يَٰٓأَيُّهَا ٱلۡمُدَّثِّرُ
Ey vahye bürünen!
Ey vahye bürünen (Peygamber)!
Ey o (yalnızlığa) bürünen kişi!
The Cloaked One · Mekkî · 56 âyet · Nüzul sırası 4
The Surah takes its name from the word al-muddaththir in the first verse. This also is only a name, not a title of its subject matter.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَٰٓأَيُّهَا ٱلۡمُدَّثِّرُ
Ey vahye bürünen!
Ey vahye bürünen (Peygamber)!
Ey o (yalnızlığa) bürünen kişi!
قُمۡ فَأَنذِرۡ
Kalk ve uyar!
Kalk ve (insanları) uyar!
Kalk ve hemen (insanları) uyar.
وَرَبَّكَ فَكَبِّرۡ
Sadece Rabbini yücelt!
Ve sadece Rabbini yücelt!
Sadece Rabbini yücelt.
وَثِيَابَكَ فَطَهِّرۡ
Öz benliğini temiz tut!
Kendini (gönlünü, öz benliğini) temiz tut (şirke ve inkâra bulaşma)!
Ve yakınlarını, (kötülükten) temizle.
وَٱلرُّجۡزَ فَٱهۡجُرۡ
Bütün pisliklerden kaçın!
Azaba ve kötülüğe yol açacak şeylerden kaçın!
Bütün pisliklerden uzaklaş.
وَلَا تَمۡنُن تَسۡتَكۡثِرُ
Yaptığını çok göstererek başa kakma!
Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma (kendine kazanç aracı kılma)!
(Yaptıklarını) çok görerek başa kakma.
وَلِرَبِّكَ فَٱصۡبِرۡ
Rabbin için sabret!
Rabbinin rızasını kazanmak için sabret (her şeye katlanarak mücadeleye devam et)!
Ve Rabbinin (rızası) için sabret!
فَإِذَا نُقِرَ فِي ٱلنَّاقُورِ
8,9,10. Sûr'a üfürüldüğünde, işte o gün, çok çetin, çok zorlu bir gündür. Kâfirler için kolay değildir.
(Kıyamet için) o Sur’a üflendiği zaman,
Sûr’a üfürüldüğü zaman var ya,
فَذَٰلِكَ يَوۡمَئِذࣲ يَوۡمٌ عَسِيرٌ
8,9,10. Sûr'a üfürüldüğünde, işte o gün, çok çetin, çok zorlu bir gündür. Kâfirler için kolay değildir.
İşte o gün çok zor bir gün olacak,
9,1. İşte o gün, gerçekten kâfirler için, hiç de kolay olmayan, zor bir gündür.
عَلَى ٱلۡكَٰفِرِينَ غَيۡرُ يَسِيرࣲ
8,9,10. Sûr'a üfürüldüğünde, işte o gün, çok çetin, çok zorlu bir gündür. Kâfirler için kolay değildir.
İnkârcılar için (hiç de) kolay olmayacak.
9,1. İşte o gün, gerçekten kâfirler için, hiç de kolay olmayan, zor bir gündür.
ذَرۡنِي وَمَنۡ خَلَقۡتُ وَحِيدࣰ ا
11,12,13,14. Tek olarak yarattığım, kendisine geniş servet ve gözü önünde duran oğullar verdiğim, kendisi için nimetleri serdikçe serdiğim o kişiyi bana bırak!
Yarattığımda tek başına (yapayalnız) olan kişiyi sen bana bırak!
11,12,13,14. Bırakın Bana! O kendi ellerimle yarattığım, kendisine bolca servet ve gözünün önünde duran oğullar verdiğim ve önüne imkân ve fırsatlar serdiğim adamı.
وَجَعَلۡتُ لَهُۥ مَالࣰ ا مَّمۡدُودࣰ ا
11,12,13,14. Tek olarak yarattığım, kendisine geniş servet ve gözü önünde duran oğullar verdiğim, kendisi için nimetleri serdikçe serdiğim o kişiyi bana bırak!
Ona ardı arkası gelmeyen servetler verdim.
11,12,13,14. Bırakın Bana! O kendi ellerimle yarattığım, kendisine bolca servet ve gözünün önünde duran oğullar verdiğim ve önüne imkân ve fırsatlar serdiğim adamı.
وَبَنِينَ شُهُودࣰ ا
11,12,13,14. Tek olarak yarattığım, kendisine geniş servet ve gözü önünde duran oğullar verdiğim, kendisi için nimetleri serdikçe serdiğim o kişiyi bana bırak!
Gözü önünden ayrılmayan evlatlar (lütfettim).
11,12,13,14. Bırakın Bana! O kendi ellerimle yarattığım, kendisine bolca servet ve gözünün önünde duran oğullar verdiğim ve önüne imkân ve fırsatlar serdiğim adamı.
وَمَهَّدتُّ لَهُۥ تَمۡهِيدࣰ ا
11,12,13,14. Tek olarak yarattığım, kendisine geniş servet ve gözü önünde duran oğullar verdiğim, kendisi için nimetleri serdikçe serdiğim o kişiyi bana bırak!
Ayrıca rahat yaşaması için her türlü imkânı önüne serdim.
11,12,13,14. Bırakın Bana! O kendi ellerimle yarattığım, kendisine bolca servet ve gözünün önünde duran oğullar verdiğim ve önüne imkân ve fırsatlar serdiğim adamı.
ثُمَّ يَطۡمَعُ أَنۡ أَزِيدَ
Bütün bunlardan sonra, kendisine verdiklerimi daha da arttırmamı istiyor.
Buna rağmen o, hala ihtirasla verdiğimden daha fazlasını istiyor (dünyalık nimetlerin ebedi olmasını arzuluyor).
(Buna rağmen) hâlâ verdiğimden daha da fazlasını istiyor.
كَلَّآۖ إِنَّهُۥ كَانَ لِأٓيَٰتِنَا عَنِيدࣰ ا
Hayır, iş sanıldığı gibi değil. O, bizim âyetlerimize karşı bir inatçı kesildi.
Hayır, umduğu gibi olmayacak. Çünkü o, bizim ayetlerimizi inatla inkâra/yalanlamaya kalkıştı.
Bunu, asla (ummasın)! Çünkü o, Bizim âyetlerimize, hep karşı çıktı.
سَأُرۡهِقُهُۥ صَعُودًا
Ben onu dik bir yokuşa süreceğim.
Onu alabildiğine sarp bir yokuşa süreceğim.
Ben de onu, sarp bir yokuşa süreceğim.
إِنَّهُۥ فَكَّرَ وَقَدَّرَ
18,19,20. Zira o, düşündü ve ölçtü biçti. Geberesice, nasıl ölçtü biçti! Lanet olası nasıl ölçtü biçti!
Çünkü o, (Kur’an’a nasıl karşı çıkacağını) düşündü ve plan yaptı.
Zirâ o, düşündü, ölçtü-biçti,
فَقُتِلَ كَيۡفَ قَدَّرَ
18,19,20. Zira o, düşündü ve ölçtü biçti. Geberesice, nasıl ölçtü biçti! Lanet olası nasıl ölçtü biçti!
Kahrolası nasıl da düşündü ve plan yaptı!
(Ama) kahrolası! Nasıl da ölçtü-biçti?
ثُمَّ قُتِلَ كَيۡفَ قَدَّرَ
18,19,20. Zira o, düşündü ve ölçtü biçti. Geberesice, nasıl ölçtü biçti! Lanet olası nasıl ölçtü biçti!
Yine kahrolası, nasıl düşündü ve uydurdu?
Yine o kahrolası! Ne de ölçtü-biçti ya!
ثُمَّ نَظَرَ
21,22,23,24,25. Sonra baktı. Sonra yüzünü ekşitti ve suratını astı. Sonra arkasını döndü ve kibirlendi. Şöyle dedi: “Bu, sadece öncekilerden nakledilen bir büyüdür. Bu yalnızca bir insan sözüdür.”
Sonra (Kur’an hakkında yeni dayanaklar bulmak için çevresine) baktı (düşündü).
Arkasından (etrafına) bakındı,
ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ
21,22,23,24,25. Sonra baktı. Sonra yüzünü ekşitti ve suratını astı. Sonra arkasını döndü ve kibirlendi. Şöyle dedi: “Bu, sadece öncekilerden nakledilen bir büyüdür. Bu yalnızca bir insan sözüdür.”
Sonra (söyleyecek söz bulamayınca) suratını astı ve kaşlarını çattı.
Sonra kaşlarını dürdü ve suratın astı.
ثُمَّ أَدۡبَرَ وَٱسۡتَكۡبَرَ
21,22,23,24,25. Sonra baktı. Sonra yüzünü ekşitti ve suratını astı. Sonra arkasını döndü ve kibirlendi. Şöyle dedi: “Bu, sadece öncekilerden nakledilen bir büyüdür. Bu yalnızca bir insan sözüdür.”
Sonra da arkasını dönüp büyüklük taslayarak gitti.
Daha sonra böbürlenerek sırtını döndü.
فَقَالَ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا سِحۡرࣱ يُؤۡثَرُ
21,22,23,24,25. Sonra baktı. Sonra yüzünü ekşitti ve suratını astı. Sonra arkasını döndü ve kibirlendi. Şöyle dedi: “Bu, sadece öncekilerden nakledilen bir büyüdür. Bu yalnızca bir insan sözüdür.”
Ve “Bu Kur’an eskilerden aktarılan bir büyüdür
24,25. Ve hemen (hiç düşünmeden): “Bu, sadece aldatıcı bir büyüdür ve bu, bir insan sözünden başka bir şey değildir.” dedi.
إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا قَوۡلُ ٱلۡبَشَرِ
21,22,23,24,25. Sonra baktı. Sonra yüzünü ekşitti ve suratını astı. Sonra arkasını döndü ve kibirlendi. Şöyle dedi: “Bu, sadece öncekilerden nakledilen bir büyüdür. Bu yalnızca bir insan sözüdür.”
Ve bu, (Allah sözü değil) ancak insan sözüdür” dedi.
24,25. Ve hemen (hiç düşünmeden): “Bu, sadece aldatıcı bir büyüdür ve bu, bir insan sözünden başka bir şey değildir.” dedi.
سَأُصۡلِيهِ سَقَرَ
26,27,28,29,30. İşte ben onu Sekar'a sokacağım. Sekar'ın ne olduğunu nereden bileceksin? Bırakmayan ve terk etmeyen bir ateştir. İnsanın derisini kavurur; orada on dokuz bekçi vardır.
Ben de muhakkak onu “Sakar’a atacağım.
Ben onu (âhirette) Sekar’a atacağım.
وَمَآ أَدۡرَىٰكَ مَا سَقَرُ
26,27,28,29,30. İşte ben onu Sekar'a sokacağım. Sekar'ın ne olduğunu nereden bileceksin? Bırakmayan ve terk etmeyen bir ateştir. İnsanın derisini kavurur; orada on dokuz bekçi vardır.
Sakar’ın ne olduğunu bilir misin?
O Sekar’ın gerçekliğini sana (Allah’tan başka) kim bildirebilir ki?
لَا تُبۡقِي وَلَا تَذَرُ
26,27,28,29,30. İşte ben onu Sekar'a sokacağım. Sekar'ın ne olduğunu nereden bileceksin? Bırakmayan ve terk etmeyen bir ateştir. İnsanın derisini kavurur; orada on dokuz bekçi vardır.
O ne yaşatır ne de öldürür,
28,29. O, her şeyi yakan, insanın yakasını asla bırakmayan ve derilerini kavuran (bir cehennem)dir.
لَوَّاحَةࣱ لِّلۡبَشَرِ
26,27,28,29,30. İşte ben onu Sekar'a sokacağım. Sekar'ın ne olduğunu nereden bileceksin? Bırakmayan ve terk etmeyen bir ateştir. İnsanın derisini kavurur; orada on dokuz bekçi vardır.
O, durmadan derileri yakıp kavurur.
28,29. O, her şeyi yakan, insanın yakasını asla bırakmayan ve derilerini kavuran (bir cehennem)dir.
عَلَيۡهَا تِسۡعَةَ عَشَرَ
26,27,28,29,30. İşte ben onu Sekar'a sokacağım. Sekar'ın ne olduğunu nereden bileceksin? Bırakmayan ve terk etmeyen bir ateştir. İnsanın derisini kavurur; orada on dokuz bekçi vardır.
Üzerinde on dokuz vardır onun.
Onun üzerinde on dokuz vardır.
وَمَا جَعَلۡنَآ أَصۡحَٰبَ ٱلنَّارِ إِلَّا مَلَٰٓئِكَةࣰۖ وَمَا جَعَلۡنَا عِدَّتَهُمۡ إِلَّا فِتۡنَةࣰ لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ لِيَسۡتَيۡقِنَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡكِتَٰبَ وَيَزۡدَادَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ إِيمَٰنࣰ ا وَلَا يَرۡتَابَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡكِتَٰبَ وَٱلۡمُؤۡمِنُونَ وَلِيَقُولَ ٱلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضࣱ وَٱلۡكَٰفِرُونَ مَاذَآ أَرَادَ ٱللَّهُ بِهَٰذَا مَثَلࣰ اۚ كَذَٰلِكَ يُضِلُّ ٱللَّهُ مَن يَشَآءُ وَيَهۡدِي مَن يَشَآءُۚ وَمَا يَعۡلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَۚ وَمَا هِيَ إِلَّا ذِكۡرَىٰ لِلۡبَشَرِ
Biz cehennemin bekçilerini sırf melekler kıldık. Sayılarını da, inkâr edenlere bir imtihan yaptık ki, kendilerine kitap verilenler Kur'ân vahyinin doğruluğundan emin olsunlar; inananların imanı artsın; kitap verilenler ve inananlar şüphe etmesinler; kalplerinde inanç sorunu olanlar ve inkâr edenler de, “Allah bu örnekle ne demek istedi?” desinler. Allah dileyeni böyle saptırır, dileyeni de doğru yola ulaştırır. Rabbinin ordularını kendisinden başka kimse bilemez. Bunlar insana sadece bir öğüttür.
Biz o cehennemin muhafızlarını hep meleklerden ibaret kıldık. Sayılarını da ancak inkârcılar için bir sınav yaptık. Kendilerine kitap verilenler de Kur’an’ın hak olduğuna inansınlar (çünkü onların kitaplarında da bu meleklerin sayısı on dokuzdur). İnananlar da imanlarını artırsın. Kendilerine kitap verilenlerle mü’minler (böylece) şüpheye düşmesinler. Kalplerinde hastalık olan münafıklar ile inkârcılar da neticede: “Allah, bu örnek ile ne anlatmak istemiş olabilir?” desinler. Böylece Allah dileyeni sapıklıkta bırakır, dileyeni de doğru yola iletir. Rabbinin ordularını kendisinden başka kimse bilemez. Bu, insanlar için uyarıdan başka bir şey değildir.
Biz cehennemin görevlilerini sadece meleklerden kıldık. Biz onların sayısını sadece kâfirler için bir imtihan (vesilesi) yaptık ki böylece kendilerine kitap verilenler iyice inansın, îman edenler îmanlarını artırsın, bir de kendilerine kitap verilenler ve îman edenler, şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler de: “Allah bu misalle ne demek istiyor?” desinler. İşte Allah böylece dilediğini şaşırtır, dilediğini de hak yola yöneltir. Rabbinin ordularını, kendisinden başka kimse bilemez. Bütün bunlar, insanlık için ancak bir öğüttür.
كَلَّا وَٱلۡقَمَرِ
32,33,34. Hayır! Öyle değil, aya, uzaklaştığında geceye ve ağardığında sabaha andolsun.
Hayır (onlar öğüt almazlar)! Ay’a (yemin olsun)!
32,33,34. (Ama onlar) asla (öğüt almazlar.) Aya, döndüğü zaman geceye ve ağardığı zaman sabaha, yemin olsun ki,
وَٱلَّيۡلِ إِذۡ أَدۡبَرَ
32,33,34. Hayır! Öyle değil, aya, uzaklaştığında geceye ve ağardığında sabaha andolsun.
Çekilip giderken geceye,
32,33,34. (Ama onlar) asla (öğüt almazlar.) Aya, döndüğü zaman geceye ve ağardığı zaman sabaha, yemin olsun ki,
وَٱلصُّبۡحِ إِذَآ أَسۡفَرَ
32,33,34. Hayır! Öyle değil, aya, uzaklaştığında geceye ve ağardığında sabaha andolsun.
Ağardığı zaman sabaha (söken şafağa) yemin olsun ki,
32,33,34. (Ama onlar) asla (öğüt almazlar.) Aya, döndüğü zaman geceye ve ağardığı zaman sabaha, yemin olsun ki,
إِنَّهَا لَإِحۡدَى ٱلۡكُبَرِ
Şüphesiz o Sekar, büyük felâketlerden biridir.
O (cehennem) gerçekten büyük (bir uyarı) dır.
35,36,37. Gerçekten o (cehennem) sizden öne geçmek veya geride kalmak isteyen insanlar için, büyük uyarılardan birisidir.
نَذِيرࣰ ا لِّلۡبَشَرِ
İnsanlık için bir uyarıcıdır.
(O cehennem) insan için (bir uyarıcıdır).
35,36,37. Gerçekten o (cehennem) sizden öne geçmek veya geride kalmak isteyen insanlar için, büyük uyarılardan birisidir.
لِمَن شَآءَ مِنكُمۡ أَن يَتَقَدَّمَ أَوۡ يَتَأَخَّرَ
Sizden, ilerlemek ya da geri kalmak isteyenler için.
Sizden iyilikler yaparak önde gitmeyi veya küfür yüzünden cehennemde kalmayı seçen her biriniz için bir uyarıcıdır.
35,36,37. Gerçekten o (cehennem) sizden öne geçmek veya geride kalmak isteyen insanlar için, büyük uyarılardan birisidir.
كُلُّ نَفۡسِۭ بِمَا كَسَبَتۡ رَهِينَةٌ
Herkes, kazandığına karşılık bir rehindir.
(İyi bilin ki; hesap günü) herkes (dünyada) yaptıklarının esiri olacaktır.
38,39. Sağ taraftakilerin dışında, herkes(in karşılığı) kendi kazandığına bağlıdır.
إِلَّآ أَصۡحَٰبَ ٱلۡيَمِينِ
39,40,41,42. Ancak sağdakiler hariçtir. Onlar cennetlerde olacak ve suçlulara soracaklardır. “Sizi Sekar'a sürükleyen nedir?”
Yalnız dürüstlüğü ve erdemli olmayı başararak âhiret mutluluğuna erenler hariç.
38,39. Sağ taraftakilerin dışında, herkes(in karşılığı) kendi kazandığına bağlıdır.
فِي جَنَّٰتࣲ يَتَسَآءَلُونَ
39,40,41,42. Ancak sağdakiler hariçtir. Onlar cennetlerde olacak ve suçlulara soracaklardır. “Sizi Sekar'a sürükleyen nedir?”
40-41. Onlar cennetlerde olacaklar ve oradan suçlulara soracaklar.
40,41,42. Onlar, cennetlerdedir ve günâhkârlara: “Sizi şu cehenneme sürükleyen nedir?” diye sorarlar.
عَنِ ٱلۡمُجۡرِمِينَ
39,40,41,42. Ancak sağdakiler hariçtir. Onlar cennetlerde olacak ve suçlulara soracaklardır. “Sizi Sekar'a sürükleyen nedir?”
40-41. Onlar cennetlerde olacaklar ve oradan suçlulara soracaklar.
40,41,42. Onlar, cennetlerdedir ve günâhkârlara: “Sizi şu cehenneme sürükleyen nedir?” diye sorarlar.
مَا سَلَكَكُمۡ فِي سَقَرَ
39,40,41,42. Ancak sağdakiler hariçtir. Onlar cennetlerde olacak ve suçlulara soracaklardır. “Sizi Sekar'a sürükleyen nedir?”
“Sizi şu Sakar’a (cehenneme) sürükleyen nedir?” (diye soracaklar.)
40,41,42. Onlar, cennetlerdedir ve günâhkârlara: “Sizi şu cehenneme sürükleyen nedir?” diye sorarlar.
قَالُواْ لَمۡ نَكُ مِنَ ٱلۡمُصَلِّينَ
43,44,45,46,47. Onlar da şöyle cevap vereceklerdir: “İnanıp kulluk edenlerden değildik. Yoksulları doyurmuyorduk. Bâtıla dalanlarla birlikte dalardık. Ceza gününü yalanlardık. Sonunda ölüm bize geldi çattı.”
Cehennemlikler diyecekler ki: “Biz musallîn (Hak’tan yana olanlardan) değildik.”
43,44. Onlar da: “Biz namaz kılmazdık, yoksula yedirmezdik.” derler.
وَلَمۡ نَكُ نُطۡعِمُ ٱلۡمِسۡكِينَ
43,44,45,46,47. Onlar da şöyle cevap vereceklerdir: “İnanıp kulluk edenlerden değildik. Yoksulları doyurmuyorduk. Bâtıla dalanlarla birlikte dalardık. Ceza gününü yalanlardık. Sonunda ölüm bize geldi çattı.”
Yoksullara yedirmezdik.”
43,44. Onlar da: “Biz namaz kılmazdık, yoksula yedirmezdik.” derler.
وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ ٱلۡخَآئِضِينَ
43,44,45,46,47. Onlar da şöyle cevap vereceklerdir: “İnanıp kulluk edenlerden değildik. Yoksulları doyurmuyorduk. Bâtıla dalanlarla birlikte dalardık. Ceza gününü yalanlardık. Sonunda ölüm bize geldi çattı.”
“Kendilerini günaha kaptıran günahkârlarla birlikte günaha dalardık.”
45,46,47. (Bir de): “Ölüm bize gelinceye kadar, (bâtıla) dalanlarla beraber (kendimizden geçer) biz de dalar giderdik, din gününü de yalanlardık.” derler.
وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوۡمِ ٱلدِّينِ
43,44,45,46,47. Onlar da şöyle cevap vereceklerdir: “İnanıp kulluk edenlerden değildik. Yoksulları doyurmuyorduk. Bâtıla dalanlarla birlikte dalardık. Ceza gününü yalanlardık. Sonunda ölüm bize geldi çattı.”
Hesap gününü de yalan sayardık.”
45,46,47. (Bir de): “Ölüm bize gelinceye kadar, (bâtıla) dalanlarla beraber (kendimizden geçer) biz de dalar giderdik, din gününü de yalanlardık.” derler.
حَتَّىٰٓ أَتَىٰنَا ٱلۡيَقِينُ
43,44,45,46,47. Onlar da şöyle cevap vereceklerdir: “İnanıp kulluk edenlerden değildik. Yoksulları doyurmuyorduk. Bâtıla dalanlarla birlikte dalardık. Ceza gününü yalanlardık. Sonunda ölüm bize geldi çattı.”
“(Ölüm ile) her şey açık seçik ortaya çıkıncaya kadar.
45,46,47. (Bir de): “Ölüm bize gelinceye kadar, (bâtıla) dalanlarla beraber (kendimizden geçer) biz de dalar giderdik, din gününü de yalanlardık.” derler.
فَمَا تَنفَعُهُمۡ شَفَٰعَةُ ٱلشَّٰفِعِينَ
Artık onlara, şefaatçilerin şefaati fayda vermez.
Artık şimdi onlara hiç kimsenin şefaati fayda vermeyecektir.
Artık onlara, şefâat edenlerin de bir yararı olmaz.
فَمَا لَهُمۡ عَنِ ٱلتَّذۡكِرَةِ مُعۡرِضِينَ
49,50,51,52. Öyleyken, onlara ne oluyor ki âdeta arslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi, öğütten yüz çeviriyorlar? Daha doğrusu onların her biri, kendisine açılmış sahifeler verilmesini istiyor.
49-50-51. Böyle iken onlara ne oluyor da aslandan korkup kaçan ürkmüş yaban eşekleri gibi (Kur’an’daki) öğütten yüz çevirip kaçıyorlar?
49,50,51. Buna rağmen, o (kâfirlere) ne oluyor da; aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi, (haktan) yüz çeviriyorlar?
كَأَنَّهُمۡ حُمُرࣱ مُّسۡتَنفِرَةࣱ
49,50,51,52. Öyleyken, onlara ne oluyor ki âdeta arslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi, öğütten yüz çeviriyorlar? Daha doğrusu onların her biri, kendisine açılmış sahifeler verilmesini istiyor.
49-50-51. Böyle iken onlara ne oluyor da aslandan korkup kaçan ürkmüş yaban eşekleri gibi (Kur’an’daki) öğütten yüz çevirip kaçıyorlar?
49,50,51. Buna rağmen, o (kâfirlere) ne oluyor da; aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi, (haktan) yüz çeviriyorlar?
فَرَّتۡ مِن قَسۡوَرَةِۭ
49,50,51,52. Öyleyken, onlara ne oluyor ki âdeta arslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi, öğütten yüz çeviriyorlar? Daha doğrusu onların her biri, kendisine açılmış sahifeler verilmesini istiyor.
49-50-51. Böyle iken onlara ne oluyor da aslandan korkup kaçan ürkmüş yaban eşekleri gibi (Kur’an’daki) öğütten yüz çevirip kaçıyorlar?
49,50,51. Buna rağmen, o (kâfirlere) ne oluyor da; aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi, (haktan) yüz çeviriyorlar?
بَلۡ يُرِيدُ كُلُّ ٱمۡرِيࣲٕ مِّنۡهُمۡ أَن يُؤۡتَىٰ صُحُفࣰ ا مُّنَشَّرَةࣰ
49,50,51,52. Öyleyken, onlara ne oluyor ki âdeta arslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi, öğütten yüz çeviriyorlar? Daha doğrusu onların her biri, kendisine açılmış sahifeler verilmesini istiyor.
(Onlar bunca uyarıya rağmen hala) istiyorlar ki; her birine ayrı ayrı hitap eden birer kitap verilsin.
Bir de onlardan her biri, kendisine okunmaya hazır kutsal sayfalar inmesini istiyor.
كَلَّاۖ بَل لَّا يَخَافُونَ ٱلۡأٓخِرَةَ
Hayır! Aslında onlar âhiretten korkmuyorlar.
Hayır, hayır! Onlar ahiretten korkmuyorlar.
53,54. Asla! (Böyle olmaz.) Onlar, âhiretten de korkmuyorlar. Hayır! (Şunu iyi bilsinler ki) o (Kur’ân), elbette bir öğüttür.
كَلَّآ إِنَّهُۥ تَذۡكِرَةࣱ
54,55. Asla! Doğrusu Kur'ân bir hatırlatmadır. Dileyen ondan öğüt alır.
Evet, Muhakkak ki Kur’an (Allah’tan) bir öğüttür.
53,54. Asla! (Böyle olmaz.) Onlar, âhiretten de korkmuyorlar. Hayır! (Şunu iyi bilsinler ki) o (Kur’ân), elbette bir öğüttür.
فَمَن شَآءَ ذَكَرَهُۥ
54,55. Asla! Doğrusu Kur'ân bir hatırlatmadır. Dileyen ondan öğüt alır.
Artık kim dilerse ondan düşünür öğüt alır.
Dileyen, (düşünüp) ondan öğüt alır.
وَمَا يَذۡكُرُونَ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُۚ هُوَ أَهۡلُ ٱلتَّقۡوَىٰ وَأَهۡلُ ٱلۡمَغۡفِرَةِ
Böylece zaten onlar Allah'ın dilediğini ancak öğüt almış olurlar. Çünkü saygı duyulması gereken O'dur. Bağışlayacak olan da O'dur.
(Ne var ki) Allah dilemedikçe (kendileri de istemedikçe) ondan ders almazlar. Saygıyla direktiflerine itaat edilmeye layık olan ancak O’dur, affetmeye ehil/yetkili olan da O’dur.
Allah dilemedikçe, o (kâfirler ondan) öğüt almazlar. Gerçekten, sakınılmaya lâyık olan da bağışlamaya ehil olan da Odur.