan öncekiler mi?” Hepsini helâk ettik. Çünkü onlar suçlu toplumlardı.
Onlar mı daha güçlü kuvvetli, yoksa Tübba halkı ve onlardan önceki toplumlar mı? Suç işledikleri için biz onların hepsini helak ettik.
Onlar mı daha hayırlı, yoksa günahkâr oldukları için helâk ettiğimiz Tübba’ toplumu ve onlardan öncekiler mi?
وَمَا خَلَقۡنَا ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ وَمَا بَيۡنَهُمَا لَٰعِبِينَ
Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.
(Ey insanlar bilin ki) Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları eğlence olsun diye yaratmadık.
Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunan şeyleri oyuncular(ın oyuncağı) olarak yaratmadık.
مَا خَلَقۡنَٰهُمَآ إِلَّا بِٱلۡحَقِّ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ
Biz onları, gerçek bir amaç için yarattık. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.
Biz onları ancak yüce bir amacı gerçekleştirmek için yarattık. Ama onların çoğu bunu bilmezler.
Biz, o ikisini şaşmaz (kural)larla yarattık. Ancak o (kâfirlerin) çoğu, bunu bilmiyorlar.
إِنَّ يَوۡمَ ٱلۡفَصۡلِ مِيقَٰتُهُمۡ أَجۡمَعِينَ
Haklıyı haksızdan ayırma günü, onların hepsinin toplanma günüdür.
Şüphesiz bütün hesapların görüleceği o karar günü, hepsinin buluşacağı gündür.
Şüphesiz o (Müslüman’ı kâfirden) ayırma günü (olan âhiret) onların hepsinin bir araya getirileceği vakitleridir.
يَوۡمَ لَا يُغۡنِي مَوۡلًى عَن مَّوۡلࣰ ى شَيۡـࣰٔ ا وَلَا هُمۡ يُنصَرُونَ
O gün, hiçbir dostun dostuna bir faydası olmayacak ve yardım da görmeyeceklerdir.
O gün ne bir dostun diğer bir dosta yararı dokunacak ne de kendilerine yardım ulaşacak. (Herkes dünyada yaşadığının karşılığını alacak).
41,42. O gün, Allah’ın merhamet ettikleri dışında hiçbir dost, dosta fayda veremeyecek ve hiç kimse de yardım göremeyecektir. Şüphesiz O (Allah) çok şereflidir, pek merhametlidir.
إِلَّا مَن رَّحِمَ ٱللَّهُۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Allah'ın acıdıkları hariç, çünkü O'nun her şeye gücü yeter; çok merhametlidir.
Yalnız, Allah’ın rahmet ettiği kimseler bunların dışındadır. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, çok merhamet edendir.
41,42. O gün, Allah’ın merhamet ettikleri dışında hiçbir dost, dosta fayda veremeyecek ve hiç kimse de yardım göremeyecektir. Şüphesiz O (Allah) çok şereflidir, pek merhametlidir.
إِنَّ شَجَرَتَ ٱلزَّقُّومِ
43,44. Şüphesiz zakkum ağacı, günahkârların yiyeceğidir.
43-44.Şüphe yok ki zakkum ağacı suçluların yemeğidir.
43,44. Şüphesiz (cehennemde) günahkârların yemeği, zakkum ağacıdır.
طَعَامُ ٱلۡأَثِيمِ
43,44. Şüphesiz zakkum ağacı, günahkârların yiyeceğidir.
43-44.Şüphe yok ki zakkum ağacı suçluların yemeğidir.
43,44. Şüphesiz (cehennemde) günahkârların yemeği, zakkum ağacıdır.
كَٱلۡمُهۡلِ يَغۡلِي فِي ٱلۡبُطُونِ
45,46. Erimiş maden gibi, karınlarda kaynar, sıcak suyun kaynaması gibi.
45-46.Erimiş maden gibidir o. Kaynar suyun fokurdadığı gibi karınlarında fokurdar.
45,46. O, onların karınlarında tıpkı suyun kaynadığı şekilde, erimiş maden gibi kaynar.
كَغَلۡيِ ٱلۡحَمِيمِ
45,46. Erimiş maden gibi, karınlarda kaynar, sıcak suyun kaynaması gibi.
45-46.Erimiş maden gibidir o. Kaynar suyun fokurdadığı gibi karınlarında fokurdar.
45,46. O, onların karınlarında tıpkı suyun kaynadığı şekilde, erimiş maden gibi kaynar.
خُذُوهُ فَٱعۡتِلُوهُ إِلَىٰ سَوَآءِ ٱلۡجَحِيمِ
Meleklere şöyle emredilir: “Bu suçluyu yakalayın ve onu cehennemin ortasına atın.”
(Allah, görevli meleklere şöyle der:) “Tutun onu, cehennemin ortasına atın!”
(Allah meleklere): “Onu tutun ve hemen cehennemin orta yerine sürükleyin,”
ثُمَّ صُبُّواْ فَوۡقَ رَأۡسِهِۦ مِنۡ عَذَابِ ٱلۡحَمِيمِ
“Sonra başından aşağı kaynar su azabından dökün.”
“Sonra da azap olarak başından kaynar su dökün.”
“Sonra da başına kaynar su azabından dökün.” (diye emreder.)
ذُقۡ إِنَّكَ أَنتَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡكَرِيمُ
Kendisine şöyle denir: “Tat bakalım, hani sen şerefli ve güçlü idin!”
(Deyin ki:) “Tat bakalım! Hani sen güçlüydün, şerefliydin!
(Ona da): “(Şu azabı) tad bakalım! Hani sen, kendine göre çok şerefli ve onurluydun.”
إِنَّ هَٰذَا مَا كُنتُم بِهِۦ تَمۡتَرُونَ
İşte şüphe ettiğiniz azap budur.
İşte bu; doğrusu şüphelenip durduğunuz şeydir.”
“İşte sizin inkâr edip durduğunuz (azap) budur.” (der.)
إِنَّ ٱلۡمُتَّقِينَ فِي مَقَامٍ أَمِينࣲ
Allah'ın emirlerine karşı gelmekten sakınanlar ise güvenli bir yerdedirler.
Allah’ın emirlerine uygun olarak yaşayanlar, kendilerini emniyet içinde bulacaklar.
Allah’a karşı hata etmekten sakınanlara gelince onlar güvenli bir yerdedirler.
فِي جَنَّٰتࣲ وَعُيُونࣲ
Bahçelerde ve pınarların başlarında.
52-53.Bahçelerde ve çeşme başlarında ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyinerek karşılıklı oturacaklardır.
(Onlar) cennetlerde ve pınar başlarındadırlar.
يَلۡبَسُونَ مِن سُندُسࣲ وَإِسۡتَبۡرَقࣲ مُّتَقَٰبِلِينَ
İnce ve kalın ipekten elbiseler giyerek karşılıklı otururlar.
52-53.Bahçelerde ve çeşme başlarında ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyinerek karşılıklı oturacaklardır.
İnce ve kalın ipekten işlenmiş, yeşil elbiseler giyerek, karşılıklı otururlar.
كَذَٰلِكَ وَزَوَّجۡنَٰهُم بِحُورٍ عِينࣲ
Aynı şekilde onlara çok güzel eşler veririz.
İşte böyle. Biz onları keskin bakışlı/ceylan gözlü eşlerle/arkadaşlarla bir araya getireceğiz.
Ayrıca Biz onları güzel gözlü, beyaz tenli ve kusursuz eşlerle evlendireceğiz.
يَدۡعُونَ فِيهَا بِكُلِّ فَٰكِهَةٍ ءَامِنِينَ
Orada güven içinde her türlü meyveden isterler.
Orada, güven içinde, (dünyada işledikleri fiillerinin) bütün meyvelerini (meşru şekilde) isteyip tadacaklar.
Onlar, orada güven içerisinde (canlarının çektiği) her türlü meyveyi de isteyecekler.
لَا يَذُوقُونَ فِيهَا ٱلۡمَوۡتَ إِلَّا ٱلۡمَوۡتَةَ ٱلۡأُولَىٰۖ وَوَقَىٰهُمۡ عَذَابَ ٱلۡجَحِيمِ
Orada, ilk ölümün dışında, başka bir ölüm tatmazlar. Allah onları cehennem azabından korumuştur.
Ve orada (dünyadan ayrılırken tattıkları) ilk ölümden sonra (başka) bir ölüm de tatmayacaklar. Ayrıca Allah, onları yakıcı ateşin azabından da koruyacak.
56,57. Onlar orada Rabbinden bir lütuf olarak ilk ölümün dışında başka bir ölüm tatmayacakları gibi (Allah) onları cehennem azabından da koruyacaktır. İşte en büyük kurtuluş, budur.
فَضۡلࣰ ا مِّن رَّبِّكَۚ ذَٰلِكَ هُوَ ٱلۡفَوۡزُ ٱلۡعَظِيمُ
Rabbinden bir lütuf olarak işte, asıl büyük başarı budur.
(Bu nimetler kendilerine) Rabbinden bir lütuf olarak (verilmiştir). Asıl büyük kazanç ve kurtuluş işte budur.
56,57. Onlar orada Rabbinden bir lütuf olarak ilk ölümün dışında başka bir ölüm tatmayacakları gibi (Allah) onları cehennem azabından da koruyacaktır. İşte en büyük kurtuluş, budur.
فَإِنَّمَا يَسَّرۡنَٰهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمۡ يَتَذَكَّرُونَ
Böylece biz Kur'ân'ı senin kendi dilinde kolay anlaşılır kıldık ki, düşünüp öğüt alsınlar.
(Ey Resul!) Biz o (Kur’an’)ı (aklını işleterek anlamaya çalışanlar için) senin dilinle kolaylaştırdık ki, düşünüp öğüt alsınlar.
(Ey Muhammed!) Biz bu (Kur’an’ı) belki düşünüp (inanırlar) diye, senin dilinle (indirerek) kolaylaştırdık.
فَٱرۡتَقِبۡ إِنَّهُم مُّرۡتَقِبُونَ
Öyleyse bekle, çünkü onlar da bekliyorlar.
(Hala akıllarını kullanmazlarsa) artık sen (onların başına gelecekleri) bekle! Unutma ki, onlar da (senin anlattıklarının ne zaman boşa çıkacağını) beklemektedirler.
O halde sen (onların başlarına gelecekleri) biraz bekle. Zâten onlar da beklemekteler.